Ahmet Büke – Ekmek ve Zeytin

“Tanrı Bir Devlet Bir” ilk öykü. Etrafta karahindibalar uçuyor, dünyanın şöyleliği iki nokta üst üsteyle betimleniyor, üç tekrarla, eksiltilerek. “Şöyle bir dünya var: (…)”, “Şöyle bir dünya: (…)” ve “Şöyle: (…)” Parantezler dünyanın devinimleriyle dolu, iki karınca dolanıyor, kayalar gecenin soğuğundan çatlamış, keklikler etrafta uçuşuyor, tepede bir kartal geziniyor, çiftleşmek istemiyor, aşağıda bir araba bu uzamda ilerliyor. Beş sabıkalı var araçta, birbirlerine bağlılar, teki de araca bağlı. Birbirine bağlı insanlarla ilgili kısa bir açıklama, ardından yük manifestosunun kapsamıyla süren bir öykü. Sabah beş mahkûmun adı anons ediliyor, içlerinden biri çizimlerini özene bezene paketliyor, gideceğe yere ulaşıp ulaşmayacağını soruyor ama bilmiyor kimse. Yola çıkıyorlar, araçtan dumanlar yükseliyor. Karıncalar çok üzgün, kartal yanan araçtaki beş adamı soluyunca öykünün sonu geliyor: “Şöyle bir kartal var havada: Erkek istemiyorum. Yumurta istemiyorum. Yuva yapmak istemiyorum. Tanrım, ne büyükmüş zulmün. Bunca yağmuru ve suyu tutup ateşi salıvermelerin. Av istemiyorum, ekmek istemiyorum. Verdiğin gözleri de geri al. Bu zincirler yüzünden kaçamıyorum, verdiğin kanatları da geri al!” (s. 18) Doğa dile geliyor, Tanrının çektirdiklerine bakıp isyan ediyor. Bol oyunlu, imgeli, kısa cümlelerle yoğun bir anlatım. Bu tür anlatımların içerikle kurduğu dengeye dikkat ediyorum ben, misal, anlatılan mevzuya denk mi, sırf oyun oynamak için mi oyun oynanıyor, bu tür bir şey. İlk öyküde tekniğin ağırlığı teraziyi kıracak ölçüde, gerçi Büke’nin çoğu öyküsünde böyle bu. Benim okuduğum ilk Büke kitabı Ekmek ve Zeytin, belki başka kitaplarında daha farklı dengeler vardır ama buradakini pek tutmadım. Oldukça yorucu, yoruculuğuna mukabil bir haz da vermiyor çoğu öyküde. “Nenem Buldu Beni!” görece daha başarılı, anlatıcı kendisini nenesinin tanıdığını söylüyor, alna bir dokunuş, şakakları okşayış, Dunya Kadın torunu Mervan’ı tanıdı. İki arkadaşıyla birlikte geceledikleri yerde silahlarını bırakıp şehir kıyafetlerini kuşanmışlardı, şehrin girişinde arabaları durduruldu, “yüzleri maskeli ve cepleri sigaralı adamlar” aldı onları, bir ağacın önünde diz çöktürdüler, vurdular. Kemiklerini buldular sonra, Dunya Kadın torununu tanıdı, bütün kemikleri topladı, bir araya getirdi, sonra bir torbaya koydular Mervan’ı, babasının mezarına döktüler. “Gökteki üç ay” şeklinde sembolize edilmişti iki arkadaşıyla birlikte, artık açığa çıktı kendisi, diğerleri toprağın altında bulunmayı bekliyorlar. Ayın batmasıyla toprağa gömülmek iyi bir benzerlik, bu öykü öncekine göre daha sağlam. Maskeli adamların Toros kullandıkları canlanıyor gözümün önünde, faili meçhul cinayetleri anlatan bir öykü. Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan acıları ele alan öyküler sanırım 2011’de yazılmış olanlar, “Bu Karınca Gelecek” ve “O İncir Nerede Şimdi” ve “Serçeler Diyorum” gibi öyküler devlet terörünü inceleyen hoş öyküler, tabii kargaların olur olmaz konuşmaları olsun, benzer biçimde açılan başlangıçlar olsun -ilginç benzetmeler, yersiz imler vs.- niteliği düşüren etkenler var yine.

“Gülümseyen Ağıt: Mavi ve Bahar” diğerlerine göre daha uzun. Yine tasvirlerle kurulan bir dünya, midyecilerin uğraşları, ardından sahneye giren karakterler. Alternatif bir gerçeklikte Türkiye eyaletlere ayrılmış, Smyrna Birleşik Direniş Cephesi’nin iki elemanı Zaim ve Zera kolluk kuvvetlerinden kaçıyorlar. Yahudilerin ölenlerin isimlerini şarkılara söz yaparak anımsamaları gibi Zera da örgütün sırlarını ezberinde tutuyor, varisine aktarıyor. En sonunda kaçma kovalamaca, sonra yine bahar bahçeyle özdeşleşme, son. İyi bir fikir ama pek iyi işlenmemiş, yine parıltılı anlatım ağırlık kazanmış, karakterler anlatıma hizmet etsin diye yaratılmış. Bu bir şey, asıl problem pek sevgili Le Guin’in bir söyleşide dile getirdiği “bilgilendirme topakları”. Seyircilerden biri kurmaca dünyalara dair bilgilerin kurguda nasıl işleneceğini soruyor, Le Guin elleriyle ekmek ufalar gibi yapıyor, “Anlatıya dağıtın,” şeklinde bir cevap veriyor. Büke bu dünyayı doğrudan iki diyalog parçasıyla sunuyor, koskoca bir topak demek bu. O parçalar olmasa, arada Cephe’yle ilgili bilgi kırıntısını da sunmasa günümüzün dünyasında geçeceğini düşüneceğiz öykünün, oysa bu dünyanın parçaları baştaki midye ve doğa bahsinden itibaren dengeli bir şekilde verilse iki diyalogda yükselen topaklar oluşmayacaktı. Konuşmaların doğallığını da bozuyor bu, aksiyonun yakınında teatral bir sahne oluşuyor, karakterler dünyadan yana dertlerini dile getirirlerken “okurlarına” yaşadıkları dünyayı anlatıyorlar, açıklıyorlar sanki. Hoş değil.

