Marten Yorgantz yıllar sonra Pangaltı’ya geliyor, çocukluğunun geçtiği sokakları geziyor, “onun sokakları”. Ve onun okulu, çok az şey değişmiş. Mavi Çocuklar’la başladığı kariyerini sürdürüyor Yorgantz, İstanbul’da konser verdikten sonra Fransa’ya dönüp yeni şarkılarıyla tekrar geleceğini söylüyor. Bilgi yok gelip gelmediğine dair, bakındım, ama çocukluğun kurulduğu mekânın sağlamasını bir kez olsun yapmıştır. Yetmeyecek, Saris’in röportaj yaptığı kim varsa kaybettiği kenti arıyor, dönse bile bulamıyor, o özlem dinecek türden değil. Agos‘ta yayımlanan röportajların rengi olsa sepya, aralara konmuş fotoğraflarla uyumlu. 1900’lerin başında İstanbul’un aileleri, göçten hemen önce, mesela. “Söyleştiğim insanlar benimle hayat hikâyelerini paylaşıp, yıllarca belleklerinde taşıdıkları, üstü kapalı kalmış gerçekleri dillendirirken, sırtlarında taşıdıkları bir yükten kurtulmuşçasına, adeta hafifliyorlardı. Bense geçmişin soluğunu hissetmenin, yüreklerde saklı kalanları okurlarıma taşımanın mutluluğunu tadıyordum.” (s. 7ı) Sırf onlar yok, efemeracılar, antikacılar, genç Ermeniler tarihi arıyorlar diğer yandan. Orlando Carlo Calumeno ömrünü Ermenilerin editörlüğünü yaptığı, dünyaya yayılmış bütün kartpostalları aramaya vakfetmiş, büyük iş. “Anadolu’daki editörlerin büyük bölümü Ermeni. Anadolu’daki Ermeni fotoğrafçıların fotoğraflarını içeren geniş kapsamlı ikinci bir koleksiyonum daha var. Bunu henüz kimse bilmiyor. Anadolu’nun birçok yerinde yalnızca Ermeni fotoğrafçılar olduğu kesin. ‘Fotoğrafçılık eşittir Ermeniler’ diyebiliriz, en azından o izlenim çıkıyor. Dolayısıyla, Ermeni editörler çoğunlukta. Konya kartpostallarının %95’i Solakyan’dan; demek ki başka biri yok.” (s. 130) Roni Margulies’in alıntıladığı, ondan öğrendiğim sözü hatırlıyorum, Mustafa Kemal 1923’te Adana’da söylemiş: Ermenilerin “bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yok”. John Chookasian’la Barbara Chookasian, iki ünlü müzisyen Anadolu’daki melodileri arıyorlar, türküleri eşeliyorlar, bulduklarından biri: “Çok eski bir Sivas halk şarkısı olan ve Ermenice okunan ‘Ah nışan, Ah Nışan’ bugün Türkiye’de ‘Malatya, Malatya, Bulunmaz Eşin’ sözleriyle biliniyor. Babam, dedesinin Sivas’ta bu müzikle dans ettiğini anlatırdı.” (s. 141) Babamın kuzeninin aile şeceresini çıkarırken şalalaya getirdiği ayrıntıyı hatırladım ister istemez. Otuz yıldan sonra mı ne gördüm, oturduk muhabbet ediyoruz, ben böyle biraz geçmişi eşelemeye çalışınca tak tak tak anlatmaya başladı. Başlangıçta Hacı Mehmet varmış, sonra biri, ondan sonra biri, ardından dedem geliyor da gelemiyor sanki, gelmese daha iyiymiş gibi. Kayıt yok mu ondan öncesinde, eh, nüfus müdürlüğü yakıldığı için kayıt yokmuş, yoksa yedi kuşak geriye gidiyormuş baba tarafı. Falan. Yani nüfus müdürlüğünün yakılmasının içimizi rahatlatması gerekiyordu sanırım, ben diğer taraftan yaklaştım meseleye, sesimi çıkarmadım. Türkülere çökmekle nüfus müdürlüğü yakmak arasındaki dayanılmaz lezzet. Kayıtlarda Malatya 1915 doğumlu dedem, hikâyeni arayacağım. Yüz beşinci kez yazdım bunu, aklımda. Osep Tokat’ın anlattıkları, Erzurum valisi dedesinden köprü yapmasını istemiş Peri Çayı’na, dede bakmış etmiş yer belirlemiş de dâhi bürokratlar karşı çıkıp çayın en dar yerine inşa etmesini istemişler köprüyü. Toprak yumuşakmış orada, inşaata müsait değilmiş, dinleyen olmayınca istedikleri yere diktiği köprüyü baharda eriyen karların suyu alıp götürmüş. Haber gelmiş, istediği yere yapmasını söylemişler bu kez. Başka, şu: “‘Bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim Antep’e. Ona ‘Buralarda Ermeni eseri bulmak mümkün mü?’ diye sordum. ‘Karşıdaki mavi kepenkli dükkâna git’ dedi. Gittim. Hava buz gibi; camlar buğulanmış, hiçbir şey görünmüyor. İçeri girdim. Ufacık dükkânda beş kişi oturuyordu. Selam verip ‘Sizde Ermeni eseri bulunur mu?’ dedim. Oradaki yaşlı adamın verdiği cevabı hiç unutmam ‘Hangisi Ermeni eseri değil ki?’” (s. 153) Tokat eski ustaların kaktıklarını arıyor, koleksiyonuna katıyor, Ermeni tarihinin koruyucularından. Soyadının hikâyesi, 1915’te baba tarafından hiç kimse kurtulamamış, Soyadı Kanunu çıkınca “Tokat”ı seçmişler ki yedikleri tokadı nesiller boyu hatırlasınlar.
