İbrahim Zeki Burdurlu – Anılardan Öyküler

Dünya Çocuk Yılı, 1979. Öyküler çocukların okuması için mi, Burdurlu sırf çocukları düşünerek mi yazmış, sanmam, 1950’lerde memleketin durumunu çocukların gözünden aktarabilmek için biraz, sanki derleyici gibi dinlemiş çocukları da anlattıkları hikâyeleri yazıya geçirmiş. Parasız yatılıyı kazanan öksüzler, yetimler, yoksullar, köyünü özleyenler, bir eksikliği duyuran çocuklar bunlar. Evlerine dönemeyeceklerini biliyorlar, hiçbiri o bildikleri yere dönemeyecek, özlemleri biraz da bundan. Erken olgunlaştıkları söylenebilir mi, insan katlandığı haksızlıklarla, mücadeleleriyle olgunlaşıyorsa çocukluktan görmüşler göreceklerini, bir ölçüde katılaştıkları söylenebilir ama hikâyelerinde o insan sıcaklığını koruyorlar. Doğayı sevmişler, tartışmasız, tam olarak ne olduğunu anlayana kadar zarar vermekten kaçınmamışlar ama. Çocukların hayvanlarla, doğayla ilişkilerine geleceğim, önce ailelerine bakalım, ardından okulla, memurla, devletle imtihanlarına. Hepsi parasız yatılıda okumuyorlar, gerçi Burdurlu’nun hikâyeleri hangi koşullarda, kimlerden dinlediğini de bilmiyoruz, belki biyografisini vermeli kısaca. Hakkında şöyle bir haber var, Kıbrıs’taki öğrencilerinde bıraktığı izleri bulacaksak malum kitaba bakacağız da kitapta Kıbrıs’ın bahsi bir iki önemsiz ayrıntı dışında yok, hikâyeler daha çok Ege ve Akdeniz’i anlatıyor. Eh, Burdur zaten Antalya’nın biraz üstü, soyadından da anlaşılacağı üzere Burdurlu, Burdurlu. Kendi tercihiymiş gerçi, asıl soyadı “Öcal”. İlk ve ortayı Burdur’da okuduktan sonra öğretmen çıktığında yine Burdur’a geliyor, evleniyor, sonra Buca Eğitim Enstitüsü’nde çalışıyor. Buca civarından da çok hikâye derlemiş, hatta enstitü öğrencilerinin yaşamlarını toplamaya gayret etmiş denebilir.

Esen Hiçyılmaz’ın anlattıkları çocukların aileleriyle ilişkilerinin temsili, doğayla da. Muğla’nın bir köyünde doğmuş Esen, kardeşi doğunca yoksulluktan dedesinin yanına yollamışlar, orman içinde bir köyde altı yedi yaşına kadar orada yaşamış. Tarlalar, keçiler, birkaç inek, tavuklar, nine fideleri çapalıyor, dede torununu gezdiriyor. Anne ziyarete geldiğinde geri dönmek istemiyor, çok sevdiği dedesiyle dağ bayır gezmekten çok keyif alıyor Esen. Zamanına göre fındık, kestane, toplayıp yiyorlar, ağaçların altındaki sulardan içiyorlar, böceklerle bile arkadaşlar. Dede sağlam, yıkılacak biri değil ama ara sıra göğsünü tutuyor, bir ağrının gelip geçtiğini söylüyor, belki de bu yüzden o son gezintiye çıkmaya karar veriyor. Yaş ağaçlara dokunmaz, baş kesmek istemediğini söylermiş ama o gün yanın ince uçlu bıçakları, küçük keserini, törpüsünü almış, civarda meşhur olmasını sağlayan oyma işini yapacakmış belli ki. Ağacı bulduğunda Esen’i yakındaki sudan içmeye gönderiyor, hayatında öyle soğuk bir su içmemiş Esen, dedesi gülerken kestiği dalı yontmaya başlamış bile. Bir torunu için kesermiş, başka dokunmazmış yaşlara. Sebebi var, son bir hediye verecek Esen’e, çıralı tas. Ormanı, suyu ve dedeyi hatırlamak için. O gece göçmüş dede, Esen yıllar sonra İzmir’de bir yatılı okula gelmiş, bavulun en sağlam yerinde duruyormuş tası. Nine eşinin son suyunu o tasla vermiş, unutmamak için bir anı daha. “Şimdi, belki herkese anlamsız görünecek bu su tasında iç içe geçmiş üç anım var. Bu üç insansal sevgiyi her zaman yüreğimde taşıyacağım: Dedemin bana karşı sevgisi, dedemin ağaç sevgisi, dedemin sanat sevgisi.” (s. 211) Büyüklerin yol gösterdiği öykülerde doğa sevgisini böyle öğreniyor çocuklar, kendi keşifleri acılı oluyor genelde. Ava çıkan çocuğun öyküsü mesela, yaşadığı yerde herkes ava gidiyor, kuzeni hafta sonları ormanda kuş avlıyor da bizimkini tüfeğe yaklaştırmıyor annesiyle babası. Oğlan bir sabah alıyor tüfeği, üç de fişek, yallah ormana. Nişan alıyor, tetiği çekecek, donup kalıyor. İki, üç derken dördüncüde artık, tetiği çektiği gibi düşürüyor kuşu, koşup yerden alıyor, sonra yaptığından pişman olup gözyaşlarıyla gömüyor hayvanı. Bir başka av hikâyesi, babanın avdan dönüşü bu kez, tepsiye sıralanan kuşlardan biri azıcık hareket edince çocuk heyecanlanıyor, kuşa bakmak istediğini söylüyor. Diğerlerini yiyecekler, o kuş çocuğun. Özene bezene bakıyor çocuk, iyileştiriyor, kuşla birlikte gezinmeye başlıyor. Kahveci emmi sağlam para teklif ediyor ama satmıyor çocuk, bari kuştan anlayan birine gösterse de cinsini falan öğrenseler, buna tamam. Kuşçunun teki geliyor, bakıyor ki rahatsızlığı var hayvanın, mercimek yedirip yedirmediğini öğreniyor çocuktan. Çat! Kafasını koparıveriyor kuşun, zaten ölecekmiş de çocuğa tek kelime etmeden yapılacak iş değil. Travmalar sayısız, çocukların yanlarında büyükler varsa yumuşuyor, yoksa ömürlük. Eğlencelerin faciaya dönüşmesi de böyle, doğayı anlamakla ilgili hikâyelerden sayılabilir bunlar. Yumuşak kumları denize çöktürüp son anda kaçmaca oynarken suya yuvarlanan var, kızakla kayarken mahallenin tontik teyzesine çarpıp kemik kıran var, gerçi sonradan eli ekmek tutunca teyzeye de yardım etmeye başlamış. Teselli. Yangın çıkarıp evi yakanlar fena, yetişkinler gibi misafir ağırlamak isteyen çocuğun yaktığı sigara yüzünden çıkan yangında babanın kitapları yanıyor, ona da dedesinden kalmış, çok acı. Yara bere içinde geçen çocukluklar, işe güce daldıktan sonra bir daha anımsanmayacak çoğu, anca böyle hikâyeleşirse. Almanya’ya işçi olarak gidenlerin çocuklarının anlattıkları buruyor insanı, Nursel Duruel’in o güzel öyküsünün yanına konabilir hepsi. Birinin annesiyle babası gitmişler de oradan yolladıklarını amca çocukları giyiyormuş, buna eski püskü şeyler veriyorlarmış, bir de haşin davranıyorlar ki iyice yalnızlığa gömülüyor çocuk. Nihayet geleceklerini duyuyor, annesiyle babasını karşılamak için sağanak yağış altında köprünün başına koşup arabayı beklemeye başlıyor. Kendinden geçiyor bir ara, o kadar hasta ki annesinin öpücüklerine kendine gelince karşılık verebiliyor. Gurbetçilerin çocukları haber bekliyorlar, ziyaret edilebilirler ya da göçebilirler aileleri gibi, arada kalmışlıklarının türlü biçimleri var hikâyelerde.

