Hüseyin Şimşek – Hapiste Doğanlar

12 Eylül. Ağlayışa benzer bir ses, kadınlar koğuşunda sevinç. Hücrelerden de sesler yükseliyor, cinsiyetini soruyorlar, adını soruyorlar, bir çiçek olduğunu söylüyorlar bebeğin. Hücrelerin birinden battaniye atmışlar aşağıdaki bekçiye, kadınlara versin de kundan yapsınlar. Erkekler ilk fırsatta taşıtıyorlar neleri var neleri yoksa, dayanışma, yaşam. Baba kurşuna dizilmiş, anne doğumda ölmüş, bebeğin ağlaması. Başka çocuklar var böyle, çatışmada öldürülen Tamer Arda’nınki, büyüdüğünde babasının gelip gelmeyeceğini soracak. “Bu ülkede genç kadınlar emniyetlerden, hücrelerden karınlarında bebeleriyle geçtiler. Kimi düşürdü sorguda ya da mahpushanede. Kimi işkence turnikesinden geçip, mahpushanede dünyaya ‘merhaba’ dedi. Çoğunun ilk doğum sancısıydı. Ve kimi mahpushane arabalarında çekti bu sancının en dehşet halini. Havasız, susuz, güneşsiz, tıklım tıklım ve soğuk koğuşlarda büyütüldü bebeler. Hayatın hapsedildiği yerlere sevinç getirdi onlar. Onca acı ve onca yoksunluğa karşın, içerdekiler için hiçbir zaman külfet olmadılar.” (s. 7) Hastane hastane gezdirilen kadınlar bir süre sonra salınacaklar, daha duruşmaları başlamamış bazılarının, eziyet korkunç. Barış, huzur konferansları yapılıyor o sıra, alkışlar, çiçekler, hapishanede doğan çocuklar bu etkinliklerin konusu olmuyorlar, kimi okulda arkadaşlarıyla oynamıyor, kimi babasıyla görüştürülmediği için parmaklarını ısırıp kanatıyor, babasına pasta vermek istediğinde engellenen çocuk, askere hakaret ediyor istemsizce. “Yani yediden yetmişe bir baskı mekanizması. Ve olanca gücüyle. Ki devlet böyle kurtarıldı!” (s. 8) İstanbul’dan, Çanakkale’den, ülkenin belli başlı yerlerinden örnekler bunlar, kim bilir nerelerde daha neler vardır, Şimşek bildiklerini, duyduklarını yazmış da nasıl yazmış, okurken fenalık bastı beni. Vaka vaka ilerliyoruz, H. Vural’a bakalım, 14 Kasım 1982’de gözaltına alınmış, hamileliği çok ileri aşamada, üstelik kendisinden “fazla bir şey beklenmiyor olmasından ötürü asıl işkence fasıllarından geçirilmemiş”, hastanede tutuklanarak cezaevine gönderilmesiyle en zorlu aşamayı atlatmış. Çocuğu “sağlıklı” bir şekilde doğurabilmesi için gereken şartlardan biri işkence görmemek, nadir.

TKP-ML TİKKO üyesi olduğu ve çeşitli eylemlere katıldığı iddiasıyla 12 Ağustos 1980’de gözaltına alınıyor B. Çalıkıran, durumu ağırlaşınca Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne kaldırılıyor. Kadın hastalığı servisi yok, hastane kabul etmiyor, Zeynep Kamil’e sevk, nöbetçi doktor hastanın kanamalı olduğu ve yatması gerektiğini söyleyince polisler yetkilerinin olmadığını söylüyorlar, yetki yoksa ölse yatırılamaz. Şubeye dönüş, sorgu süresince kanaması sürüyor, ağrıları “kullanılıyor” suçlamaları kabul etmesi için. Avukat Ahmet Güryüz Ketenci müvekkilinin kanamalı halinin iltihaplanmaya dönüştüğünü bildiriyor, olumlu bir yanıt alamıyor, Çalıkıran Selimiye’de aylarca kanama geçiriyor, doktorlar psikolojik olduğunu söylüyorlar, yan etkisi olan uyuşturucu ilaçlar veriyorlar. Çocuğunu yitirdiği çok sonra, mahkemede açıklanıyor. Selimiye’deki tanıklardan B. İlhan’a göre çocuğu şubede düşürmüş Çalıkıran, Selimiye’de aylarca kanama geçirmiş, doktora pek çıkarılmamış.

