Nadine Gordimer – Kimi Güzelliklere Doğar

Ayrıştırmak mümkün değildir artık, sınırlar silinmiştir, her şey -yeterince uzun bir zaman geçtikten sonra- çözünür, kararsızlaşır, ayrım bağlamında işlevsizleşir. Zihinsel duvar, fiziksel duvar, hiçbiri ayakta kalmaz. “Formunu Korumak” bireyin istese de toplumsal sorunlardan uzak kalamayacağını gösterir, doğrudan bireyin gözünden. Anlatıcının koşarak kendini var ettiğini görürüz başta, yeni doğan bir bebek gibi, kuluçkadan çıkan bir civciv gibi nefes alır anlatıcı, “bağımsız yaşamın ilk farkına varılışı” nefes almaya dair bilinçle ortaya çıktığından yirminci dakikada hayatta olduğunu hisseder. Steril koşu alanında. Enterprise Parkı bir tür sınır oluşturur Alicewood banliyösüyle Siyahların bölgesi arasında, teneke mahalleler fabrikaların sınırına kadar ilerlemiş, o bölge çoktan gecekonduların “istilasına” uğramıştır. Duvar iki bölge arasındaki sınırdır. Olabildiğince. “Horozun sesi duvarın arkasından geliyordu. Her türlü plana, tanımlamaya ve koşula meydan okuyan bu yerde öten horoz, köylünün çiftliğindeki uyanışıyla yakındaki fabrikaların işe başlama zilini birbirine karıştırmıştı.” (s. 209) Hikâye her yerde aynı, Starova’nın romanında dağlardan kente zorla indirilip işçileştirilmeye çalışılan köylülerin yüzlerce keçisiyle bu horoz bir. Naylon kalabalık, bariyerin ardındaki yaşam, beyaz adamın beyaz yakalılığını, ayrışmayı unutturan koşusu. Üzerine doğru uçarcasına gelen adamları görünce o yoğunlaşma hali kayboluyor, dehşete kapılıyor zira çok sonra anladığı gibi -adamlarla birlikte naylonların arasına sürüklendiğinde- birini kovalıyorlar, adrenalin teriyle leş gibi kokuyorlar ve ellerindeki sopalarla, tellerle saldırıyorlar kovaladıklarına, saniyeler içinde öldürüyorlar. Bariyer yıkılmış, anlatıcının çıkmasını engelliyor oradan, kendini sadece beyaz bir adam olarak görüyor artık. Savunmasız, statülerinin beş para etmediği bir beyaz, oralarda azıcık dolansa kafasına sopa ineceği garanti. Barakalardan birinden “karamela rengi iri ve güçlü bir kol” uzanıyor, anlatıcıyı içeri çekiyor. Sert bir kadın yüzü, korkunun emareleri var, o barbar çetesini polislerin yolladığını, her gece tetikte beklediklerini söylüyor. Bir kaşık süt tozu, bir kaşık çay, her yerden giren yağmur damlaları, evdeki sefalet. Ortalık sakinleştikten sonra duayla yolculanıyor anlatıcı, değişimi anlamlandırmaya çalışıyor. Hıristiyan iyilikseverliği miydi? Beyazın ölümüyle ortalığın cehennem yerine dönmesini engellemek için mi? Sıkıştıkları yerden çıkmaya da çalışmıyorlar, yaşamlarını sürdürmek istiyorlar sadece, korkmadan. Anlatıcının kuş sesine takması kafamıza düşer ama mesaj açıktır: duvarın arkasından gelen sesler için itfaiye çağrılmaz, çocuklar harekete geçmez, evde yankılanır o ses, anlatıcı avaz avaz bağırıp bir şeyler yapmak gerektiğini söylediğinde eşi çıkışır bu kez, yapabiliyorsa anlatıcı yapsın, o kadar atletik olduğuna göre. “Kimi Güzelliklere Doğar” tam Filip ayarında bir öykü, bu kez duygusal limitlerin zorlanışı, dehşete maruz kaldıkça bireyin hissizleşmesi, daha doğrusu tek bir amaçtan başka hiçbir şeye bağlanamaması. Gerçi aşırı yoruma kaçıyor bu, Rad’ın vedalaşma sırasında el sallayamamasından başka birkaç ayrıntı var küçüğünden, başkaca neler yaşadığını bilmiyoruz. On sekiz aylığına çalışmaya gitmiş oğlanın odasına kiracı alıyorlar Rad’ı, temiz ve yeterince tertipli olmasının yanında Vera’yı dikizlemiyor ve İrlandalı değil. Baba özel bir kulüpte kapıcılık yapıyor, Vera bir şirkette evrak memuru, on yedi yaşında. Eve sarhoş gelip kustuğu gün Rad’ın yardımını geri çevirmiyor, sırdaşlığını da. Hiç içki içmeyen, sessiz sedasız yaşayan biri Rad, saygılı, hemen flört etmeye başlıyorlar. İlişkileri ilerlerken mesajları alıyoruz, ülkesinden hiçbir zaman iyi bir haber almadığını söylüyor Rad, memleketinde gece kulüpleri gibi turistlerin hoşuna gidecek zengin saraylarının yanında fabrikalar, hapishaneler ve günde bir avuç fasulyeyle yetinmek zorunda olanları anlatıyor biraz, o kadar. Hiçbir zaman açılmıyor Vera’ya, evlenmeye karar verdiklerinde bile, çocuğun “ailesine ait” olduğunu söylemesi şüphe uyandırabilirdi ama Rad’ın arkadaşlarının o kadar da uzak durmamaları makul yakınlığı sağlıyor, Vera “kabul edildiğini” düşünüyor. İlginç, Rad onunla birlikte gitmiyor, Vera müstakbel eşinin ailesiyle tanışmak için Amerikan Havayolları’nın uçağına binerken diğer yolcuların Amerikalı olduklarını görüyor. El sallayamamak tam burada. Yine kafaya bir dank, acaba Gordimer gizi öykünün sonuna kadar korusa da ufak kırıntılar mı bıraksaydı pek pek, daha iyi sanırım. Sürprizi bozacak şu alıntı, istemeyen okumasın: “Uçak, havada, denizin üstünde patladı. Yolculardan hiç kurtulan olmadı. Kara kutu denizin dibinden çıkarıldı ve turist bölümündeki bir patlamanın ardından yangın çıktığı anlaşıldı.” (s. 85) Vera “seçilmiştir”, bombanın çantasına konması tamam da aramadan taramadan nasıl geçtiği, teknik ayrıntılar havada. Sonuçta çocuğu kabul etmiyor Rad, ölümüne razı geliyor, “ailesi” hep öncelikli.

