Elsa Triolet – Beyaz At

Paris’in şenlik yılları, iki savaşın arası, Cocteau mekânlarda dolanıp kendinden geçiyor, Hemingway içip içip anlatıyor ve yazıyor, Maurice Chevalier şarkılarını söylerken Zézé’nin hayali arkadaşı olacağının farkında değil, okyanusun karşısında Caz Çağı’nın bangırtısı Fransa’yı sallıyor, Michel Vigaud da dilediğince yaşıyor işte, hayal ettiği beyaz atının üzerinde bir kahraman olduğunu hayal ediyor ama büyük savaşçıların, ulusların kurtarıcısı liderlerin zamanı geçmiş artık, ruhunu kemiren yücelik özlemini dindirebilmek için bir söylenceye dönüştürmeye çalışıyor kendini. Şarkı olarak karşılığı “Free Bird” olabilir gayet, uzun versiyon üstelik. Mevzu basit aslında, Michel birileriyle tanışır, yakışıklılığı ve yeteneği mutlaka dikkat çeker, “füme et” haline gelmeden mekânı ve insanı terk ederek başka bir yere göçer. Max Adereth anlatının Binbir Gece Masalları‘nın modern bir versiyonu olduğunu söylüyor, dolaylı olarak doğru bir benzetme, Lorene M. Birden’ın “Elsa Triolet’s Le Cheval blanc as a French bylina” adlı makalesi Triolet’nin amacını aydınlatabilir. Değinmeler‘de dile getirdiği gibi Triolet başlarda doğduğu ülke olan Rusya’nın etkisinde Rusça yazarken Fransızcaya geçiyor ama memleketinin edebi formlarını bırakmıyor, bylina gibi türleri romanla harmanlıyor. Mevzubahis form destanla özdeş, epik anlatılar için birebir. Sonsuz yolculuğuna çıkan kahraman yetenekli, görmüş geçirmiş bir savaşçı veya ateşli bir genç olabilir, evlenmek istediği kızı elde etmek için dağları taşları aşarken birtakım mahluklarla çatışmak zorunda kalabilir, epiklik namına ne varsa yapar kısacası. Michel’in serüveninde bildungsroman niteliklerine de rastlıyoruz, dolayısıyla iç içe geçmiş türlerin bütün nimetlerine denk gelip keyiften iki takla atabiliriz veya sırf kalp kıran, yakınlarını pek sallamayan bir züppenin haytalıklarını okumaktan sıkılabiliriz, niteliğimiz neyse oraya varacağız. Şimdilik keyif alıp kahramanın çocukluğuna göz atalım, Michel çocukluğunda da alımlı ve yakışıklıdır, dansinglerde fırtına gibi eser, annesinin güzelliğinden payını almıştır. Bir rast gelmenin sonucudur, babası ve annesi hiç olmayacak bir ilişkiye başlamazlar bile, zaten bir süre sonra baba ölür, anne kalır geriye. Uçarı bir kadındır anne, dilediğince yaşar, oğlunu çok sevdiği için birlikte zaman geçirirler. Annesinden mirastır Michel’in uçarılığı, yatılı okulda okurken annesinin ölüm haberini alınca çok üzülen çocuk acıyla ve özgürlük arzusuyla büyür, okuldaki dostlarından biriyle yakın arkadaş olduğunda eşcinsel arzulara pek kapılmasa da arkadaşının ilgisinin farkındadır, hiçbir şeye zorlamadığı arkadaşının zenginliğinden faydalanır bir süre, okuldan sıkıldığı zaman da basıp gider. Dersleri dinlememeyi tercih eder, zeki velettir ama kafası çok daha büyük işler için çalışır. Okuduğu kitaplardaki karakterlerin kahramanlıklarını düşünüp iç geçirir, dünyanın son derece sıkıcı bir yer haline geldiği için üzülür, kendisi o tür kahramanlık gösterilerinde bulunacak ortamı bulamayacaktır hiçbir zaman. Gezer bu yüzden, kirişi kırdığı gibi Hawaii’ye, oradan New York’a gider, annesinin aldırdığı piyano derslerinin etkisiyle müzikal bilgisini ilerletir muhtemelen. Muhtemelen diyorum, yaşamının anlatılmayan nadir bölümlerinden biridir bu, ne yapıp ettiğini öğrenemeyiz oralarda. Döndüğü zaman okul arkadaşını bulur yine, cebindeki üç kuruş parayla pek bir şey yapamayacağını anlayınca eski tanıdıklarına dönecektir hep. Arkadaşının kendisine aldığı arabayı murdar eder, üstelik aynı arkadaşının sevgilisiyle birlikte olur ve özür dilemeye gittiği evden kovulunca olmak istemediği birine dönüştüğünü fark eder, yine de aklına estiği gibi yaşamaktan geri durmayacaktır. Duygusal eğitimini, müzikal zevklerini ve siyasi görüşlerini kitaplarla birlikte etrafındaki insanlardan edinse de kalbinin dikine gidecektir hep, aklının değil. Mesela Paris’in ünlü mekânlarından birinde piyano çalan yetenekli Gaston’la tanıştıktan sonra hayatı biraz düzene girer, üstelik çok sevdiği müziği çalabildiği için mutludur ve işini iyi yapar, ikisinin yer aldığı afişler bütün Paris’in duvarlarına yapıştırılınca ün kazanmaya da başlar ama bir süre sonra sıkılıp uzaklara gitmek isteyecektir, hiçbir açıklama yapmadan kaybolduktan sonra gittiği yerde tanıştığı kadın olmasa Gaston’a mektup bile yazmayacaktır sonradan. Uzun bir anlatı bu, Michel karşılaştığı pek çok insanla on beş yirmi yıl sonra tekrar karşılaşıyor, tekrar bir şeyler yaşıyor ve ortadan kayboluyor yine, bu yüzden o insanlarla ne yaşadığına pek değinmeden geçeceğim. Önemlilerine şöyle bir dokunmak gerekirse dokunacağım, örneğin Paris’te evlenip birlikte ABD’ye taşındığı Mary’den bahsetmeli. Zengin kadın eşini yitirmemek için elinden gelen her şeyi yapar, California’da çiftlik bile alır ama adamı elinde tutamaz, Paris özlemi ağır basınca Michel kadını ezip geçerek memleketine geri döner. Bir başka kadın yokluğuna dayanamayarak intihar eder, bir başkası yıllar sonra karşısına çıktığında dostluğunu aynı şekilde sürdürmeye çalışacaktır, aynı veya bambaşka sarmallar ortaya çıkar, Michel yaşamını döndürüp durur.