Doğa, aile, devlet. Bazıları özel okullara girmek için kurslara gider, öğretmenlerden özel ders alırlar, onların arkadaşlık hikâyeleri vardır, bazılarıysa parasız yatılıya girip nereden kalem bulabileceklerini düşünürler, parasız kaldıklarında rezil olmamak için tahta bavullarıyla kaçıverirler okuldan. Ninesinin baktığı bir çocuk var, okulda arkadaşları para toplayıp ihtiyaçlarını karşılıyorlar ama bir yere kadar, gururuna dokunuyor çocuğun. Ninesi ölünce köyünün muhtarı sahip çıkıyor bu kez, ahaliden para toplayıp gönderiyor ama muhtar da öldükten sonra? Talihsizlik. Para gelmiyor artık, çocuk leblebi tozu kokusundan dertleniyor, arkadaşları yerken kantine bile gidemiyor ki. Müdür yardımcısı rastlamasa atlayıp gidecek kafasına göre, adam her şeyin bir çaresinin olduğunu söyleyerek dönmeye ikna ediyor çocuğu. O çocuğun ikna edilmesi önemli, zorla geri döndürülmesi değil, öğretmenlerin bu rollerinin önemini anlatan öykü var, kodamanların hizasında sıralanan öğretmenlerin öyküleri de var diğer yanda. Kasabanın, köyün ileri gelenlerinin çocuklarına iltimas geçiliyor sürekli, yoksul çocuklar sınıfın en iyileri olmalarına rağmen şiir okutmada, yarışmalarda öne çıkarılmıyorlar, iş yükleniyor sırtlarına, bürokrat çocukları rahat rahat okuyorlar böylece. Etkinlik yapıldı diyelim, alt sınıftan gelenlere izin yok ertesi gün, diğerleri ense. Kendi adaletini kendi sağlıyor çocuk, o sıra değilse ileride, hani Cumalı’nın Yağmurlar ve Topraklar‘da köylünün adaletine dair değindiği. Buradan çocuk işçiliğe de geliriz, devletin üstü kapalı desteği o zamanlar da var: üç köylü çocuk kâğıt topluyorlar, kimi çıraklık da yapmış ama üçü güç birliğiyle kâğıtçılıktan iyi kazanıyorlar. Alsancak İstasyonu civarında bir apartmanın lağımı tıkanmış, kapıcı bunlara temizlemelerini teklif ediyor, parası da iyi. Giriyorlar, koca giderden neler çıkmıyor: havlular, bezler, çocuk terlikleri, donlar, pantolonlar, diş fırçaları, mayolar, bir de altın bilezik. Verecekler, vermeyecekler derken, işte.

Memleketimden çocuk manzaraları, bir dönemin kırsalının hikâyeleri. Bu dönemin de.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!