Refik Halid’in, “ben yazmaya başladıktan sonra herkes eski Ramazan eğlencelerini falan yazmaya başladı, bu ne kardeşim, bu ne tantana” yollu şikayeti Gönç’e de mi dokunuyordu acaba, hani yazmış olmak için yazdığını andıran bir dümdüzlük var Gönç’te. Yemeklerin erkenden hazırlanması, çeşitleri, teravih sonrası Direklerarası, Şehzadebaşı, temayüllere değinmede sorun yok ama iş de pek yok, hepsini Refik Halid’le Ahmed Rasim başta olmak üzere pek çok yazar fişekledi o dönem, üsluplarıyla iyice bezeyerek nostalji rüzgârları estirdiler. Bir meraklısının okuyacağı anılar açıkçası, belki Belkıs gibilerin yaşamlarına dair tanıklık nadirdir de, eski zaman evleri, kutlamaları, sünnet törenleri, yeni bir şey yok bunlarda.
Gönç’ün yaşamı ve uğraşı ilginçtir, Babıâli’nin tozunu yutmuşların anılarında karşımıza çıkabilir, boyundan posundan ötürü biraz da çekinilen bir karakterdir anlaşıldığı kadarıyla, heyula gibi bir şeydir çünkü. Nedir, 1892’de İstanbul’da doğar Gönç, dedesi Dâhiliye Nâzırı Mehmed Said Efendi’dir, anne tarafında da parlak insanlar var sanıyorum. Eğitiminin bir kısmı Burhan-ı Terakî-i Hamidî Mektebi’nde, bir kısmı Fransız Frér Mekteplerinde tamam, ardından Paris’e ve Berlin’e gidiyor ama savaşlar çıkıyor, ülkeler arasında hafif ve tatlı çekişmeler, düzeni bir eğitim alamadan dönüyor memleketine Gönç, ardından memur olarak çalışıyor ve istifa edene, 1943’e kadar pek bir şey yazmıyor, yayımlatmıyor en azından. Koleksiyonuna ne zaman başladığına dair bilgim vardı, unuttum, Gönç’le ilgili müstakil araştırmayı okurken çakarım o yazıya. Gönç mekânı dolanıyor bir zaman, bütün gazetelere, dergilere, köftecilere, nargilecilere filan girip çıkıyor, kimi yakaladıysa bir fotoğraf alıyor, bir el yazısı, bir de imza, listeye biri daha eklendi. Yüzlerce isim var böyle, büyük emek. Yazıları da büyük emek ama dedikodulara fazla bel bağladığından olacak, bir de öyle ortamlarda kimin ne dediği de belli olmaz, aklarla karalar birbirine karışır, kısacası Gönç bir söylentiden yola çıkarak Yusuf Kâmil Paşa’yı töhmet altında bırakmış da İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ı çileden çıkarmış, Vatan’a tekzip gönderilmesine sebep olmuş. İnal’ın yazdıklarının bir kısmını alayım: “Kayınbabasının vefatından sonra zevcesi ‘Ümmü’l-hasenât’ Zeynep Hanımefendi ile beraber İstanbul’a geldi. Muhayyel metres ‘Dilber Râna’ uğrunda değil, birtakım fakirleri ve mihnet-zedeleri beslemek, medrese, kütüphane, yol ve hastahane vücude getirmek için ‘sarfiyatın âzamîsini’ kerimâne ve âli cenabâne bir tarzda yaptı.” (s. 90) Zeynep Kâmil nam mahalle var Üsküdar’da, adı bu çiftten geliyor. Gönç ne demiş, Paşa öyle bir tutulmuştur ki altınlar pırlantalar, şunlar bunlar, ne varsa Râna’ya dökmüştür, Râna öyle fettan bir kadındır, eyvahlar olsundur ki İstanbul’da ona benzeyen pek çok kadın vardır, erkekler ayaklarını denk alsınlardır. Paşa öldükten sonra başka birine takmış kadın mesela, gençten bir adam, babadan zengin ama zırnık koklatmıyor adam, çocuk da allem kullem bir şeylerle paraları cukkaladığı gibi Râna’ya hibe ediyor. Eyüplü Halid’in hikâyelerini andırır hikâyeler, saçma sapan, o zamanın inanılmaz meşhur dedikoduları. Afyona düşeni sallamayı çekip dalıyor, eterden beyni yananı çekiyor silahı, cinler bastı diye etrafı kurşun yağmuruna tutuyor, Osmanlının son zamanlarına gece hayatı, hatta gündüz hayatı çok şizoid, gerçek olamayacak kadar saçma, saçma olamayacak kadar döneme uygun, mantıklı. Özetle o kadar dürtüsellik herkese zarar, millet bir kıvılcımla kafasını gözünü yarıyor.
