Vahe Berberian – Baba ve Oğul Adına

Biyografiden çarptım: Arapkirli bir anne ve Eğinli bir babanın çocuğu. 1955’te Beyrut’ta doğdu, entelektüel bir ortamda yetişti, savaşın patlak vermesiyle 1977’de Los Angeles’a yerleşti. 1980’de gazetecilik eğitimini tamamladıktan sonra edebiyat, tiyatro, oyunculuk ve resimle uğraştı. Pek çok ülkede açtığı sergilerden çok tek kişilik performanslarıyla tanınıyor, YouTube’dan izlenebilir. Köklerinin tiyatroda olduğunu düşünüyor Berberian, yazdığı oyunların yanında oyunculuğu var, seslendirme yapmış, filmlerde oynamış. “Türkçe Baskı İçin Bir Çift Söz” başlığını taşıyan yazısının ilk paragrafını almak isterim: “Çocukluğumda, evde ben veya ablalarım hakkında gizli bir şeyler konuşulacağı zaman, ninem, annem ve babam biz anlamayalım diye Türkçe konuşurlardı. Şimdi, yıllar sonra, kitabımın Türkçeye çevrildiğini düşündüğümde garip bir sıcaklık hissediyorum, çünkü çok az anlamama rağmen Türkçe benim için çok tanıdık, nostaljik bir dil.” (s. 7) Hoş. Bu romanı 1999’da yazmış Berberian, otobiyografik öğeler kattığı malum çünkü Los Angeles, tiyatro, tehcir var anlatıda, memlekete duyulan özlem anlatıcı Hrayr’ın babasının hikâyesiyle derlenmiş, beri yandan Ermenilerin Amerikan toplumunun değerleriyle imtihanına yer verilmiş, aslında iyi bir fikir var ortada ama Berberian pek de başarılı bir şekilde işleyememiş anlatıyı. Bakalım, aklımızda tutmamız gereken kısım, ilk paragraf şu: “Her hikâyenin bir sonu vardır ve her sonun bir hikâyesi. Bu bir sonun, babamın hayatının sonunun hikâyesi. Anlatıyorum, hikâyenin yükünü hafifletmek ve ağırlığını paylaşmak için.” (s. 11) Buradan yola çıkarak her yere gidebilir hikâye, güzel, babanın geçmişine ağırlık verebilir veya vermeyebilir, vermezse ABD’deki gündelik yaşama odaklanır, verirse Türkiye’den Lübnan’a, oradan ABD’ye uzanan bir ömrün zirve ve dip noktaları anlatılabilir, zengin bir metinle karşılaşmayı ummalıyız ve ne yazık ki hayal kırıklığına uğramayı göze almalıyız. Hatta söylemeliyim ki Berberian’ın yapmaya çalıştığı şeyin en başarılı örneklerinden bazılarını Aleksandar Hemon yazdı, Hiçbir Yerdeki Adam ne müthiş bir romandır! Savaş, göç, mizah, özlem o kadar güzel harmanlanmış ve kurgulanmış ki hayran kalıyor insan. Çok alakasız ama söylemem lazım, Hemon’u The Matrix Resurrections‘ın senaryo kadrosunda gördüm. Nasıl yani? Hemon ne eylerse güzel eyler deyip devam ettim, Berberian ailesinin tarihini ele aldığı kısımlarda muazzam bir parıltı saçıyor, anlatım biçimi ve sözcük seçimleri çok başarılı ama kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı anlatının güncel zamanı bir o kadar kötü, daha da kötüsü aradaki uçurum bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Ön bilgi: Hrayr bir tiyatro grubunda oyuncudur, arkadaşlarıyla birlikte kirasını sürekli öteledikleri bir salonda çalışırlar, salonun sahibini ottur, içkidir, laklaktır, bir şekilde oyalarlar ama en sonunda bir aylık süre tanır sahip, bizimkilerin oyunu sergilemeye az vakitleri kalmıştır üstelik. Ne yapacaklar, hemen deus ex machina ortaya çıkacak ve hop diye halledecek kira borcunu. Jamie’nin vasıtasıyla buldukları kodaman tiyatro sevdalısı çıkacak, mafyatik bir tip 15 bin doları şak diye bastırınca bir şaşırdı millet tabii, şaak bir 15 daha, çil yavrusu gibi dağıldılar elbet. Bu Jamie kim peki? Hikâyenin merkezinde yer alan en zayıf halka işte. Hollywood’da yaşayan baba oğul iyi kötü geçinip gidiyorlarken bir anda ortaya çıkıyor Jamie, evden kaçmış bir kız, yirmilerine yakın. Sokakta dayak yediği Lyle nam serseriden kaçmayı başarınca hemen bizimkilerin evine sığınıyor ve kendi eviymiş gibi yaşamaya başlıyor. Şapşal Hrayr kıza tutulunca feleği şaşıyor, önce sevgilisinden uzaklaşıyor, ardından ailesiyle papaz oluyor, kıza âşık olduğunu anlayana kadar herkesin şamarını yese de meseleye uyanamıyor bir türlü. En sonunda evde münzevi hayatı yaşayan somurtkan babayla yatıyor ve adama tekrar yaşadığını hissettiriyor ama Hrayr’ı da mahvediyor tabii. Onca paparaya katlanan Jamie en sonunda pılısını pırtısını toplayıp uzuyor oradan, babayla oğlu baş başa bırakıyor. Eh, böyle bir hikâyeyi ölüm paklar tabii, baba ölüyor, yorgan gidiyor ve kavga bitiyor.