M. Nazari bir aydır takip edildiğinin farkında, 1980’de gözaltına alındığında arama yapmak için evine götürüyorlar, eşinden ayrılacağı için eşyaların iki öbek oluşturmasından kuşkulanan polisler kaçmaya hazırlandığını iddia etmişler. Annesinin evi aranıyor, “suç unsuru”na rastlanmıyor ki felakettir polis için, illa bir şeye rastlanması lazım, sakıncalı kitap mitap olsa bari. Anne uyarıyor, Nazari hamile, çocuğun başına bir şey gelirse polisler mesul. Yine şubede sorgu, komiser iyilikten anlamadığını söylüyor, yukarı çıkaracaklar. Bekleyen insanlar, yakınlardan gelen çığlıklar, sorgu sırası ona gelince gözlerini bağlıyorlar, polisler aman çok dikkat etmeleri gerektiğini, Nazari’nin annesinin uyardığını söylüyor alayla, sonra karnına bastırıyor, hamile olup olmadığını soruyor Nazari’ye. “‘Bir noktadan sonra bayılıp kalmışım. Ayıldığımda yarı çıplaktım. O gün akşama kadar belli aralıklarla devam ettirdiler işkenceyi. Üçüncü gün çocuğumu düşürdüm. Bekleme odasındayken… Müthiş bir ağrıyla kıvranıyordum. O an kafama takılan birçok sorunun yarattığı huzursuzluk, endişe ise ayrı bir eziyet olmuştu. İçerde kalıntı kaldı mı? Zehirlenme olabilir mi?… İyi anımsıyorum, 23. güne kadar hücrelere bile indirilmedim. Sorgudan çıkarıldıktan sonra aynı kattaki bekleme odasına bırakılıyordum.’” (s. 13) Neden hamile olduğunu söylemediğini sormuşlar çocuğu düşürdüğünü öğrendiklerinde. Hastaneye kaldırılma isteğine cevap yok, Selimiye’ye kurumuş kanlı elbiseleriyle gitmiş.

Bildiri dağıtarak sıkıyönetim yasaklarına aykırı davrandığı söylenen N. Demir hemşire, Van’da gözaltına alınıyor, sorgusunun yapılması için Ankara’ya gönderilecek. Yolculuk o kadar zor ki çocuk düşmüş, Ankara Askeri Mevki Hastanesi’ne sevk, doktor bedende darp izlerine rastlanmadığına dair rapor hazırlıyor ve emniyete geri götürülüyor Demir, darp edilmediyse de sağlık durumu iyi olmadığı için polislerin hazırladıkları ifadeyi imzalamak zorunda kalmış. “Ankara Adli Tabipliği 2.2.1985’de düzenlediği raporda olayı şöyle tanımlamaktaydı: ‘Kürtaj yapıldı, hazneden az kürtaj mayi geldi, hasta hali ile ‘menenjit’ olarak değerlendirildi. Uygun tedavisi yapıldı.’” (s. 15)

