Alpay Kabacalı – Türkiye’de Yazarın Kazancı

Milliyet Sanat‘ta yayımlanmış altı haftalık araştırmanın derlisi. Başta Eagleton’ın ve Williams’ın bahsettiği hamilik, burjuvanın sanatı destekleme biçimi gibi olgulara değiniyor Kabacalı, doğrudan bizdeki karşılıklarını bulmasa da Osmanlı dönemindeki uygulamaları anlatarak iktidarla sanatçı arasındaki ilişkiyi değerlendiriyor. Bu metinde yok, Nef’î’nin durumunu örnek olarak verebiliriz. Şair bir paşayı kızdıracak şeyler yazarak çizmeyi aşar, öldürülür, öldürülmesini güzelleyen bir şaire lütufta bulunur eli kanlı paşa. Biraz daha geriye gidiyorum, eserlerin hukuki yönden korunmasının ilk örneğini Venedik’te görüyoruz, yıl 1486. ÇAğdaş anlamda ilk fikir ve sanat yapıtları yasası 1709’da İngiltere’de çıkıyor. Bağımsız edebiyatçının ortaya çıkışı 1755’i buluyor, Samuel Johnson’ın hamisi Lord Chesterfield’dan yakındığı mektupta hiçbir yardım almadan tamamladığı metni önemli. Bizdeki ilk hukuki metin 1850’de çıkan Encümen-i Dâniş Nizamnamesi, okullarda ders kitabı olarak kullanılacak eserlerin telif haklarını düzenliyor. 1857’de ve 1910’da iki kanun daha çıkmış ama pek çok madde uygulanmamış, bu yüzden 1900’lerden itibaren yazarların korsan baskılardan yakındıklarını sıklıkla görmeye başlıyoruz.

Basiretçi Ali’nin Ahmet Midhat’ı bin kuruş aylıkla işe alması Kabacalı’nın anlattığı ilk vaka. Basiretçi Ali istekte bulunmamasına rağmen devletten 300 lira yardım almış, üzerine Fransa-Prusya savaşında Prusya’ya arka çıktığı ve savaşı Prusya kazandığı için Almanya’ya çağrılmış, dönemin sadrazamı millet adına teşekkür mahiyetinde 500 lira vermiş, Prens Bismarck da 1000 lira verip 1300 liralık baskı makinelerinin de parasını almayınca iyice ihya olmuş. Buna benzer pek çok örnek var, diğer taraftaysa parazitler türüyor. Namık Kemal devletten para sızdırmamışsa da yurt dışından gelen yardımları yayın işlerinde kullanmak için kabul etmiş. Parazit diye Baba Tahir gibilerine denir herhalde, Terkos’a domuz düştüğüne dair bir haber yapar, o dönemde Terkos kumpanyasının işleri baltalanmasın diye verilen parayı alıp tekzip yayımlar ve şirketin itibarını kurtarır. Pek çok vukuatı var Baba Tahir’in, yazarların ele geçirdiği metinlerini telif vermeden basmış, pek çok yazarın maaşını ödememek için kırk takla atmış bir adam, yazarları jurnallemekle tehdit ederek ücret vermeden çalıştırdığı da olmuş. Kronolojik sırayla ilerliyor Kabacalı, dönemin en çok kazanan yazarlarından biri Hüseyin Rahmi Gürpınar biraz da Ahmet Midhat Efendi’nin yardımıyla Tercüman-ı Hakikat’a 750 kuruş aylıkla yazar olmuş. Göze battığı için memuriyete zorlananlardan biri de o, 1936 tarihli bir mektubunda kendi rızasıyla memur olmadığını söylüyor. Ahmet Rasim, Saffet Nezihi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar yayın dünyasından zorla uzaklaştırılan en önemli isimlerden. II. Meşrutiyet ilan edilir edilmez istifayı basıyorlar, istedikleri şeyi yazmaya devam ediyorlar. Sürgüne gönderilenlerden Ahmet Midhat yazmayı sürdürür, Rodos’tayken hem İstanbul’daki ailesini hem de kendini geçindirecek parayı kazanır. Hüseyin Cahit Yalçın’sa tam tersi, kaybettikçe kaybeder. Parasıyla bastırdığı ilk kitabı satmaz, acem kitapçılara toptan vermek zorunda kalır. Patronuyla takışır, çalışmalarına el konur, açtığı dava yıllar sonra sonuçlanır ve davayı kazanır ama alacağı paranın büyük bir kısmını mahkeme masrafları için harcamıştır bile. Arkadaşlarıyla çıkaracağı bir derginin “elektrikli duyurusu” için bir dünya para harcar, yukarıdan gelen bir emirle çıkmasından iki gün önce dergi yasaklanır. Pul olayı yüzünden de çekmediği kalmaz, gazetelerin üzerine 2 paralık pul yapıştırma zorunluluğu ortadan kalkınca Yalçın’ın çalıştığı gazetenin yazarları maaşlarına zam isterler, patronla ters düşerler. Hemen grev tertiplenir, belki de basın dünyamızdaki ilk grev. Sonuçta topluca başka bir gazeteye geçerler, aralarında para toplayarak grev yapan işçilerin maaşlarını kendi ceplerinden verirler. Yeni gazetenin sahipleri açgözlü çıkınca borç giderek büyür, en sonunda birkaç ay maaş almadan çalışma karşılığında borçları kapatılır. Sabahattin Ali’nin dediği kadar var, “yazı işçileri” gerçekten de korkunç biçimde hor görülüyorlar, insandan sayılmıyorlar adeta. Yalçın ne kadar zorluk çektiyse de yayıncılığa başlayınca eli biraz para görür, Tevfik Fikret’e borç verir ve Fikret bu parayla Rübab-ı Şikeste‘yi bastırır.

