Çiçek’in metinleriyle bir an önce tanışmalı. Çoğu metni es geçeriz, ıskalarız, görmezden geliriz, Çiçek’e denk gelmeli. Orhan Kemal Hikâye Ödülü kapsamında verilen “Mansiyon” ödülünü yarışma bildirisinde öyle bir ödül belirtilmediği gerekçesiyle reddetmiş Çiçek, üfürme alkışı kabul etmemiş. Grup Munzur’un bestelediği şiirleri var, şiirleriyle aldığı ödüller var, düzyazıları çok. Edebiyat emekçisi, sessiz sessiz yazdığı onca yıla iki derginin işlerini de sıkıştırmış, adını duyan duysun artık. Ben yeni duydum, h2o’dan çıkan Bir Hayal Satıcısı vardı bende, Yaşamın Özge Yorumu‘nu sahaftan bulup hemen okudum. Turan Altuntaş’ın yazdığından tanıyalım az: şiir, öykü, deneme, Kafka’nın varoluşçuluğunu andıran bir ton. Denemelerini iki kez okumak gerekiyor, okuruz, düş görür gibi oluruz. Düşler, uyanışlar hemen hemen bütün öykülerinde var zaten, alegorik anlatı bir ölçüde rüyalardan fışkırır da memleketin saçtığı dehşetin çarpıttığı gerçeklikte de bulunur, illa düşe yatmaz bütün karakterler. Sebebi var, geleceğim. Bembeyaz arabalardan inen kapkara adamların evleri bastığı, manyetoların tırım tırım döndürüldüğü öyküleri çoktur Çiçek’in, falakasından domuz bağına her türlü işkenceyle zorlanır karakterler, kırılanlarının yanında kırılmayanları da çoktur. Sular Ne Güzelse‘deki kemanlı öyküyü hatırladım. Oktay nam çocuk sağlam bir sopadan geçirildikten sonra hapse atılır, ablasının nerede olduğunu bilmez, bilse de söylemez. Söyler mi? Koğuştakiler ablasının yerini söylememesini, dayanmasını isterler. Biri hariç, o ajan gibi dolanıyor ortalıkta, ne olduğu belliyse niye dışlamıyorlar, o da ilginç. On beş yaşında Oktay, konservatuvarda keman öğreniyor içeri atılana kadar, doğum gününde koğuş abilerinden lutiyer olanı uyduruktan bir keman yapıp veriyor da ajan abisine göre çalmamalı, parmaklarını kırarlarsa zaten çalamaz. Nihayet korktuğu başına geliyor, adı çağrılıyor, sorguya gidecek. Alıyor kemanı, konserine başlıyor, cesaretini toplamış artık. Sırıtık bir öykü, göze giriyor anlattığı da Çiçek’in bir iki öyküsünde daha beteri var, kafaya sopa gibi iniyor mesaj. Harun Karadeniz’den alıntı sokulmuş finale, anlatıcı sevdiği kız gibi kendini feda etmeden direnilemeyeceğini idrak ediyor, çat diye değişiveriyor. Kafkaesk havanın zerresi yok artık, hikâye takla atarken kafa üstü. Benim, senin, onun yanmadan karanlıkların aydınlığa çıkmayacağına dair meşhur alıntı da var üstüne, Çiçek’e dava açılmasına yol açan öykünün sonlarında, yani o alıntıya kadar hikâye dört dörtlük ilerlerken dank, taktı çelmeyi, okuru öykünün dışına düşürdü. “Kızılırmak Taştı…” diğer öykülerin özünü de içerdiğinden önemli, şu alıntı özellikle: “‘İşçilerin semerlerini, haşa haşa, bu ülkenin millisever malcılarının sırtına vurmayı düşünüyordunuz yalan mı? Ekmeğimizi ye, bize düşman ol, yutar mıyız aslanım? Sonra da doğada var dediğiniz fareler cumhuriyeti, yok arılar savaşı, küçük alabalık gibi öykünmelerle zehir kusacaksınız, yutar mıyız? Fare her zaman kedinin yemidir, tersi olamaz. Burası yedi tepeli şehir, adliye sarayının izbesi burası, bu oda da kafesiniz. Öt yoksa biz adamı iyi öttürürüz ha…’” (s. 55) Arılı, fareli öyküler kitapta var, bu öyküden daha sonra yazılmışlar, yine de Çiçek’in önceki metinleri yeterince rahatsızlık vermiş olsa gerek. İmece‘de yayımlanmış bu öykü Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı “halkı kanuna, itaatsizliğe tahrik etmek” iddiasıyla kamu davası açmış 1988’de, sonuç beraat. Sert öykü, daha sertlerinin başına bir şey gelmediğine göre Çiçek’le uğraşmış birileri. Cırcır böceği, arıbeyi, Ayten Abla, Hamal Yusuf Amca, hayvanlarla insanlar karışmıştır, tepeden kocaman kocaman kılıçlar çıkar da kafalarını keser, yaratılış amacı durmadan çalışmak olan köleler sendika falan kurunca öyle olması gerekmiştir. Ve yine rüyadır bu, pek çok rüyadan biri, Gül’ün gördüğü. Annesi uyandırmıştır Gül’ü, okul vakti, Gül kendine gelir gelmez