Pierre Cassou-Noguès – Zamanın Melodisi ve Zaman Öldürmek İçin Başka Pek Çok Güzel Bahane

Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler‘de Balzac’ın metinleri üzerinden şehir ve zaman ilişkisini irdelerken şehrin yarattığı göstergelerin kamusal alan olarak sokağı güdükleştirdiğini belirtiyor bir yerde. Güdüklük, sokağı deneyimleyememek, şehrin kendisinden uzağa düşmek, içindeyken. Öylesine belirli rotalarımız var ki yanından geçip gittiğimiz müzelerin, yapıların, ilişkilerin farkına varmayız, zamanın farkındayız ama şehrin zamanının değil, ekonomi politiğin dayattığı zamanın farkındayız, dolayısıyla şehir artık mucizelerle dolu bir yaşam alanı değil. Cemal Şakar’ın bir konuşmasını dinledim bugün, doğup büyüdüğü Balıkesir’den bahsederken kırsalın sarmalından bir türlü kurtulamadığından, aynılığın kötürümleştirici etkisinden bahsettikten sonra İstanbul’a taşınmasıyla birlikte dünyasının ne kadar değiştiğini anlatıyor. Küçük yerin sokakları hiçbir yeniliğe açılmazken metruk bir sokağın ucunda beliren deniz coşkuya, sevince yol açabiliyor, bunlar zamanın algılanışını da değiştiriyor tabii. Bu yarı felsefi, yarı anlatı biçimindeki metinde zamanın farklı melodilerine rastlıyoruz, yazar yer yer kendi kamusal alan deneyimlerinden bahsederken Descartes’ın tek başına bir odada otururken neler düşündüğünü hayal edebiliyor, Husserl fenomenolojisinin zamanla ilişkisini irdeleyebiliyor ansızın, geçişler sert olsa da başlıklarla ayrılmış bölümler belli bir kerteriz tutturabilmemizi, bölümler arasında bağlantılar kurabilmemizi sağlıyor. Oldukça zengin bir metin bu, çağrışımlara açık, felsefenin çerçeveleriyle gündelik yaşama dair eylemler arasında kurulan sıkı bağlarla sağlamlaşıyor. “Oyalanmak” örneğin, anlatıcı yolda yürürken itiliyor, genç bir adam oyalanmamasını söylüyor. Pedal çevirmek, yürümek, koşmak, harekete dair hiçbir şey anlatıcıyı heyecanlandırmıyor, oyalanmaya taktı. Yapacak bir iş olmadan oyalanmak mümkün değil, dinlenmekten veya aylaklık etmekten çok farklı bir şey oyalanmak. Sıkılmaktan uzak, nadiren hoş vakit geçirten bir eylem. Oyalanmak zaman kaybı anlamına da gelebilir, bunu yalnızca oyalanan bilir ama dile getiremez. “Nasıl zaman kaybettiğimi şimdiki zamanda anlatmam zordur. Belki de bunun öncelikli sebebi, hem zaman kaybedip hem de aynı anda bunu anlatmamın mümkün olmamasıdır. Sırf anlatırken bile zamanı tam olarak kaybediyor olmam, dolayısıyla anlatılan eylemsizlik ve eylemsizliğin gerçekleştiği zaman arasında her zaman kopukluk vardır.” (s. 19) “Uyuyorum” demek gibi. Gündelik yaşamda bu bir lüks, mevzu bahis belirlenmeler insana oyalanacak vakit bırakmıyor. Bu bir hak haline gelecek belki, “oyalanma hakkı” için yapılacak eylemler yine bir tür oyalanma olur mu? Eylemsizlik olarak oyalanmak yazara göre felsefenin temelinde yer alıyor, düşüncenin zemini bir tür oyalanma. Ötelenen eylem bir açıdan yaşamanın ta kendisi, diğer yandan yaşamın her şeyin temeli olduğu bilgisinin unutulması. Zaman öldürmenin anlamını da düşünmeliyiz o halde, en temel sermayemizi göreceli bir şekilde harcarız, düşünmek, iskambil oyunu oynamak, okumak, yazmak gibi eylemler akıp giden zamanı boşa harcamakla eş tutulur, kimi zaman eşliği kendimiz kurarız. Okuyan insanlarız, bunca okumanın ne işe yarayacağını düşündüğümüz olmuştur ama ne iş ne de yaramak önemlidir, eylemlerin niteliği zaman içinde değiştikçe unutmanın da bir kayıp olmadığını düşünmeye başlarız. Unutmak oyalanmanın bir türü olarak görülebilir, bu durumda kayıp zamanı yakalamaya çalışan yazarın eylemi oyalanmak değildir, iki değillik bambaşka bir anlamı ortaya çıkarır. “Daha büyük bir yoğunlaşmayla kazanabileceğimiz zamanı sürekli kaybeder durumda mıyız?” (s. 31) Oyalanmak düşük bir dikkat seviyesi gerektiriyorsa unutmak hiç yaşamamış olmak demek, oyalanınca hiçiz, eylem geride hiçbir şey bırakmaz çünkü. Sıklıkla oyalanırız, makine olmadığımız gibi rasyonel de değiliz, oyalanmamak için sayısız bahane bir anda ortadan kaybolabilir, örneğin bir gün çalışmayıveririz. Mümkünse. Pek olası gibi durmuyor. Başka türlü bir toplumun hayali bile koparılıp atılmış bizden, yeni bir ontolojiye gereksinme duyacak kadar dumura uğramışız. Öte yandan aile kurmak, çalışmak sanayi toplumunun erdemleri haline getirilmiş, bunların peşinde değilsek boşa yaşıyoruz. Boşa yaşamak da bir nevi oksimoron, düşününce. Ölümü düşünmeyi ertelemek için mi bütün bunlar, düşünüyor insan, yazar düşünmüş. Ölüyoruz ve onca uğraş geride kalıyor. Çoğu eserde gördük, ben en son Nurullah Ataç’ın eşinin sözlerinde rastladım, ölümün karşısında hiçbir acının lüzumu yok. Hayat kederlenmekle zaman kaybedilmeyecek kadar kısa, daha fazlası için Pascal’ın çıkışına yönlenebiliriz: Tanrı mantığın ötesinde bir teselli ve daha da iyisi, ekstra zaman sunar. Bilincin süreceğine dair inanç. Ne beyhude bir inanç, bende karşılığı yok ama insanlara ölecekleri hatırlatılınca gözlerinin büyümesini engelliyor, işe yarar bir şey. Yazar sigarayı bırakmaya değiniyor bu noktada, öleceğiz ve ölüm “faciasını” geciktirmek için sigara içmeyeceğiz, sağlıklı besleneceğiz, spor yapacağız, zamanı öldürmek midir bu? Sigara içmek zamanı verimli kullanmayı sağlar mı? Sigaranın vereceği muhtemel eziyeti çekmemek için sigarayı bırakma eziyetine katlanmalı mı? En hasından saplantıdır bu, çalışmanın saplantısına benzer. Öyle ketlenmişiz ki çalışılmayan zaman ölümle birmiş gibi hissederiz. Çoğumuz diyelim, bir odada hiçbir şey yapmadan saatlerce oturabilen yaşar. Sabotajdır bu, iş hayatını sabote ederiz. Yazar bu noktada canny sözcüğünün grev bağlamındaki anlamından yola çıkarak Unheimlich, uncanny kavramlarına ulaşır. “Oyalanmak pekala sabote etmektir ve bizi hapseden her türlü mekanizmanın bu sabotajı da, felsefenin kaynağındaki tekinsizliği su yüzüne çıkarır.” (s. 63) Geçen zamana odaklanırız sonra, vecize malum: “Saate bakacağına saat gibi çalış.” Saati izlerken geçen zamanı ölçmenin mümkün olup olmadığını merak eder yazar, yoğunlaştığımızda geçen zamanı ölçmek olası mıdır? Gözden kaçan andır o an, izi sürülemez, yakalanamaz, kayıptır, üretime katkı sağlamıyorsa. Makineye duyulan bağlılıkla yabancılaşmanın farkı bakışla ilgilidir.