Günümüze doğru geleyim, “Cumhuriyetin İlk On Beş Yılı”. Tanınmış edebiyatçılar bol ödenekli görevlere atanıyorlar, milletvekili seçtiriliyorlar, bir şekilde kollanıyorlar. Yeni rejim övülüyor, Atatürk yüceltiliyor, böyle bir entelektüel camia oluşuyor. Ahmet Rasim’in iş bulmak için Ankara’ya gelmesi ve Atatürk’ün emriyle İstanbul’dan milletvekili seçtirilmesi sadece bir örnek, Kabacalı tespit ettiği görevlendirmeleri liste halinde sunmuş. Görev alamayanların hali harap, mektuplarında sıklıkla yakınıyorlar ve kütüphanelerini, eşyalarını satmak zorunda kalıyorlar. Gürpınar yine çok kazanıyor, 1930’larda yazılan eserlerin “akıldan, mantıktan uzak, gülünç şeyler” olmasının sebebini yazarların az kazanmasına bağlıyor. Aynı yazıda gençliğin yeni bir şey yapmış olmak için her şeyi baş aşağı etmeye çalıştığını söylemesi edebiyat camiasında tartışmalara yol açmış, yayımlanmasının üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen muhtemelen “Putları Yıkıyoruz”un etkisi de var. Yakup Kadri “saman ekmeği yiyen nesil”den şikayet edince eleştirilmiş, on yıl sonra benzer şeyler söyleyen Gürpınar da bir güzel iğneleniyor. Dönemin yazarlarından bazıları sıkıntı içinde yaşamaya çalışıyorlar, aldıkları para yetmiyor veya zamanında gönderilmiyor, mektup üzerine mektup yazarak utana sıkıla para istiyorlar patronlardan. Cahit Sıtkı Tarancı’nın Yaşar Nabi Nayır’a yazdığı mektuplar mesela, müzmin darlıktan mustarip Tarancı evlenecek ama parası yok, yiyecek içecek parası da yok, her şeye rağmen aşkla üretiyor. Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday’la birlikte Ankara’nın sokaklarında aç karna gezmeyi severmiş, evlendikten sonra da yokluk çekmesine rağmen, ev hayatına alışamadığından olacak, kapağı sabahtan atarmış meyhaneye. Tek başına içmeye başlarmış, erken yaşta ölümünü mutsuzluğa ve alkole bağlıyordu bir yazar, kim olduğunu hatırlamıyorum şimdi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer’e yazdığı mektupta Tarancı için kütüphanecilik işi ayarlanmasını rica ediyor, dostlarının sevdiği bir adam Tarancı. “‘Sen ve Nurettin, Muhip’in işi için tam bir ‘mécèn’lik yaptınız; bunu da yaparsanız, Türk şiirinin bir adamını daha kurtarırsınız.’” (s. 71) O dönemde sahnelenecek metinlerden çok iyi paralar kazanıldığını da ekleyeyim, yüzlerce lira havalarda uçuşmuş, üç beş oyunu birkaç kez sahnelenen yazarlar ev alabilecek kadar gelir elde ederlermiş.

Orhan Kemal’le bitireyim, yoksulluktan çektiklerini mektuplarında açık açık anlatıyor, Fikret Otyam’a yazdığı mektuplardan biliyoruz. 1956 tarihli bir mektubunda dokuz on metninin basılmasını beklediğini söylüyor, kısa süre sonra yazdığı bir diğer mektup pek acı. İki çocuğunun sünneti “otuz papel”, ev kirasını kardeşinden aldığı borçla ödüyor Kemal, borç gırtlağı aşmış. Kitaplarını satıyor, 60 liralık kitaba 15 lira veriyorlar. “‘Sonra, otuz lira da Edip’ten aldım. Şair Edip Cansever çok iyi bir arkadaş. Mert. Ona da yüz elli lira borçlandım. Borç.. borç.. Borç.’” (s. 104) Mehmet Ali Cimcoz’a 1000 lira, Sabahattin Eyuboğlu’na 400 lira borç, uzayıp gidiyor liste. Yazarla okurun arasında bir sürü “lüzumsuz” olduğunu, hepsinin yazarın sırtına bindiğini söylüyor Kemal, kendi memleketinde sanatıyla geçinemez hale geldiğini, aklına vatan değiştirmek gibi çeşitli delilikler geldiğini ekliyor. O dönemde örtülü ödenekten paraları cukkalayan yazarları da biliyorsa sinirden deliye dönmüştür gerçekten. Oyunlarla ve senaryolarla yırtıyor nihayetinde, şikayet etmeyi bırakmadan: “‘Durum bombok. Türkiye’den hicreti bile düşünüyorum. Dünyanın hiçbir tutunmuş romancısı, dünyanın hiçbir yerinde bu vaziyete düşmez. Düşerse, hapse düşer, yoksa işsiz kalmaz, bırakılmaz. Edebiyat artık ‘Er meydanı’ olmaktan çıktı. Tavsiye mektupları, hısım akrabalık, yalancılık, sahtekârlık gibi bayağılıkların tenekeleri altın, platin gibi yutturduğu bir alan oldu sanat edebiyat alanı.’” (s. 115)

Şahane bir eser, sayısız tanıklık, mektup, anı. Meraklısı bulduğu, gördüğü yerde okusun.