Derviş’in en iyi romanlarından biri, göze hemen hiçbir şeyi sokmadığı için. “Alafranga” babanın etkisini düşünmeli, Paşa özgürlükçü bir ortam sunar kızlarına, ders aldırır, yurt dışına gönderir, güçlü bireyler olarak yetişmelerini sağlar. Rousseau, Victor Hugo, Shakespeare okur Şadan, evdeki kadınlar bir şeyler okurlar, piyano çalan vardır, tam Batılı aile. Kendi tercihlerinin sorumluluğunu alan bireylerden oluşuyor, özellikle Şadan’ın yaşamını boydan boya sorgulamasında açıktır: acıları, sevinçleri, hepsi kendi kararlarının sonucudur. Eşi Fazıl’ın dandikliğini fark ettikten sonrasını düşünüyor, onca yılını kim için harcadı, Berlin’de çektiği ıstıraplar, sırf aşkından. Muallakta kalan kısım bir bu belki, tam olarak ne hissettiğini ağır hastayken, ölüme beş kala düşünüyor Şadan, yine emin değil ama âşıktı, seviyordu, hayal kırıklığına uğrasa da, aldatılsa da Fazıl’ı bırakmayı düşünmedi. Müjgan aynı tarifeden, konağın hizmetlilerinden biri, Şadan’ın can dostu bir kolağasına âşık olup eşinin peşinden Yemen’e gitmek zorunda kalıyor, iki çocuğunu kaybediyor orada, eşiyle birlikte cehennemin ortasında yaşamaya çalışıyor. Memlekete döndüğünde yaşayacak çok bir ömrü kalmamıştır artık, Şadan dostunu bir an olsun yalnız bırakmaz ölüme kadar. Cesur kadınlar. Hasta yatağında pişman olduğu yoktur Şadan’ın, hayatla ilgili düşünceleri kalender kişiliğini gösterir. Yaşamak bir kez, yaşayan istediğince yaşarsa âlâ, kederi de hoş gelir. Olana çare yok, bir kez daha dünyaya gelip aynı şeyleri yaşamak istemeyen karakter vardır ama Şadan tadını almıştır dünyanın, memnundur. Ölüme beş kaldı mı bu arada, Şadan yine bir iyilik yaparken yağmur altında kalıp üşütünce yetmiş yaşında yataklara düşüyor, yeğeni sevgilisi olan doktoru çağırıyor, muayene sırasında öpüşmeler, itişmeler. Her şeyin farkında Şadan, yeğeninin eşi de geliyor arada, ayıplayabileceği herkesi ayıplıyor ama hak da veriyor, duygular foraysa yelkenleri indirmemek gerekir. Kendi indirdi de ne oldu, indirmese ne olurdu, o yatağa gelesiye neler gördü, anlatının büyük kısmı geriye dönüşlerden ibaret. Anlatı alanı geniş, Paşa da vaziyet hakkında fikir verir ama karakterlerin çalkantılı siyaset meydanında yapıp ettikleri çizer asıl manzarayı. Fazıl iktidarın borazancısı olarak meşhur gazetenin meşhur yazılarını yazar, tam bir âlimdir, felsefeden bilmem neye kadar anlamadığı şey yoktur, Avrupa’dan döner dönmez yıldız gibi parlar ve İTC’nin düşünce cephesini oluşturur tek başına. Sanki. O kadar tepede görür kendini, bir ihtimal öyledir ama iş eyleme geldiği zaman korkudan kafayı yer resmen. 31 Mart zamanı millet birbirini keserken o kılık değiştirip İçerenköy’e kaçar, Şadan’ın büyük hayal kırıklığı işte, kâğıt üzerinde kaplan gibi kükreyen adam patlak veren olayları duyduğunda kaybolur piyasadan, üstelik gazeteden arkadaşı kapıya geldiğinde ortaya çıkmaz bile. Genç adamın cesareti etkiler Şadan’ı, gazete ne olursa olsun çıkacaktır ertesi gün, Fazlı’dan yazısını almaya gelen gazeteci olayların yakında dineceğini, korkmadıklarını söyler. İkinci yıkım da Fazıl kalemini sattığında başlar, Şadan eşinin borsa spekülasyonuna giriştiğini görünce saygısını yitirir, Almanya günleriyle birlikte iyice aşağı görecektir adamı. Almanya’da çocuk yapması, ayrılmayı aklından bile geçirmemesine aşk der hasta yatağında, başka açıklama bulamaz, yoksa niye katlanacak onca haksızlığa. Paşa neci, gücü kolağasının Yemen’e gitmesini engellemeye yetse de kolağası hürriyetperverdir, Jön Türkler’le alakadar olduğu şüphesi vardır, ispat yoksa da sürgüne gönderilecektir. “Onlar Yemen’e sürülürken Paşa aracılık etmek istedi, fakat devrin ricalinden biri paşayı korumak gayretiyle bu araya girme çabasını hünkâra aksettirmemiş, sonra paşaya bunu anlatmış. Müjgan yalıya gelemeden, Şadan’la ve diğerleriyle vedalaşamadan genç kocası ve karnındaki yavrusuyla birlikte Yemen’e gitti.” (s. 87) Abdülhamid yanlısı bir karakter olsaymış tam Necib Mahfuz romanı olmaya adaymış aslında, o yana varmıyor Derviş.