Hayat hikâyelerine geleyim, biraz da buradan görelim Ermenilerin hakkının olmadığını. Vahe Lusarar. Muhittin Sadak’ın korosunda dört yıl şarkı söylemiş Lusarar, korodan arkadaşı Ohannes Çekiçyan daha sonra Ermenistan Devlet Korosu ve Filarmoni Orkestrası’nın şefi olmuş. 1952’de çalıştığı şirket Anadolu’ya tayin edince gidip yol, bina, fabrika, ne dendiyse yapıyor Lusarar, inşaat mühendisi. “‘Kayseri’de çivi satın alıyorum. Sıra fatura yazmaya geldiğinde adımı sordu dükkâncı. Ermeni olduğumu anladı, beni kolumdan tutup dışarıya sürükledi. ‘Bak’ dedi, ‘Şu Nalburiye Çarşısı’nı görüyor musun? Burası baştan aşağı Ermeni çarşısıdır, burada herkes Ermeni, ama kimse bilmez…’ Adeta küçük dilimi yutmuştum.’” (s. 187) Ailesini üç aydan üç aya görebiliyor Lusarar, tam sekiz yıl, İstanbul’a dönesiye. İzmit’teki yazlık evinde müzik çalışmaları yaparmış bir yandan, henüz Pavarotti ortada yokken İzmitliler ilk kez ondan öğrenmiş “O Sole Mio”yu, İzmitliler o ayrılırken “Ermenileri tanıtmakla kalmayıp aynı zamanda sevdirdiğini” söylemişler. İzmit’te Ermeni mahallesi varmış bir zamanlar, nereden nereye. Yetmiş beş yaşında AutoCAD öğrenmiş huzurevindeki odasında, projeler çizmeye başlamış, kısacası hiç durmamış Lusarar. Anısı hep yaşasın, yazdım da faydam olduysa ne mutlu bana. Hayat Karabekir Feyzioğlu’nun babası Kâzım Karabekir’le ilgili anlattıkları ilginç, tezleri değerlendirirken ele alınası. “Taarruza geçmeden önce askerlerine ‘Harp erkeklere aittir’ deyip Ermeni çocukları ve kadınlarına zarar vermemelerini emredermiş. Saldırmadan önce emrinin yerine getirilmesini bekler, sonra başlatırmış taarruzu.” (s. 217) Yetim çocukları Trabzon’daki Pontus’tan kalma yetimhaneye göndermiş, Ermenilere zulüm yapmadığı için onlar tarafından sevildiğini söylemiş kızına Karabekir. Suikast olayından sonra gözden düşmüş, zor durumda kalmış, siviller sürekli izlemeye başlamışlar. Şamiram Sevag Nice’te Rupen Sevag için oluşturulan müze-evde anlatıyor: “1915 doğumluyum. Babamın, suçlu görülüp -Gomidas, Taniel Varujan, Püzant Keçyan, Diran Kelekyan gibi, dönemin ileri gelen Ermeni aydınları, bir bakıma Ermeni milletinin beyni olan yüzlerce Ermeni entelektüelle birlikte- İstanbul’dan Çankırı’ya sürgün edildiği ve bir daha geri dönmediği o uğursuz yılda doğdum.” (s. 274) Çankırı’da hastaları tedavi edermiş Rupen Sevag, arabacıbaşının kızını da tedavi ederken kız âşık oluvermiş. Arabacıbaşı kızını çok sevdiğinden çareyi hemen bulmuş, Sevag’dan din değiştirip kızıyla evlenmesini istemiş, böylece sürgünlüğü de sona erecekmiş. Sevag zaten evli olduğunu söylemiş, iki de çocuğu var da sorun değilmiş bu, İslamiyet dert etmiyormuş böyle şeyleri, arabacıbaşı diyor. Arkadaşları evlenip kurtulmasını söylemişler, o evlenmemiş, Ayaş’a gönderilmiş. En beter yere. Gidememiş bile, yolda çete saldırısı sonucu yaşamını yitirmiş. Eşi Janni Alman, konsolosluğa gidip eşini kurtarmalarını söylemiş ama her defasında reddedilmiş, en son dayanamayıp pasaportunu konsolosun yüzüne fırlatıp eşinin intikamını oğlunun almasını dilemiş. “Ve inanır mısınız, bu gerçekleşti. II. Dünya Savaşı’nda abim Fransa’nın yanında savaştı ve Almanlar yenildi; dolayısıyla annemin arzusu bir şekilde yerine gelmiş oldu.” (s. 275) Hayat acayip. Bir daha Almanca konuşmamış Janni, çocuklarına da öğretmemiş, ölüm döşeğinde Almanca bir şeyler sayıklamış sadece. Ölümüyle birlikte büyük bir boşluğa düşmüş Şamiram Sevag, hikâyeyle birlikte kimliği de yok olmuş sanki, Fransız bile olmadığını düşünüp kendine baştan bir kimlik yaratmış denebilir. Kristin Saleri, ünlü ressam kuzeniymiş, Ohannes Çilingiryan da, ikisi Fransa’ya geldiklerinde ailesine kavuştuğunu hissetmiş Sevag, “Ermeniliği adeta fışkırmış bedeninden”. “Erivan’da Rupen Sevag adına bir okul açıldı 1995’te; açılışı ben yaptım. Ve her yıl ziyaret ediyorum okulu. Gidemezsem huzursuz oluyorum.” (s. 279) Adları çok yaşasın, otuzunda öldürülen Rupen Sevag.
Ne denir, dağa taşa okutmalı.












Cevap yaz