Kemal Selçuk – Cemiyet Kaçkını

Tarafımdan oluşturulmuş bu yorumun tüm hakları kitapyurdu.com’a aittir.

Kemal Selçuk ömürlük bir hikâye anlatıyor, Oğuz ile Kerim’in gençlik yıllarında tanışmalarıyla başlayıp yollarının ölümle ayrılmasına kadarki süreçte yaşananlar bir dönemin politik ve ekonomik olaylarına da dokunuyor ama yoğun bir değini değil bu, karakterler siyasi olaylara karışmıyorlar en azından, Turgut Özal’ın vefatının, Gezi’nin geçen zamanın belirtisi olmaktan öte bir görevi yok. Tamamen ikili ilişkiler, yer yer üçlü ilişki üzerine kurulmuş, sağlıksız bir bağlanma örneği gösteren Oğuz’un üzerinden ilerleyen bir anlatı. En başta ikisinin Havuz Başı‘nı almak için uzattıkları elleri görürüz. Bursa baharı, Tuz Pazarı’nın altındaki okunmuş kitap satılan tezgâhların önü. Kerim daha hızlı davranarak kitabı kapıyor, Oğuz’un aşağılayıcı bakışlarına maruz kalıyor. Lacivert ceketin altına süveter, altına kadife pantolon, kentsoylu Oğuz’un köylü Kerim’den nefret etmesi için görsel bir sebep sunuyor. “Okuyacaksa bile gidip bir köy romanı alması gereken Kerim, hiç hak etmediği kitabı tutuyordu elinde.” (s. 6) Sait Faik kentli, Tanpınar ve Oğuz Atay da öyle, Oğuz’un sevdiği ve karakterlerini yaşamına ekleyerek yaşattığı yazarlar kent-kır ayrımını çeşitleyen anlatı ögeleri olarak ortaya çıkıyorlar. Yavaş yavaş, en başta sadece Sait Faik, Oğuz ve Kerim var. Oğuz patronun kim olduğunu öğretmeye çalışıyor Kerim’e, konuşmaları sırasında Kerim’in bazı yanlışlarını düzeltiyor, ardından yerel bir dergi olan Yeni Sesler‘de öykülerinin çıktığını söylüyor, böbürleniyor biraz. Kerim’in gözleri ışıldıyor, karşısında iyi şeyler yazan biri var. Zamanla arkadaşı da olabilir, eğer Oğuz da isterse. Kerim’in yemek davetlerini geri çeviren Oğuz’un böyle bir niyeti yok, “edebi abilik” rolünün dışına çıkmak istemiyor. “Samimiyet musluğunu” yavaş yavaş açsa da Kerim’in “köylülüğü” aşılamaz bir engel olarak duruyor aralarında. Kerim’in Rüzgârlı Bayır‘ı okumasını da garipsiyor Oğuz, daha pek çok davranışına şaşıyor ama neden şaştığını, bu kentli-köylü ayrımına neyin sebep olduğunu bilemiyoruz, bir tanecik kitabı kaptırdı diye böylesi genişleyen bir nefret dalgasının ardındaki sebepler muğlak, dönemin toplumsal olaylarıyla birlikte Oğuz’un bu açıdan biraz olsun derinleştirilmesi daha derinlikli bir metin ortaya çıkarabilirmiş.

Oğuz öğretmen olarak atanıyor, Kerim bir mali müşavirin yanında işe başlıyor, iş çıkışlarında buluşup edebi konuşmalar yapıyorlar. Yeni Sesler‘de öyküsü çıkan Kerim’i biraz kıskanıyor Oğuz, biraz da övünçle doluyor, çömezi iş başında. Çocuğu yönlendirmeye çalışıyor kendince, “muhafazakâr” damgasını vurduğunda Kerim’in rahatsız olduğunu da görüyoruz. Hemen ardından Oğuz’un üniversitede âşık olduğu Zeliha’yla yaşadıkları geliyor, genelevlere giden Oğuz aşk yoksunluğunu yaraymış gibi taşıyor. İçiyor bir yandan, kederini alkole gömüyor, ayık olmadığı zamanlarda her şeyi unutturan uyuşukluğuna tutunuyor. Yaşı yirmi yediye dayanıyor, yazdığı öyküler umut vadediyor ama keşfedilmelerini sağlayacak kalantor adam, kendi ifadesiyle “ağaç dayı” yok etrafta. Buluyorlar, sayıları İstanbul’a da giden yeni bir dergi çıkarmaya başlıyorlar. Seslerini duyurmaya başlar başlamaz Makbule geliyor ofise, dört yıllık arkadaşlığı bozuyor istemeden. Makbule’nin adı Oğuz’un etkilendiği kurmaca karakterlerle özdeşleşme ölçüsünde değişiyor, Kuyucaklı Yusuf’tan ötürü Muazzez oluyor, Tanpınar’ın bir karakterine geliyor sıra, oysa sadece incelemelerini yayımlatmak istiyor Makbule, başta iki oğlana da yüz vermiyor ama gönlü Kerim’e kayıyor sonra. İkisi de yakışıklı, boylu, Oğuz tercih edilmeme nedenini anlayamıyor ve içinde gömülü duran nefreti açığa çıkararak Kerim’den, Makbule’den, dergiden uzaklaşıyor, hiçbir şey yazamamaya başlıyor. Mektuplar dışında, yollamadığı onca mektupta Kerim’e nefretini kusarken Makbule’ye serzenişlerde bulunuyor. Bir köylüyle çıkıyor Makbule, Beş Şehir‘i en iyi anlayan adamla değil de Orhan Kemal esinli öyküler yazan, küçük insanın büyük acısını anlatan, bayatlığın müellifi, aynılığın yazarı Kerim’le birlikte oluyor. İntikam almaya yemin ediyor Oğuz, dillere destan bir intikam alacak ama öfkesinden ötürü taş kesiliyor adeta, işe, geneleve ve meyhaneye gidip gelmekten başka hiçbir şey yapamıyor, uzunca bir süre. Yolda Makbule’yle karşılaştığı zaman lakabı da konuyor orada: “Cemiyet kaçkını”. Öyküleri pişiyor, yavaş yavaş dökülüyor ama hiçbir yere yollamıyor Oğuz, kendisini ziyarete gelen ağaç dayıyı başından savıyor, yalnızlığına çekiliyor.