Aşkı tanıması ve İkinci Dünya Savaşı’na katılması yaşamının dönüm noktalarıdır. Onca güzel kadınla birlikte yaşadıktan sonra pek bir özelliği olmayan Elizabeth’e âşık olur Michel, yanında kaldığı arkadaşını sonradan sevgili olduğu Elizabeth’le tanıştırmaya çalışsa da ikisinin birbirinden uzak durmaya çalışmalarından pek de bir şey anlamaz. İkisinin evlilik haberini aldığında neler döndüğünden haberdar olur ve kendini yollara vurur, hiç tatmadığı acıyla ne yapacağını bilemez bir süre. Çanlar birileri için çalmaya başlamıştır o sırada, Michel’in etrafındaki insanların yavaş yavaş politize olduklarını görmeye başlarız, bazıları Almanya’nın yanında savaşa girmenin faydalarından bahsederken Belinski gibi dostlar “kızıl” görüşleri yaymaya çalışırlar. Michel savaş patlak vermeden önce komünizme sempati beslemeye başlar, ardından beklediği kahramanlık fırsatı çıkınca orduya katılır ve savaşa gider. Yakın dostuna gelen mektupta ahvali konusunda birtakım bilgiler yer alsa da mektup hiçbir zaman alıcısına ulaşmaz, Belinski de kamplardan birine tıkılmıştır çünkü. Buruk bir şekilde sona erer anlatı, yine de Michel’in hep aradığı kahramanlığa nihayet eriştiğini düşünmek teselli gibi gelebilir.

500 sayfalık bir metin bu, arada derede gerçekleşen bir dünya olaydan bazılarına değineyim. Michel bir ara İspanya’ya giden trenler vasıtasıyla kokain kaçakçılığı işine girer, İspanyol polisi tarafından enselenince hapse düşer ve ayvayı yemek üzereyken hapishaneden zorlukla kaçar, patronunun yanına giderek işi tamamen bıraktığını söyleyip arazi olur. Şanslı hergele düştüğü her zor durumdan bir şekilde yırtar, şeytan tüyü var adamda. Herkesi anında etkisi altına alabilir, örneğin bir mekânda sahneye fırlayıp şarkı söylemeye başlar, o kadar güzel bir sesi vardır ki Cocteau kendinden geçer ve arkadaşı Michel’i haykırarak takdir eder. Bunun yanında ABD’de bestelediği şarkıları Gaston vasıtasıyla kaydettikten sonra birini Chevalier’ye okutur, kayıtlar radyolarda çalmaya başlar, meşhur ve zengin olurlar ama bu da kesmez Michel’i, Gaston’a tekrar veda ederek cepheye gidecektir. Michel hep bir yerlere gidecektir, her durakta kendini hayran edecek birilerini bulacak ve ortadan sessizce yok olacaktır. Hiçbir yerde aradığını bulamaz, kalbini kırdığı veya mutlu ettiği insanların yaşamlarını doldursa da onun yaşamında kimseye yer yoktur, ele avuca gelmez bir kuştur, sonraki gün nerede olacağına dair hiçbir fikri yoktur. Parasız olduğu zamanlarda bile böyle bu, girdiği restoranda aç olduğunu söyler söylemez önüne yemekler gelir, bir süre sonra o restoranda çalışmaya başlar, restoranın sahipleriyle arkadaş olur ve füme ete dönmemek için devinimini sürdürür. Bitmek bilmeyen bir akış, Michel.

Şahane bir roman, müthiş, ödüllü. Tavsiye ederim, okunsa süper.