Yazılara gelelim, Gönç neler anlatıyor, konaklar ve kış hazırlıkları ilk yazının konuları. 15 Ekim geldi mi sobalar kurulmaya başlanıyor, soba boruları çıkarılıyor veya yenileri alınıyor, çok ucuza mal edildikleri için yenisini almak güvenlik açısından daha iyi sanki. Kok kömürü o zamanlar yok, kalorifer üç beş evde var zaten, Refik Halid’in anlattığına göre bu sobaların bacaları ön cephe pencerelerinden dışarı verilirmiş de gelenin geçenin üzerine çıkarması bela kurum damlaları düşermiş, karla falan yıkayıp uğraşırmış insanlar sokak ortasında. Önce büyük beyefendinin, sonra küçüğüyle gelinin ve ardından çocukların odalarına sobalar kurulurmuş, harem selâmlıkla misafir odaları en son. Çini sobaların seyrine doyum olmazmış, yakacak bahçede korunaklı bir yere konurmuş, en son kalfası halayığı şusu busu kim varsa herkesin ihtiyaçları bir kâğıda yazılırmış da temin edilirmiş. “Soba kurmalar, çarşıya gitmeler, evin halkının kış için üst ve başına şunu bunu almalar, kilere doldurulan kışlık yiyecekler zannetmeyin pek büyük bir para ile yapılırdı. Asla… Ne kadar az olması aklınıza geliyorsa o kadar az bir para ile bütün bunlar yapılabilirdi. Emin olun. Çünkü hayat o kadar ucuzdu o zamanlar.” (s. 17) Yaza hazırlık nasıl oluyor, “Mart içeri, pire dışarı!” dendi mi yallah, evin en küçüğünden en büyüğüne herkes işe koşuluyor. Keçeler, sandalyeler, toz çıkaracak ne varsa bahçelere, sopalarla dövdükten sonra bezle temizleniyor, kışlık eşyalar sarmalanıp naftalinleniyor, görev değişimi. “Bütün yaz hazırlıkları nisan on beşi geçip de bu ayın nihayetine yaklaşıldı mı bitirilmiş olurdu. Yazlığa götürülecek iğneden ipliğe kadar her şey arabalara konulmak üzere alesta [hazır] bir hâle konulurdu.” (s. 28) Köpekler elde götürülüyor veya götürülmüyor, bir bakıcı ayarlanıyor da kışlakta kalıyorlar, kedilerse arabalara konuyor ama yirmisini otuzunu birden götürmek büyük mesele, hele bir tanesi kaçtı mı eyvah. Öğleye yakın denkleme işi bitiyor, arabaya geçiliyor, yolculuk. Vapur iskelesine veya ana yollara, bu konaklar genellikle Altunizade, Caddebostanı, Vaniköy, Bostancı gibi sayfiye yerlerinde olduğu için yol tutuyor biraz. Konaklardan başka, bağlar bahçeler o dönem eğlence yerleri olduğu için geleni gideni çok, mesela Said Efendi Bağı 1800’lerin ikinci yarısından itibaren şaraphanelerin üzüm tedarik ettikleri önemli yerlerden biri haline gelmiş, üstelik hemen dibimizde. Said Efendi’ye ait bu yer Libalde ile Merdivenköyü arasında, Uzunçayır’da Üçpınar adıyla anılan üç tepe üstündeki köşklerden ortada bulunanıymış, 199 dönüm geniş arazisi tamamen bağmış, çeşit çeşit üzüm yetişiyormuş orada: çavuş, yapıncak, siyah, yanına dut, üstelik hepsi satılmıyormuş bunların, en iyileri hatırlı kişilere takdim ediliyormuş. “Ali ve Fuad Paşalardan tutun da en küçük sayılar takımından memuruna kadar büyük Tanzimat ricâli bu bağı bir kere olsun ziyaret ederdi. Yalnız bağa gelmenin bir de mevsimi vardı. Kalabalık bir heyetle gidilir, âzami bir iki gece kalınarak yine aynı kalabalıkla dönülürdü. Tabiî bu heyetin geleceği gece evvelden bilindiği için alışveriş yapacak kimseler, o günlerde bu bağa gelmek değil, yanından bile geçirilmezlerdi.” (s. 50) Acayip eğlenceler tertip edilirmiş, soğuklar gelince yazı neden özledikleri belli. Tabii hiçbir eser kalmamış o sohbetlerden eğlencelerden, konak zaten gitmiş, bağlar gitmiş, bugün Uzunçayır’ın hali malum. Nedir, metrobüsle geçerken derelere tepelere bakıp yüz elli yıl öncesini gözümüzde canlandırabiliriz. Aslında onu bile beceremeyiz, bir timsal görmedik çünkü. Yeldeğirmeni’nin çok eski bir fotoğrafını gördüm, üç tane mi ne yeldeğirmeni var, gerisi yemyeşil tepeler. Bu zaten böyle olacaktı, her şey hızla değişmeye başladıktan sonra bilişsel yapımız bu hıza ayak uyduramadığı için cortlayıp yeni bir dengeye kavuşacaktı da beklenenden çok daha hızlı gerçekleşti bu değişim, ayar kaçık. Yine de bir bakmalı Gönç’ün anlattığı dünyaya, yenilik namına yazarın tanıdığı orijinal insanlardan bahsedebiliriz belki, gerisi eski İstanbul.











Cevap yaz