Ailesi hakkında kesin bilgi yok, ne zaman öldüğü bilinmiyor, Eyüplü Halid’in doğduğu yıl 1890. Çırağı Rahim Kırbağ bir röportajda rahmetli olduğunu söylüyor Halid’in, yıl 1952. İlginç bir karakter, Ramazan Erhan Güllü başka bir çalışma için Vatan‘ın arşivini kurcalarken tefrikayı bulmuş: 3 Temmuz – 14 Ağustos 1941 arası maceradan maceraya koşmuş okurlar, Mim Mim’in casuslarından Mustafa Razi Yalkın meşhur dolandırıcı Halid’in anlattıklarını dinlemiş, yazıya geçirmiş. Tepki gösterilince -masumu, yetimi falan zerre çarpmadığını, hep dolandırmak isteyen dolandırıcıları öptüğünü söyler Halid de hikâyeleri durumun pek öyle olmadığını gösteriyor, önüne gelen her paralıyı cortlatmış hazret- gazetenin yaptığı ilk açıklamanın etkisiz kaldığı, ardından ikinci açıklamanın yapıldığını anlatıyor Güllü, yazıyı kaleme alan Yalman da olabilir zira iyi bir yazardır kendisi, neyse, Bahriye’de askerlik eden, en gürültülü maceralarında bile iyilik yapmayı düşünen biridir Halid, türbedar oğludur, elbet içi tamamen kötülükle dolu değildir, üstelik tövbe edip iyi bir zabıta muhabiri olabilir zira o ışığı göstermiştir anlattıklarıyla. Elbet öyle bir şey olmaz, yaptığı işi yapmaya devam eder Halid, anlaşılacağı üzere iki kanal üzerinden. Özyaşamöyküsüne baktığımız zaman dağı taşı sattığına tek bir örnek var, Bursa Hapishanesi’nin bahçesini kakalaması. “O sırada önüme çıkan parası bol, aklı kıt bir kâr hırslısına Bursa Hapishanesi’nin bahçesini kiraya verdim. Tam 3700 lirasını alıp yedim. Bu işte de beraat ettim. Çünkü müddei İnegöllü Hasan Baba, bu paraları bana verdiğini mahkemede ispat edememiş, hapishane bahçesini benden kira ile tuttuğunu söyleyerek yalnız hâkimleri değil, dinleyicileri de kendine güldürmüştü. Zavallı adam!” (s. 139) Oysa Emekli Emniyet Müdürü Yaşar Danacıoğlu’nun 2000’lerin başında Radikal‘e anlattıklarına bakılırsa köprü satımı, saat kulesi sokalaması gibi işleri Sülün Osman’dan önce Eyüplü Halid icat etmiş. Osmanlı’dan devrolmuş bir dolandırıcı bu, sabıkası çok, Girit kökenli, çok güzel Rumca konuşuyor, Türkçe okuma yazması yok ama Fransızcası mükemmel. Rıfat N. Bali’nin araştırmaları da önemli, Mayer Mağazası’nın kurucusunun torunu Georg Mayer’in hatıralarına göre altmış sekiz kadını evlilik vaadiyle kandırmış Halid, Mayer’in metnini yayına hazırlayan Bali ayrıca Halid’le ilgili bilgilere ulaşılmasını da sağlamış. Aklıma geldi de, Haldun Taner’in öyküsü müydü o, kendini Amerikalı bir asker olarak tanıtıp çengeli işçi bir kıza takan adam Halid’den mülhem olabilir, öyküde karakoldaki polisler kadına anlatıyor dolandırıcının yediği haltları, çok sayıda dosyası varmış da bir türlü yakalanamıyormuş adam. Gerçi Halid yakalanıyor birkaç kez, hapis cezası aldığı var, takıldığı kadınlardan birinin kırığı olan Beyoğlu zaptiyesi bir yandan kovalıyor, padişahın muhbirlerinden biri olmayı reddettiği için başka bir zaptiye doğrudan iş yapmasını engelliyor Beyoğlu’nda, yallah Laleli’ye uzuyor Halid. Güllü’nün değindiği gibi toplumsal olayların izlerini de buluyoruz, bu muhbirlikten başka -bir yandan padişah için çalışıyorlar, diğer yandan tehditle para sızdırıyorlar- Selanik’teki heyecana şahit oluyoruz, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a varması an meselesi, insanlar coşkulu. Sokaklarda inzibat dolanıyor, ortadan kayboluyorlar bir anda, “hürriyet”, “müsavat”, “uhuvvet” diye inliyor ortalık, II. Meşrutiyet zamanı İstanbul bayram yerine dönüyor. Başka bir dolandırıcıyla iş tutuyor Halid, başta yanaşmıyor ama plan çok güzel, o harala gürelede padişahın adamlarından kime toslarlarsa soyup soğana çevirecekler korkutarak. Başka ne, “karakol açma” hikâyesi, bir ev tutup karakola çeviriyorlar, zengin Rumları nezarethaneye atıp paralarını aşoruyorlar da ordular biraz silkelenince arazi oluyorlar hemen. Denebilir ki siyasal çalkantılar ekmeğine yağ sürmüştür Halid’in, umutsuz kadınların umudu olmuş, sonra yoluna bakmıştır. Drahomasını lüplettiği kadına yaşattıkları en kötüsü