Baudelaire’e geçiş. Can sıkıntısı bir oyalanma konusu değil, saatin ritmine kapılmak asıl mesele. Zaman dilimlerinin geride bırakılmasının doğurduğu sıkıntıyı aşmak için aşk, sevgi gibi sürükleyicilere ihtiyacı var insanın. Melankolinin Anatomisi‘ni yazan Burton’a göreyse melankoliden kurtulmanın tek yolu melankoli hakkında yazmak. Melankoli kendinden beslenir, öyleyse kaynağını eşelemek kurutmaya yol açabilir. Yine de uyarır okurunu Burton, melankolik okurlar hastalıklarını daha da kötüleştirebilirler, metni okumamaları daha iyi olabilir. “Melankolikler özerk, sonu gelmeyen ve olduğu yerde sayan, ‘kendini kendine gösteren saatler’e benzer.” (s. 81) Oyalanmanın melankoli olmadığı fikrine varırız sonra, belki de oyalandıkça melankoliden kurtuluruz. Bilinci bir şeyle meşgul etmek melankoliyi dindirebilir, yas için aynı şey geçerli değil sanıyorum. Yasta kaybedileni tekrar tekrar hatırlamanın sağaltıcı bir yanı var, oyalanmak bu hatırlamanın önünde engel teşkil edebilir. Hatırlamanın bir işlevi, hatırlananı her seferinde daha belirsiz bir hale getirmekse oyalanmanın tek olumsuz yanı ortaya çıkar, bunun dışında hemen her bölümde oyalanma övülür, makineleşmeden kurtardığı, mekanik zamansallıkla bağları kopardığı söylenir. Sherlock Holmes örneği ilginçtir bu açıdan, yazar tam saatinde gelen trenlerle Holmes’u bir tutar. Aslında ilginçtir, Moretti polisiyelerdeki dedektifleri kapitalizmin robotlaştırıcı yanıyla, sömürünün zaptiyeliğiyle özdeşleştirir. Suçlunun ayırt edici yanı varsa gizemin çözümü daha kolaydır, hiçbir özelliği olmayan suçlularsa anonimliklerince tehlikelidir, zira sistemin sürdürülebilirliğini tehdit ederler. Dedektifler ne olursa olsun davayı sonuçlandırırlar, ayrıksı veye ortalama olan cezalandırılır, kapitalizm varlığını sürdürür. Trenler farklı okumalara açıktır ama bu kitaptaki bağlamıyla çalışma hayatının bir kopyasıdır, düzenlidir, işleri yoluna koyar.

Sırada pek çok filozof ve kavram var, okuyanın ellerinden öper. İyi bir metin bu, denemeler boş zaman ve oyalanma üzerine yeni düşüncelere yol açıyor. Hoş.