Elsa Triolet – Gün Doğarken Bülbül Susar

Tam anlamıyla bir düş roman. Gündüz düşleri geçmişe açılan kapı, uyanış anlarından bir sonraki düşe kadar geçen süre anlatılan zamanların merkezi, geçmişe ikinci yol. Herkes orada, geçmişin genç yüzleri kayıp, sönmeye yakın mum gibi titriyorlar, konuşuyorlar, uyukluyorlar. “Yaşlıların salgıladıkları sıkıntı, temelde onlarda her şeyin kesinlikle belirginleşmiş olmasından gelir, bilinmeyeni ayıklamış sabit yaşamöyküleri, yaşayacakları küçük geleceği belirleyen, acıklı yanından başkaca ayrıcalık simgelemeyen bir bitiş.” (s. 13) On kadar adamın yanında bir kadın, gözlemliyor, konuşulanları düşlerine aktarıyor. Diğer kadınlar bu adamlarla sadece aşk ilişkileri kurdukları ve yaşlandıkları için silinip gitmişler veya gelmek istememişler, isimleri geçmeyecek, varlıkları çoktan unutulmuş. Masadakilerin ortak geçmişleri elli yıl öncesine kadar gidiyor, savaşların arasında bir yerlerde tanışmışlar, faşistlere karşı İspanya’da beraber savaşmışlar ve ölmüşler, İkinci Dünya Savaşı’nda birlikte direnmişler, birileri birilerini ihbar etmiş, yok etmiş, arkadan bıçaklamış, aralarından biri Nobel Barış Ödülü sahibi, ev sahibi ünlü bir ressam, bir diğeri yazar, profesör var, kadro sağlam. Ortalığa dökülecek çok sır, hatırlanacak çok anı var ama klasik bir anlatım ve dil kullanılmamış, Triolet yaşlılığın buğulu zihnini müthiş bir şekilde canlandırarak rüyalarda yaşanan bir gerçekliği anlatmış bu metninde. Çevirmen Oktay Gönensin’in Triolet’ye dair yazısından sonra Max Ardereth’in yazısı geliyor, metinle ilgili önemli bilgiler veren Ardereth ölümünden kısa süre önce Triolet’nin yaşamı ve yapıtı üzerine yazdığı metin için randevu koparıyor. Devamı Ardereth’ten: “Yapıtı üzerine hazırlanan kitabı Elsa, ne yazık ki göremeyecek. Daha da kötüsü, eleştiri yönünden, kendi hakkında doğru bir tutumun tanığı olmadan ölmüş olması. Çünkü bu büyük yazarın romanları çevresindeki uzun ve düşmanca suskunluk, çağımızın en büyük edebiyat rezaletlerinden biridir. Sağda solda çok iyi birkaç makale ve deneme yayımlandı, ama bugüne değin Elsa Triolet’nin yaşamı ve yapıtı hakkında hiçbir eleştirel inceleme ortaya çıkmadı.” (s. 9) Triolet’nin kadınlığı üzerinde metinlerinden daha fazla durulduğu, Aragon’la aşkı ön plana çıktığı için Ardereth isyan ediyor haklı olarak, bizde de metinlerinin en az yarısının çevrilmediğine bakarsak çok iyi bir yazarı ıskaladığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Triolet iyi bir yazar, büyük yayınevlerinden çıkması gereken metinleri basbayağı nitelikli edebiyat, yarınlara kalacak sanat eserleri, tabii önce bugünlere gelmeli.