olabilir, kadının babasını Giritli olduğunu söyleyerek, üstelik hanlarından hamamlarından bahsederek kandırmış, ardından kirişi kırmıştır, Tepebaşı Bahçesi’nde eter yüzünden baygınlık geçirmeden önce kötü kötü bakan babayla kızın o ikisi olduğunu çok geç gördüğü için kodese tıkılır ama çıkmayı başarır yine, ortada kayıt kuyut olmadığı için iddialar ispatlanamaz çünkü. Hikâye çok, ikinci kanala girebiliriz buradan, Halid’in hikâyeleri genellikle evlenme vaadiyle kandırdığı kadınlara yaptıklarıyla doludur, satış matış çok azdır dediğim gibi, kimi zaman Arap prensi olur, kimi zaman Rum türedisi, her türlü gemisini yürütür. Elbet kandırmaya çalışanlar olur, av olduğunu bilmeden avcılık yapmaya çalışanlar piyasaya çıkar ama Halid’in karşısında şansları olmaz. Anılara geçince bakacağız fakat Mayer’in anılarına da bakmalı: Halid giyimine çok özen gösterir, inci ve pırlantalı iğnesi göz alıcıdır, aşırı güzel kasiyerle aşırı ilgilendiği için dükkândan birkaç kez sepetlenmiştir. Ticaret filosu kaptanı olduğunu kasiyer vasıtasıyla öğrenirler, üstelik İzmirlidir, paraya para demez. Rumluğu da uydurmadır, bir hikâyede annesinin Rum olduğunu söyleyerek yemler insanları da öyle bir şey yok, babasının imamlığı da mı dümenden diye düşünüyorum, bilemiyorum, adam hakkında pek bir bilgi olmadığı için her şeyi yiyebiliriz. Yedirir. Mayer’e yanında bir kadınla girer bir gün, kız kardeşi olduğunu söylediği kadının bankadan parasını çektirmiş, ayaküstü dolandırmıştır, izini mağazada kaybettirir. Mayer birkaç ay sonra meşhur dolandırıcının hapishanede öldüğünü okumuştur gazetelerde, tarih belli değil. Aleni hırsızlığı da var, bir kadını güven testine(!) sokup altınları cebine sokar, ardından bir topuk, kadın feryat figan etse de yakalanmaz o an. Başka, İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanmış, beş sene ceza almış ama Kuvayımilliye’ye hizmeti olduğu için cezası üç aya indirilmiş. Çok tuhaf bir adam bu yahu, oralarda yargılanmasına rağmen nasıl hiçbir bilgi olmaz hakkında? Dönemin meşhur dolandırıcılarından Fındık Fatma’yla evlendiği yazılmış ama hiç bahsetmemiş bundan Halid. Suçlarından bir kuple: “Maznun, Galata’da Dobrice Oteli’nde bulunan Râna isminde bir kadını, kendisine zabıta memuru süsü vererek Şişli’ye götürmüş, orada mücevheratını almış, Ayşe isminde diğer bir kadını Tünel başında yakalamış, kendisinin komiser olduğunu söyleyerek Kâhtane’de tuğla harmanına götürmüş, mücevheratını almıştır. Bundan sonra Sateni isminde bir kadına kendini İngiliz kaptanı olarak tanıtmış, bu kadının da birçok eşyasını almış, Arapkirli Ahmet Ağa isminde birine çatmış, kendisine taharri memuru süsü vererek ‘senin evin randevu evidir, arayacağım,’ demiş, bu adamdan da bir miktar para dolandırmıştır.” (s. 19) Maşallah. Mücevheratı alıyor, paraları alıyor, her şeyi alıyor da zerre şiddet uygulamıyor mu bu adam, psikolojik baskı yapmıyor mu bilmem, hatıralarında böyle şeyler yok. İnandırıcı hikâyeler anlatmıyor zaten, üç kadını birden idare ederken doğru yolu gözlüyormuş, gençten bir kadının karşısına çıkıp onu o pis dünyadan kurtarmasını bekliyormuş, sonra çarpıyormuş bir güzel. Okurların öfkesini dindirmek için şeytana uyduğunu, aslında tertemiz bir insan olduğunu söylüyor arada, eh, herkes ya ak ya kara olamaz, o da değil. Kendini güzellemesinin üzerinden çok geçmiyor, yine takıyor birilerine, sanki ilahi bir güç hep çarpılacak insanları çıkarıyor karşısına, kendine engel olamıyor o da. Akdeniz çapında bir dolandırıcılık bu, İstanbul’dan uzadığı zaman Mısır’a geçtiği, oradan Lübnan’a erdiği, sonrasında İzmir’e, Selanik’e gittiği biliniyor, trenle İstanbul’a gelirken Dedeağaç’ta bir macera daha yaşıyor derken mevzu iyice pehlivan tefrikasına döndüğü için olacak, kırkıncı günden sonra anılarına noktayı koyuyor. İyi yapıyor, tatsız tutsuz şeylerdir bu anılar, dönemin atmosferini taşıdığı için önemlidir, başka bir numarası yoktur.
Denk gelen alsın, bir de döneme ilgi duyan.











Cevap yaz