yola çıkıp arkadaşı Mazhar’la birlikte derslerine girer. De, dönüşte bakar ki babası okulun kapısında beklemiyor çıkışını, terslik olduğunu anlar, eve koşturup öğrenir ki babası eve de gelmemiştir. Ruşen Hakkı Amca’nın öykü kitaplarını okuduğu için görmüştür o kafa kesme işini, öykü etkilemiştir Gül’ü ve yaşamı, eğer anlatılan şeyler babanın başına da gelecekse Gül’ün acısını hiçbir şey dindiremez. Çok sevdiği derslerden öğrendikleri hiç, Kızılırmak’ın neden kızıl aktığı, nereden nereye aktığı, hepsi babanın başına gelenin etkisiyle değişmiştir, bilinen dünya yok olmuştur artık. Kan akar ırmaktan, babanın bedeninden eve, kitaplardan hapishaneye. Silah taşıyanlardan daha tehlikeli olduğu söylenmiştir babanın, okulda garip bakışlar, sözler, Gül için işkence. Mazhar teselli vermeye çalışır ama başaramaz, Gül’ün babası gibi anarşist olmak istediğini söylemesi, kendi babasının Gül’ün babası gibi olmasını dilemesi, hiçbir şey işe yaramaz, sonuçta anarşist olmasın diye Mazhar’a kitap okutulmaz evde, Gül’ü anlamanın imkânı yoktur o durumda. Babanın hastaneye kaldırıldığını duyduklarında, o zaman ışık yanar işte, Gül’ün ömrü bellidir artık. Benzer bir öykü, “Düşünen Adam”, Ayla’dan anlatıcıya hediye. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinden bilir heykeli anlatıcı, Ayla’nın sık sık düşündüğünü de bilir, acaba kızın hediyesinin anlamını bilir mi? Küçük ve ak bir minyatür, çıplak adam oturmuş, dirseğini dizine dayamış. Anlatıcı hiç dayamış mı, Ayla’yla geçirdiği zamanların heyecanını duymuş da ne kadar anlayabilmiş acaba kızı, babasının dediği gibi uzak durulması gereken biri mi Ayla? Coplar inip kalkarken, mermiler havada uçuşurken koluna girip kuytuya sürükleyen Ayla’nın özgeciliğini bir türlü unutamıyor, sonuçta eylemin ortasında şans eseri kalmış anlatıcı, okuyarak kurtulmak varken siyasetle uğraşıp hayatını neden mahvetmek istediğini soruyor Ayla’ya. İş uzun gibi görünüyor ama sabırlıdır Ayla, bir kere düşünmesini ister anlatıcıdan, heykel vasıtasıyla. Okumak, kurtulmak, hayatı mahvetmek, bunların hepsini yerlerinden söküp tekrar yerleştirmesi gerek anlatıcının, hikâyede ileri geri gittikçe neye karşı mücadele ettiğini anlayacak da heykel amacına ulaşmış olacak. Didaktikleşmese iyi öykü, anlatıcı yol haritası çıkarıyor uzun uzun, istikameti belirlerken grevdir, yoldaşlıktır, düşünmediklerini yaşamının yeni eksenine oturtuyor. Özeleştiriyle tabii. “Kalabalıkta bir kıpırtı yok. Yalnızca dalgalanma var. Ayla’ya bakıyorum. Görmem olası değil. Yürüyorum. Bir polis bana doğru dönünce kaçıyorum. Oradan uzaklaşıyorum hemen. Nasıl kızdım kendime…” (s. 64)
Fareler, karıncalar, onca hayvan? “Karıncalar”da görürüz, asalak hayvanları ürküten karıncalar sadece yaşamak ister, bir oldukları zaman daha da kolaydır yaşamak, asalaklar için korkulacak şey. Ayırmaya çalışacaklar, plan hazır, hemen simülasyon oluşturuyorlar. Kâğıttan gökyüzü, kâğıttan ufuk, bir nevi The Truman Show. Çekişmeli bir mücadele, karıncalar tuzaklara düşüyorlar ama hemen toparlanıp nerede alt edildiklerini çözdükten sonra daha güçlü, daha kararlı “yaşıyorlar”. Güneş soğuk mu, delip hemen ardındaki gerçek ışığı görebilirler, oraya varmaktan başka yapacakları bir şey de yoktur artık, zafer onlarındır. Dayanışmayla, başka türlü olmayacak. “Yerlerinden çıktılar. Kararlıydılar. Gözlerinde korku yoktu. Yürekleri özlemlerine kavuşmanın aşkıyla doluydu. Yüzleri aydınlanmıştı. Yürüdüler… Adımları hızlı ve güçlüydü… Ufuk çizgisine yaklaşınca durdular. Yılgınlıkları yoktu…” (s. 84) Galeano’nun ütopyayla ilgili söylediği işte, bir arkadaşı demiş gerçi, ufuk çizgisine bitmek bilmeyen bir yürüyüş de insanı harekete geçiren, sonuçta amaca biraz daha ulaştıran bir ideal aslında ütopya.
Gizi koruyan, mesaj taşımaya kalkmayan öyküler en iyileri, bir yerden sonra patlayanları da tamam. Denk gelen bir baksın, Çiçek’in diğer metinlerini de alacağım.











Cevap yaz