Homojen bir ortam var, birbirine benzeyen ailelerin üyeleri ilişiyor birbirlerine, kültürel yakınlık bariz. Bürokrat tayfa kalabalık, Şadan’ın Fazıl’dan önce tanıştığı iki oğlan, gerçi biri Şadan’ı dört yıl boş yere beklettikten sonra Paris’te tanıştığı “sıradan” bir kadınla evlenerek denklemin dışına çıkar, ne iş yaptığını görmeyiz ama diğeri “en saygın bir başşehre” elçi olarak gönderilmiştir, yıllar sonra düşünür Şadan, bu oğlanla evlenmiş olsa nasıl bir hayatı olurdu acaba? Yeniden yaşamak mümkün değildir, gerçekleşmemiş ihtimaller acı verir ama heyecanlandırır da, gerçekleşmiş kadar olur en azından. İki çocuğu olmasaydı Şadan’ın, ayrıntıları vermese de çocuklarından yana dertli olduğu bellidir, hem saadet hem üzüntü kaynağı olduklarına dair bir bölüm var da sonrası o dönem için cüretkâr: “İnsan kendi evlatları için lüzumundan fazla fedakârlık yapmamalı. İnsanın kendi doğurduğu çocuklar bile aşırı bir sevgiye ve azla fedakârlığa layık değillerdir. Onlar için dahi fedakârlık yapmak budalalıktır. Çünkü çocuklar hayatta en kolaylıkla kendi analarını feda ederler.” (s. 121)
Dönemin sosyal kodlarına, yaşayış biçimine dair ayrıntılar hoştur, ayrıca Kızıltoprak’tan trene binildiği bile olur, Fazıl’la Şadan hayalî düşmanlardan kaçarken Kadıköy’den oralara süzülürler, trene atladıkları gibi Erenköy’e gelirler, oradan arabayla İçerenköy’deki emektar hizmetçinin evine. İlginç, yüz yıldan fazla bir zaman geçti ama o koca koca binalar hariç, istasyondan çıkınca karşılaşılan manzara pek değişmedi. Tek katlı yapılardan oluşan çarşı, cami, hepsi duruyor. Dayanışmadan bahsedecektim, en azından Paşa’nın ailesinde böyledir: kadınlar gönüllerinin aktığı adamla bir an olsun görüşebilmek için öyle planlar yaparlar ki ağadır, laladır, alayının dikkatini dağıtır diğerleri, sevgililer buluşurlar böylece. Kıskançlıklar, düşmanlıklar zaman zaman çıkar yüzeye, öyle pek bir hasar vermeden kaybolur. Karakterler arasında en zayıfı Fazıl’dır herhalde, Almanya’da giderek küçülüp böcek gibi bir şeye dönüştüğünün farkında olarak önce Şadan’a, ardından dünyaya çıkışmakta sorun görmez. Ne planları vardır oysa, hepsini Şadan bozmuştur, o bozmadıysa dünya bozmuştur, Talât Paşa’yı vuranlar, savaşmaktan başka bir şey bilmeyenler mahvetmiştir ümitlerini. Çocuk gibi ağlar Fazıl, zavallılığının farkındaysa da hiçbir zaman dile getirmez bunu, nitekim ailenin çevresinden başka bir kadınla ilişki yaşayarak kurtulmaya çalışır kendi yarattığı kafesten. Sevdiklerinden ayrı düşmek istemez Şadan, ne yaparlarsa yapsınlar küstüremezler, en zor durumlarda bile kederini içine gömer Şadan. İç dünyayla ilgili bir bölüm var, ilişkilerin geçirdiği evrimi göstermesi için alıyorum, hem o dönemin insanlarının neden şövalye gibi takıldıklarını gösteriyor: “Kimse, kimsenin dramını bilmezdi. İnsanlar yan yana yaşarlar, iç dertleriyle birbirlerini rahatsız etmezlerdi. Bugünkü laubalilik yoktu. Kimse, kimsenin önünde çirkin veya güzel, zayıf veya kuvvetli tarafları ile açılmazdı. Mahremiyete büyük kıymet verilirdi ve herkes birbirini kuvvetsiz ve zayıf ânında göremediği için herkes birbirini sayardı.” (s. 108) İlginçtir, taraflar arasında belli bir mesafe varsa böyledir, kardeşlik bile aşamaz bu mahremiyeti de dostluk yeşerdi mi gözyaşları, gülümsemeler, her şey serbest. “Küçüklüğü, kudretsizliği, bedbahtlığı” saklamak için birebir, oysa kalplerin çatır çutur kırıldığı bir devirde dayanışmak lazımdır ki Şadan en iyi bilenlerdendir bunu, kendini kapattığını düşünse de çatlaklardan sızar duyguları. Engellemeye çalıştığını söylemek de zor, her şey insan için. Derviş’in en insan karakteri olabilir Şadan, usul usul yaşamış, neyle karşılaştıysa kabul etmiştir. “Bir erkeğin yaptığı şeylerin hemen hepsini yapacaktı. Yalnız evine mahsus bir hayatı evinin haricinde de yaşayabilecekti.” (s. 228) Almanya’ya gitmeden önce böyle düşünüyor, aslında hayatının özeti.











Cevap yaz