H. Vural kıvranıyor, ağrıları artınca Haydarpaşa’ya götürüyorlar, nöbetçi doktor bir şeyin olmadığını, sabah yine getirebileceklerini söylüyor. Şubeye geri götürülüyor Vural, ağrı, ağrı, ağrı, ağrı, ağrı, tekrar hastaneye, bir başkasını daha bindiriyorlar araca, ağzı yüzü dağılmış, İnönü Stadı’nın oralarda indiriyorlar, öldüreceklerini söylüyorlar, tek kurşun, kimse bulamaz, hiçbir iz yok. Adamı tekrar bindiriyorlar, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne marş. Çocuğun düşmemesi halinde Vural’ın komaya girebileceğini söylüyor doktor ki söylediği oluyor, oksijen çadırına alıyorlar Vural’ı, Kasımpaşa Hastanesi’nden sonra Haydarpaşa’ya, gözaltı süresinin tamamını orada geçiriyor. Gıyabi tutuklama kararının sonucunda son durak Metris, belli oluyor artık, çocuk içeride doğacak. Hazırlıklar yapılıyor, herkes koşturuyor, üst ranzalara çıkmak yok, özel beslenme rejimi. Ne kadar uygulanabilecekse artık, kantin izni sık sık iptal ediliyor, dışarıdan gelenler sınırlı, yine de bir şeyler bulunuyor içeride. Sancılar, hapishane aracı, yetişemeyecekse hazırlanmalı. “Feci bir sancı, çocuk geldi gelecek. Demirleri yumrukluyor, bütün gücüyle bağırıyordu artık. Herhalde kâğıtlar imzalanıyor, bir görevliden diğer görevliye devredilmesi için dosyalar gidiyor, dosyalar geliyordu. Ne ses veren vardı, ne dur yapma diyen. Arabada mı doğuracaktı yoksa? Ne garip: Çocuğun göbeğini nasıl kesmesi gerektiğini düşündü. Dişleriyle mi? Hangi kitapta okumuştu bunu? Peki ama nasıl? Uzun mu kesecekti, kısa mı?” (s. 23) Hemşire geliyor, ortalığı yıkacağını söylüyor, sussun artık biraz. Arkasında bir manga asker, yanında bir subay, hastanede koşturmaca. Rap rap rezillik. Baba E. Vural erkek çocuğu olduğunu ertesi günün akşamı öğreniyor, “Metris tatlısı” veriyorlar, doğumdan hemen sonra Metris’e dönmek isteyen H. Vural’la dalga geçiyor doktorlar, ne meraklıymış mahpushaneye. Utanıyorum yazarken, yazı bitsin diye bekliyorum. “Ocak ayı ve hava buz gibi. Kundağını çözdü bebeğin. Çiş yapmıştı. Bezler bir kenara fırlatılıp zıbınını da çıkarmasını istediler. Anne çıkaramayacağını söyledi. Bunun üzerine askerler kolları arasındaki iki günlük bebeğinin zıbınına yapıştılar. Zorla çıkaracaklarını anlayınca, bebek hırpalanmasın diye kendi çıkarmaya karar verdi. Zıbını da çözüp üstündeki hırkayı sardı bebeğe.” (s. 24) Koğuşa girdiğinde herkes koşuyor, bebeği görmeye geliyor, hemen ilk emzirme ve ilk hediyeler. Orada o çocuğa bakabilir, öyle düşünüyor H. Vural. Bir sürü teyzesi, ablası var artık çocuğun. Doğdu ya, ötesi çözülür. İkinci duruşmada tahliye zaten, bunca şiddete, eziyete ne gerek, devlet böylesi bir muameleye neden ihtiyaç duyuyor? Eller arkadan kelepçeli, yanlış çocuğu getiriyorlar bir de, bez dilekçesi, emzik dilekçesi, çocuğu havaya çıkarma dilekçesi.

‘Bir gün, hapisten şubeye adam alma olayında idare gaz bombası kullandı. Çocuğun ağzını, burnunu ıslak havlularla kapatmaya çalışmıştık. Önlemez ama zararı aza indirir diye. Ben yine bebeğin üstüne kapaklanmıştım. Öte yandan ıslak havlular zatürre tehlikesi yaratmıştı. Çocuğumla ilgili en büyük endişeyi belki o zaman yaşamıştım.’” (s. 40)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!