Hrayr’ın ve babasının yaşamlarına bakalım, ikisiyle ilgili bölümler arka arkaya sıralanmış, iki zaman çizgisinde gidip gelmece. Baba yetim, Lübnan’daki mahalle abilerinden birinin vasıtasıyla evlendiği eşini seviyor, birlikte ayakta durabiliyorlar. Adam kitaplara düşkün, Lübnan’da kitap dükkânı var, dönemin entelektüellerini mekânında topluyor, sanat sepetle uğraşıyor, güzel. Sonra bir gün Hrayr’ı markete yolluyor ama gitmiyor Hrayr, abisi Hrant gidiyor ve bombalı bir saldırıda hayatını kaybediyor. Aile onmuyor ondan sonra, anne ölüyor, babayla birlikte Hrayr ve ablası Maral göçüyorlar hemen, Hollywood’da yaşamaya başlıyorlar. Maral evli, eşi tam bir çıkıntı enişte, Hrayr’ın canını sıkacak kadar dobra ve odun. Jamie’den kurtulması gerektiğini defalarca söylüyor Hrayr’a ama dinletemiyor sözünü, Hrayr kendini bile bile mahvediyor. Bu aşk olayı derinleşmiyor, Hrayr’ın babasıyla münasebeti, sevgilisiyle ilişkisi, hiçbir şey derinleşmediği için arka arkaya sıralanan olayları görmekten başka bir şey yapmıyoruz. Anlatmasın, tamam da gösterdiği de sadece bir temsil, Hrayr kendini açmıyor hiç, kibirli bir kapalılık. Eh, basitin basiti bir anlatım, merak unsuru da pek yok. Babayla Jamie’nin yaşadıklarının örneği var mesela, anlatım biçimi yenileştirebilirdi ama Berberian pek eşelememiş orayı. Mizahı ya kendi yetersizliğinden ya da benim yetersizliğimden sarmadı. Hrayr bir okulda edebiyat öğretmenliği yapıyor, okul müdürünün Amerikan tarzı esprileri kendi başından geçmiş gibi anlatması absürt değil, komik hiç değil, bir garip mevzu. Başka da matrak bir şey yok zaten, matrak olmaya çalışan diyeyim. Berberian’ın araya dereye sıkıştırdığı bazı tespitleri güzel, örneğin öğrenci profilinin değişimi capcanlı. The Beatles dinleyen sanatçı tayfasının karşısına punk gençler çıkmaya başlamış, okulu hiç sallamadıkları için dersler muhabbetle geçiyor daha çok. Ermeni okulunda çalışan Hrayr’ın öğrencilerinin isimleri standart Amerikan isimleri, Ermenice isimliler pek az, bu da yeni dünyayla uyum sağlama çabasını gösteriyor tabii. Ermenistan’ın geleneksel yemekleriyle fast food kültürünün çatışmasından da bahsedilebilir. Kültürel zamazingolar iyi yedirilmiş, Hrayr ve arkadaşlarının sahneye koyacağı oyunun çalışmalarındaki çatışmalar da başarılı, bir yere bağlanmayan meselelerden biriyle bitireyim. Okuldaki öğretmenlerden birinin arabasının lastikleri patlatılıyor sürekli, Hrayr adamı alıp okula götürüyor, adam yeni lastik takıyor ve yine güm, sonra öğretmen haşarı bir öğrenciyi günah keçisi ilan ediyor ve çocuğun ceza alması için elinden gelen her şeyi yapıyor ama öğrencisine arka çıkıyor Hrayr, ne kadar serseri olsa da çocuğun öyle bir şey yapmayacağına emin. Bu gizem açığa çıkmıyor mesela, açığa çıkmayan gizemler de olur ama bir işe yarar, mesela tedirginlik havası verir, anlatıcının yediği bir halt olduğu sezdirilir, ne bileyim. Babanın ölümüyle birlikte sona eren hikâyenin uçsuz parçalarından biri olarak görmekten başka şansımız yok, sonuçta hikâye babanın ölümüyle başlayıp ölümüyle bittiğine göre lastiklerin, tiyatro salonunun hatta geçmiş haricinde hiçbir şeyin pek önemi yok zira babasıyla pek anlaşamayan Hrayr’ın kendi aptallıkları dışında anlatıda bir ağırlığı yok, babanın yaşamını genişletmiyor, sersem gibi takılıyor öyle. Baba memleketten bir dünya kitap getirtmiş, parasının büyük kısmını nakliyeye harcamış, kitaplarla ilgili daha farklı bir içeriği boşa bekledim.

İyi diyemeyeceğim, vasat bir roman. Aras’tan okuduğum ilk vasat metin. Olur öyle.