Dursun Akçam – Analar ve Çocuklar & Kanayaklılar

Arka kapak: Milliyet‘in röportaj yarışmasında “Analarımız” yazısıyla birincilik ödülünü alan Dursun Akçam mevzuyu genişletip çocukları da katmış, iki yazı dizisini Varlık Yayınları basmış zamanında. Daha sonra köy kadınının çileli yaşamını bütün detaylarıyla ele aldığı “Kanayaklılar”ı yazmış Akçam, bu kez Yeni Büyük Dağıtım Yayınları kitaplaştırmış. Başkaca bir şey söylemek istemem, metin darmaduman ettiği için doğrudan “Analarımız”la başladım: Cilavuz Köy Enstitüsü mezunu Akçam öğretmenlik yaptığı yıllarda gözlemlediği Anadolu’yu, köyü anlatıyor, askerden döndüğü zaman anası zar zor tanıyor, yaban sandıkları için toprak damın önündeki kadın kümesinin çil yavrusu gibi dağılmasına şaşırıyor çünkü eskiden tarlada birlikte çalışmışlar, kazları birlikte otlatmışlar ama zaman geçmiş, büyümüşler, dönmüyorlar. Bu girizgâhtan sonra esas meseleye geliyoruz, minyatür gelinler on iki yaşlarında evlenmeye başlıyorlar, on beşten sonrası geçkin. Yetim kızlar yedi sekiz yaşlarında evlendiriliyorlar, koca büyükse müstakbel eşini büyütünceye değin çocuk gibi seviyor. Kadınların ergenliğe girmesi “aşağı köyden haber gelmesi” olarak adlandırılmış. Kaynanalar böyle gelinleri çok isterler, köle olarak yetiştirilmeye müsait olanları. Yabana gitmesin diye aynı köyün çocukları eşlendirilirler, Akçam’ın tanıklığına göre bu yüzden intihar edenler olmuş. Yöntem aynı, kendini ahıra asmak. Yabandan kız alma olayı başka bir mesele, gelin baba evine kolay kolay gidemez böylece. “Hem ağlarım hem giderim”in ardında gittiği yerde göreceği kötü muameleyi de düşünüyor gelin, sırf aile evinden ayrıldığı için ağladığını sanmam. Yoksul kızların başlığı az, bazen pazarlık kırışıyor, kız babaları alavere çevirip başka adayları devreye sokabiliyorlar. Yetim kızlar başlıksız. Ağa kızı ağa oğluyla evleniyor, fakir oğlanlar para biriktirmek için büyük şehirlere gidip çalışmak zorundalar, Kibar Feyzo‘dan biliyoruz. Ben çocukken, “Ya bunlar karşılıklı türkü söyleyip duruyorlar, niye evlenmiyorlar?” derdim, arkada çok deli işler dönüyormuş meğer. Yenge ile evlenme olayı yaygın, abisi öldüğü zaman dul kalan eşiyle evlenen çocuk erginlik çağını beklemek zorunda. “Kocalar Karılarını Niçin Döverler?” diye bir alt başlık var, Anadolu irfanına doğrudan bakış. Geline kötü muamele yaygın, kaynanadan, kaynatadan, eşinden ve hatta oğlundan dayak yiyen kadın evden kaçıp baba evine dönerse iki ihtimal var, biri zaten öldürülmek, diğeri de babadan dayak yiyip koca evine gönderilmek. Kaynana haksız olsa da oğlundan gelinini dövmesini isteyebilir, “karısını dövmeyen oğul oğul sayılmaz”. Bir vurmada eşinin burnundan kan getirmeyen adam dışlanır, “karının sözünde gezen adam” konumuna düşer, köyde önemsenmez, adam yerine konulmaz, köy kuruluna üye seçilmez, köyle ilgili bir görev alamaz çünkü “karıya, ata, ite güven olmaz”. Fazla “dırdırcı” analar da gün gelir oğullarının sopasıyla tanışırlar, Ölçek köyünden Espender anasıyla karısı tutuşunca nalladığı sopasıyla girişirmiş ikisine de, kavgayı dağıtırmış. Çocuk bahsine gelelim, oğlan çocuğu iyidir ama kız çocukları da oğlanlarla birlikte tarlada çalışırlar, hayvan güderler, bir tek hodaklık etmezler sanırım. Çocuğu olmayan kadınlara “urçan” denir, üzerine kuma getirilince sesini çıkarmaz veya kaçar, tabii kocası sözle boşamazsa. Yolgeçmezli Hasan varmış da ilk eşinden çocuğu olmayınca boşamış, ikinciden de olmamış, sonra ilk eş gidip evlenmiş ve dokuz ay sonra çocuğu olmuş. Doktor falan yok, yaralanmalarda da yok, zaten köye doktor gelirse kötüye alametmiş çünkü mutlaka bir soruşturma için gelirmiş doktor, adli meselelerden ölümüne korkuyor köylüler. Karşılarında devleti gördükleri zaman başlarına mutlaka bir iş geleceğini düşünüp arazi oluyorlar. Kasabadan doktor getirmek çok zahmetli ve pahalı, kasabaya gitmek de pahalı, o yüzden köyün doktorla işi olmuyor genelde. Şu da var: “Çocuk düşürmek için tahıl dolu ağır çuvalları arkalarına alıp dolaşırlar. Belini ağrıtarak ömrü boyunca bu ağrıyı çekenler var. Bir kısmı kanat, ağaç benzeri şeyleri kullanırlar. Yüksek yerlerden bilerek kendilerini aşağı atarlar. Hilvan köyünde Saltı Karakaya bir çukura atlarken dengesini kaybetti, bacağını kırdı. Çocuğu gene düşmedi.” (s. 22) “Göktaş” içerler, karnının üstüne değirmen taşlarını koyarak bulgur öğütürler, karınlarına tekme vurdururlar, bele taş bağlayarak çalışırlar, karın üstü ağaçlara binerler. Ezilmiş böcek parçalarını sidiğe karıştırıp içmek de bir yöntem, başka yöntemler de var ama tiksindirici, değinmiyorum.