Gordimer basit anlatıma odaklanır, zamanla çok oynamaz, karakterin psikolojisini olaylarla dolaylıca biçimler. Öyküleri başarılı kılan öge dirençtir sanırım, insanın dayanıklılığı, bir de hikâyenin atmosferi. Bu açıdan “En Büyük Safari” kitaptaki en etkileyici öykü, dehşete düşürüyor. Başta 27 Kasım 1988’den bir gezi ilanı, Observer‘da yayımlanmış. “Afrika macerası devam ediyor… Bunu siz de yaşayabilirsiniz! Afrika’yı iyi bilen deneyimli rehberlerle.” (s. 37) Anlatıcı küçük bir çocuk, annesi o gece dükkâna gidip geri dönmeyince babasının da aynı şekilde kaybolduğunu hatırlıyor. Büyükanne ve büyükbaba da savaşın içinde, çocuklar çocuk, hükümet “haydutlar”a karşı şiddetli bir savaş yürütüyor. Yemeklik yağ satıldığını söylemişler, anne belki haydutlarla karşılaştı, baba kesin karşılaştı çünkü bilfiil savaşıyormuş zaten. “Onlarla karşılaşırsanız sizi öldürürler. Köyümüze iki kez geldiler ve biz koşup çalılıklara saklandık. Gittiklerinde geri geldik ve her şeyi almış olduklarını gördük. Ancak, üçüncü kez geldiklerinde alacak hiçbir şey bulamadılar -ne yağ ne yiyecek- o nedenle kulübelerimizi ateşe verdiler ve evlerimizin damları çöktü. Annem birkaç teneke parçası buldu da bunlarla evin bir kısmını örtebildik. Geri gelmediği gece, işte onu orada bekliyorduk.” (s. 37) Küçük kardeşi anlatıcının bacaklarına sarılmış “bir maymun gibi”, abi elinde yanan bir odun parçası, haydutları bekliyor. Bütün gün annenin dönüşünü bekliyorlar, köyde zamanı belirten hiçbir yapı kalmadığı için -misal kilise- günü de bilemiyorlar artık, güneş batarken büyükanneyle büyükbaba geliyor da harekete geçiyorlar nihayet. Büyükbaba anneyi arıyor, iz yok, biraz ağladıktan sonra toplulukla birlikte ilahi okuyor anlatıcı, büyükanne kilise giysilerini kurutulmuş birkaç mısır koçanıyla takas ediyor, yola çıkmaya hazırlar. O ülkeye varmak için Kruger Park’tan geçmek zorundalar, köyün erkekleri beyaz insanların hayvanları izledikleri yerde çalıştıkları için az çok biliyorlar, kaybolmazlar ama vahşi hayvanlara yem olabilirler. Fillere değil, aslanlara. Hemingway’in oralarda bir yerde avlandığını düşünmek. “Mısır koçanı yiyeceğimiz bitmişti. Yiyebileceğimiz tek şey, maymunların yediği, içi karınca kaynayan, kuru ve küçük incirlerdi. Bunlar, nehir kenarlarındaki ağaçlarda yetişiyordu. Zordu hayvanlar gibi olmak.” (s. 41) Büyükbabayı koca bitkilerin arasında kaybederler, adam ölmeye yatmıştır muhtemelen, yol boyunca sayısız tehlike atlatırlar ki hangi birini anlatmalı, aslanların yol kenarındakilerden birkaçını avlayıp yola devam etmeyi düşünen anlatıcının yaşadığı korkuyu sırf olay akışı verebilir, korkunun içeriden nasıl göründüğüne az değinerek, savanada yaşanabileceklerin verdiği ürpertiyle. O büyük çadıra varırlar en sonunda, küçük kardeş iyi beslenemediği için zihnen “yavaşlamıştır”, rahibeler çocukların dik durmalarını ister sağlık kontrolleri için de açlıktan, yorgunluktan birbirlerinin üzerine devrilirler. Büyükanne hâlâ güçlüdür, çocukların rahat etmesi için yumuşak otlardan şilteler hazırlar, çocuklara kıyafet bulur, böylece okula gidebilmelerini sağlar. Tellerin arasında onca yıl, beyazlar gelip fotoğraflarını çekiyorlar, röportaj yapıyorlar, büyükanne Mozambik’e dönmeyeceğini söylüyor. Anlatıcı dönecek, annesinin gittiği yerden dönebilme ihtimali.

Geçişkenlik yüksek, öfke dahi paylaşılıyor, iki taraftan da öyküler. Okunası.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!