Doksanlı yıllar. Kerim ve Makbule evlenmiş, muhtemelen çocukları da var, bilmiyor Oğuz. Edebiyatla gerçeklik üzerine kafa yoruyor, herkesin kendi hikâyesini yazdığını düşünüyor, kendi hikâyesindeyse giderek babasına benziyor birlikte yaşadığı annesine göre. Bu benzerliğe muhtaç, acı çekmeden hiçbir şey yazamayacağını düşünüyor. Bu çok garip, öykü üfürürüm ben de naçizane, iki kişiden duydum bunu. Acıyı kovaladığımı değil de yazmak için yaşadığımı ima ettiler, Cortázar’ın zorunluluk bahsini düşündüm ben de. Zorundayız. Ben bu metinle ilgili bir şeyler yazmak zorundayım, sıkıntısını bastıramayacak gibi olunca hikâyeyi yazmak zorundayım, yaşamsal bir güdü bu. Hiçbir şey için bunlar, başka bir şeye değil. Bu yüzden belki de yayımlamıyor öykülerini Oğuz, etrafında bir gizem perdesi oluşturuyor, dergilerde kendisiyle ilgili tek tük yazılara denk gelmeye başlayınca garip bir kıvanç duyuyor. Bir zamanların genç öykücüsü, umut veren anlatıcısı Oğuz Bayrak nereye kayboldu? Bir kitabı dolduracak kadar öykü yayımladıktan sonra ortadan kaybolmasının anlamı ne? Perdeyi açmıyor Oğuz, arkadan olup biteni izliyor. Kerim’in ilk kitapları derginin çıktığı matbaada basıldıktan sonra İstanbul’daki yayınevlerinin birinden çıkan son kitabı Oğuz’da tiksinti uyandırıyor, “köylü” yavaş yavaş ünlenmeye başlayınca hırslanıyor bir ara, “o iki yeteneksize” edebiyatın nasıl yapıldığını göstermeye karar veriyor, ne yazacağını bilmemesi önemli değil. Kuram, çalışma, her şeye el atıp büyük eserini yazacak bir gün, yakında. Başka arkadaşlar edinecek, bir noktaya kadar onları kullanacak ama kalemi eline alamayacak bir türlü, bu sırada yıllar geçecek, Kerim’in konuşmacı olarak katıldığı edebi bir toplantıya gidecek, şişmanlayıp kelleşmiş arkadaşına duyduğu kini uyandıracak. İkisinin çocukları da var artık, Esra. Annesinin baskılarından sonra evlenmeye karar veren Oğuz, gençliğinin baharındaki Esra’yı gözüne kestirecek ama eyleme geçemeden Kerim ölecek, Esra, “Oğuz Amca,” diyerek Oğuz’a sarılacak, ağlayacak. Mezarlık bölümü, iki arkadaşın yıllar sonra karşılaştığı son sahne. “Hayatın her ânında kurmacaya mahkûmdu!” (s. 127) Oğuz’a göre Kerim’in ölümü kendi hikâyesinin bir parçası olmalı, ancak bu şekilde yorumlanabilecek bir olaya dönüşebilir. “Beni affet; senden bir insan olarak bile acımayı esirgedim!” (s. 127) Aydınlanma ânı anlatının sonunda ortaya çıkar, Kerim’in gerçekten yaşayıp yaşamadığını düşünür Oğuz, her şeyi kendi kurmacasının bir parçası olarak görmeye başlamıştır. İnsanlar, şehir, yazarlar, kitaplar, acı, özgürlük, her şey Oğuz’dan türer, Oğuz’da karşılığı olmayan duygu yaşamda da yoktur. Yazdığı yirmi kitaptan sonra kalp krizi yüzünden ölen Kerim aslında Oğuz’la birlikte Mümtaz’ı oluşturur, Doğu ve Batı estetiğinin sentezini. Biri onca kitap yazmasına rağmen diğerinin tek bir kitabı bile yoktur farklı yönlere bakarlar, Janus gibi tek bedende.

Selçuk iyi bir yazar, hikâye anlatımı başarılı, kurgu-gerçek ikilisini başarıyla bakıştırıyor, üstelik Mustafakemalpaşalı, memleketlim. Hehe. Daha da uzar, ayakları daha sağlam bir zemine basarmış gibi duruyor bu hikâye, bu haliyle de oldukça iyi gerçi. Denk gelinirse okunsun, hoş.