“Tanrı Zar Atmaz” nam öykü, Tanrı’nın enerjiyi yaratmasıyla termodinamiğin yasalarıyla problemi olan insanların tokuşturulduğu bir öykü, yoksulluk ve pilin ilişkisi olarak da görebiliriz. Bir ailenin her üyesi pile ihtiyaç duyuyor, yoksulluk yüzünden pilin merkezde olduğu çatışmalar yaşanıyor, birtakım dayaklar yeniyor, işin içine polisler giriyor derken Tanrı’nın kendi iç sıkıntısı yüzünden enerjiyi yarattığı fikriyle bitiyor öykü. Çok zor bir birliktelik açıkçası, öykü deney alanı gibi gözüküyor. “Babası da yine işsizdi. Ve işsiz adamların kinetik enerjisi yoktur.” (s. 56) Karakterlerin enerjilerle hiçbir işi yok, tamamen anlatıcının yönetiminde bir öykü, bu kadar ön planda duran bir teknik kurgunun doğallığını baltalıyor, bu da hoş değil.

“Son Yemek” yine görece iyi bir öykü, Cihat Duman alıntılı. Otobanların iptal edilmesi isteniyor Rab’den, hikâyede açlıktan midesi tepetaklak olan bir adam var, Eminönü civarında takılıyor, elinde son bir simit parçacığı, dokuz günlük açlıktan sağ kurtulmuş. Bir bayılma ânı, ardından iş görüşmesi sahnesi. Otoyol saymanlığı, arabaların ezdiği hayvanların kayıtları tutulacak. Ayılış ânı, etraftakiler döner ekmek getiriyorlar da anlatıcı elindeki son simit parçasını yemekten kurtuluyor, umudunu sürdürüyor.

“Soğuk ve Toz Zerrecikleri” dünyanın bir ucunda geğiren filin öbür uçta yarattığı fırtınayla ilgili. Uzayın uzak gezegenlerinden biri soğuğunu üfürüyor bizim gezegene, o gece her yer buz kesiyor. Kurt sürüsü açlıktan ve soğuktan ne yapacağını bilemeyip lideri izliyor, şehre iniyorlar. Paralel anlatıda Ayfer’i tutup sürükleyenler ölü arkadaşın önünde bırakıyorlar kadını. Komiser Hanefi konuşuyor, arkadaş ölmüş, donu bacaklarında, Ayfer de o hale gelecek eğer konuşmazsa. İsimler, yerler, hücreler, ne varsa aklında. Mesai bitiyor, Ayfer’i orada bırakıyor Hanefi, arabasına atlayıp evine dönüyor. Bu sırada evinin yakınlarında erketeye yatan kurtlar saldırıyor, liderleri Hanefi’nin gırtlağına çöküyor, öldürüyorlar adamı. Evrende manasız bir toz zerreciğinin bile havalanmayacağı fikriyle bitiyor öykü, Tanrılı öyküye göz kırpıyor. Biraz fantastik, biraz gerçekçi, sondaki açıklama olmasa iyi denebilecek bir öykü. Büke bir öyküde okura seslenerek pek bir şey anlaşılmamasının normal olduğunu söylüyor, üslup gereği okura engin bir yorumlama alanı sunuluyor gerçekten, bu iyi ama çoğu öyküde ya bir karakter ya da anlatıcı öykünün kapalılığını bir anda açan bilgileri sunuveriyorlar, okur için oyunu bozuyorlar açıkçası. Sinir bozucu oluyor bu bazen.

“Los Lunes Al Sol” çılgınsı bir öykü, Bay Karga bankada güvenlik görevlisi olarak çalışıyor, patronunun aşağılamalarına kulaklarını tıkıyor, soyguncular bankayı bastıklarında hiçbir şey yapmadan duruyor, ardından patronun kafasına bir tane sıkarak kaçıyor oradan, üç soyguncuyla buluşup payına düşen parayı alıyor, su kenarında bulutları ve maviliği izliyorlar. Bir de şöyle üç şey var, mesela mobbing sahnesinde karşımıza çıkan: “(Mobbing: Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Mobbing)” (s. 86) Neden? Oyun çünkü.

İlginç bir yazar Büke, bu işin böyle de yapıldığını görmek için okunabilir, bunun dışında denk gelmediği sürece okumamayı tercih edeceğim sanırım. Bir bakın yine.