Esas mevzu “Kanayaklılar”da. Nereden başlayacağımı bilemedim, bodoslamadan: “Önce babasının satılık malı, sonra da kocasının çalışan, doğuran kısrağıdır diye özetlenebilir köy kadınının yaşamı.” (s. 32) Kız çocukları küçük yaşta iş güç öğrenirler, hunharca övülürler ki değerleri artsın. Evdekiler kıza konuk gözüyle bakarlar, çalıştığı kâr ve yediği zarardır. Eşini ilk kez gerdek gecesinde gördükleri olur, kıyamet. “Eniştelik” diye bir görüşme biçimi var, erkek hoşlandığı kızın çatısına bacasına geliyor, kızla buluşuyor, yakalanasıya konuşuyorlar. Ahali tetikte olduğu için evden gürültüler gelmeye başladığında erkek arazi olmak zorunda, davranmazsa vurulmaya kadar yolu var. Başlığı toplamak ayrı dert, dört erkek kardeşten en büyüğü evleneceği zaman diğer üç kardeş üç yıl boyunca çalışıp para biriktiriyorlar ki sıra kendilerine gelebilsin. Düğün yapılır, makas kesmez, kapı açılmaz, günümüzde gelenek adı altında yaygınlaşan beyinsizlik köylerde ortaya çıkmış. Yüzgörümlüğü yoksa olay çıkar, talepler karşılanmazsa baba kızını alıp evine geri götürür veya silahını çeker. Gelin ata biner para, attan iner para, oturur para, kalkar para, erkek tarafının temsilcisi görevindeki toy babası damadın her türlü masrafını karşılar, önceden toplanan para biterse ayvayı yer. Yeri mi bilmem ama benim de başımdan geçen saçma sapan bir hadiseyi anlatmak isterim, iki farklı kişiyle birer kez nişanlandım, üstelik inanır mısınız, iki farklı zamanda. Gerçekten çok ilginç. İlk kezinde kapıydı, bacaydı, kuafördü derken cepte 50 TL kaldı. Sonra ortak arkadaşlardan biri tepsi içinde yüzükleri getirecek, tepsiyi getirdi ama yüzük yok. “Çık bakalım,” dedi, 50 TL çıkardım, “Daha çık,” dedi. Herkes bana bakıyor, arkadaş gebeş gebeş sırıtıyor. Kulağına eğilip şöyle dedim: “Senin ben… Çıkar lan yüzükleri.” Gülümsemesi soldu hırtın, çıkardı, hışımla aldım elinden. Şimdi nasıl tongaya düştüm, böyle aptallıklara katlandım diye hayıflanırım, iki kez üstelik. Neyse, her şey yolunda gitmişse şenlikten sonra taraflar birbirlerinin ayaklarına basmaya çalışırlar, çok gerekliymiş gibi yine iktidar mücadelesi. Oğlanın yengesinin oturacağı yere iğne konur, kadın çürük sandalyeye oturtulur, bu da aileler arasında iktidar mücadelesi. Bak yine sinirlendim, şimdi görsem, “Al lan 100 TL’ni,” deyip parayı suratına çarpardım teresin.

Gerdek. Bazı yörelerde yaşlı bir kadın da olurmuş orada, damat ne yapacağını bilmiyorsa yol yordam gösterirmiş. Sabahına damada koç mu koyun mu olduğunu sorarlarmış, verilen cevaba göre eğlence veya dövüş. Kanlı yüz aklığı ortaya çıkınca kapıda tüfeğiyle bekleyen kız babası ateş edermiş, “kutlu” haberi dağa taşa salarmış. Yeni evlilerin ilk günleri çiçek gibi, sonraları o toprakların yasalarına uygun olarak hırgürlü. Çocukları hemen bağa bahçeye, bir de durumlar gerçekten kötüyse nöker olarak kiralıyorlar çocuğu, yakınlardaki ağalara bir yıllığına. Çocuk ne yer, ne içer bilinmez, eti de kemiği de ağanın. Çocuk ölüp gitse ağaya hiçbir şey olmaz. Bir çocuk daha yapıverir karı koca. Bu kadar basit.

Başka da bir dünya şey var, benim içim kaldırmadı yazmaya. Köyün gerçeği işte, kaskatı. Korkunç.