İtalikle yazılan bölümlerde kadının iç sesini duyarız, diğer bölümler masanın, karanlık gecenin, bülbüllerin mekânıdır, bir de itirafların, duyulabildiğince. Boşluğa bakar kadın, kimseyi iyi göremez, duyamaz, ev sahibi ışığı kovarak yaşlılığın izlerini ortadan kaldırmak istemiştir ama hikâyelerin eskiliği anıları uyandırır, yüzlerde değil de ortak geçmişin hatırlanışında yaşlılığın ağırlığını hissederiz. Kırk yıldan sonra ortaya çıkan Thomas anlatır önce, sermayeleri yiyen oğullar, işgalcilerin öldürdüğü arkadaşlar karanlıktan birer birer çıkıp masaya otururlar, sonra kırk yılın muhasebesini yapar Thomas. Asya’da büyükelçilik, ormanlarda ve denizlerde yolculuklar, bilinmeyene yürüyüş. “Şiir yazmadı ama şair kaldı. Beyaz kumaştan giysisiyle yarıyordu geceyi, eskiden etli olan yüzü şimdi bir fırından çıkmış, iyice pişmiş gibi kara kuruydu. Tanımaksızın bakıyordu ötekiler ona, üzerinde denizci giysisi elinde çemberle göründüğü sararmış çocukluk fotoğrafına bakan yetişkin gibi. Yeniden bulmaya çalışıyorlardı onu, uyanınca kaçan bir düş gibi eski günlük dostluklarını yeniden bütünlemeye uğraşıyorlardı…” (s. 16) Tamam, anlıklar kayıpları doldurmakla meşgul, herkes sesle yüzü denklemeye çalışıyor, bir zamanların yitik birliği tekrar sağlanacak ama kadının uğraşı bu değil, lirizmine kapılmış gidiyor o, gecenin uyandırdıklarını seyrediyor. “Gökyüzünün koyulaşmaktan mavileşmiş siyahlığı” zıdda meyil, zaten hemen yıldız dizileri görünecek, ardından daha yukarılardaki daha yalnız yıldızlar, bir gökyüzünün altında yürüyüşünü sürdüren kadın oturduğu yerden kainatı adımlayacak. Şairliğini malum ettiği zaman dizeleri Aragon’dan çarpacak hemen, Triolet’nin yüzü adımlayanın yüzünde belirecek ama sadece dizeler ortaya çıktığı zaman, bakış çevrildiğinde yıldızların kaybolması gibi şiir de kaybolacak hemen. Gün düşleri berraklık kazanacak onun yerine, anlatıcı bir trende, lokomotifin sesiyle uyumlu kalp atışları, bir kadın vagona binip kimlik soracak, insanlar korkacak, sonra anlatıcı yaşadığı evde ağırladığı erkeklerle savaşın dehşetini silmeye çalışacak ama kapıcı bu kez, zilin üzerine “orospu” yazacak ve geceye dönülecek yine, bir bülbülün sesi, sevi türküsü, sonra düşten çıkıp gerçeğe, transistörlü radyonun yankısı sesleri karıştıracak, geçmişle ân iç içe geçecek. Geçmişin şimdiyi işgali: Neden güldüğünü sordukları zaman düş gördüğünü söylüyor kadın, güzel olduğunu söyledikleri zaman hemen bir orospu olduğunu söylemelerini istiyor, öfke taşıyor bir yerden, nereden taştığı bazen belirsiz. Gitarin bir gece kuşu olduğundan bahsedilir, uykusuzluğun aslında “uykululuk” olduğu söylenir, konular hızla değişirken araya tarih sıkışır. Doktor Boris, Yo-Yo, Lasource ve Profesör Denis’in hikâyesi Almanların Yahudileri avladığı yıllardan çıkıp gelir, dava arkadaşlarının birbirlerini nasıl ihbar ettiklerini ve ölüme terk ettiklerini dinleriz Denis’ten. Onca zamandan sonra öfke dinmemiştir, o düşsel ortama bütün katılığıyla inen hikâye masadakilerin gerçeklerden uzaklaşma isteğini artırır, ölüleri daha fazla çağırmamaya karar verirler. İmkânsız, düşünceler hep onlara gider, kadın durumu bir benzetmeyle belirler: “‘Neden,’ dedi kadın, ‘bir portrenin yaşlı modelinin çirkin oluşuna karşın, bir yaşlının portresi de güzel bir delikanlınınki kadar güzel olabiliyor?’” (s. 39) Kadın gündüz düşlerine tıkıştırdıklarını sanatın yardımıyla aşabiliyor da diğerlerinin bu yetisi ortadan kaybolmaya yüz tutmuş, ressam bir süre sonra uyuyakalacak ve masadan düşecek, diğerleri gece yürüyüşünde hiçe karışmak isteyecekler. Kadının anımsayışı sürecek, memleketinde oyunlarının oynanıp oynanmadığını soranlara biraz da övünçle cevap verecek ve mücadeleyi sürdürecek, bir kamyonun kasasından atlayış, yakalananların enselerine kurşun sıkan askerler. No pasaran. Oyun provalarının gecesinde gelen bir telefon, kadının sevgilisinin bir başkasıyla ilişkisi var muhtemelen, bu da kadının ensesine bir kurşun. Bir otele giden adamın peşinden seğirtebilir, suçüstü yakalasa ne değişecek, umutsuzluk bulantısı. Direniş, çatışmalar, hayal kırıklıkları, her şey üst üste. “Eskiden eş-merkezli dairelerin merkezinde yaşadım ve bendim merkez. Artık yayın yapmak istemiyorum, kımıldamıyorum, buğu yapmamak için soluğumu tutuyorum, kendi üzerime toplanıyorum, artık bir noktayım, yalnızca bir yumruk, beş parmağım da bükülü, başparmağım en üstte, gitgide çok daha az yer kaplıyorum.” (s. 63) Kadın kendince kaybolur, diğerlerinden ayrılarak çıktığı yolculuğu kısa sürer, bulunduğu zaman küçük adımlarla geri döner ama sesleri duymaya devam eder. Kocasının, şiirin sesi kulaklarından gitmez, bir araya gelmelerinin açtığı kilitlerin nereye takılı olduğunu unutmuştur artık, dinlemekten başka çaresi yoktur. Bütün dünyanın gençlerinin birleştiğini söyler biri, güncelin olaylarına dalarlar, nasıl ayrıştıklarını göremeden ölmese Triolet ötesini de anlatabilirdi ama ömrü yetmiyor ne yazık ki. Zaten günün doğmasına da az kaldı, bülbüllerin sesi kesildi kesilecek, herkes bütünüyle aşıldı ve gömüldü, son var oluş. Geçici olarak hepsi haklıydı şaire göre, “mayıs çocukları” gibi doğruluklarının bir anlığı çok değerliydi, yaşadıklarının bir anlamı vardı. Tesirleri kalmadı. İnsan unutuldu orada, anlamı yitti, anlatı bitti.

Triolet’nin yazdığı son metin, kapalı itiraf, yaşama özlem. 1969 yazında tamamlanmış, Triolet’nin öldüğü 1970’te yayımlanmış. Baskısı yok, sahaflarda bulunabilir. Triolet’nin bütün metinlerini toparlayıp, çevirip basan yayınevi de şahane bir iş yapmış olur, bence YKY’ye yakışır ama bilemedim, hangi yayınevi basarsa razıyım.