A. Sırrı Özbek – Kökünü Arayan Çınar

Göç, sürgün hikâyeleri, sözlü tarihin öyküleşmiş biçimi. Arka kapakta yazıldığı gibi, hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi gösterilen olayların şahitliklerinden derleme. Xaço Dayı’nın öyküsü ağlattı, ondan başlamalı. Özbek coğrafyanın güzelliklerinden bahsediyor öykülerin başında, tarihten, mitlerden. Karadağ, söylenceye göre Nuh’un tufandan kurtulmak için sedirlerini kullandığı, ali deniz çiçeğinin ilkbaharda bütün güzelliğiyle açtığı, antik Perre şehrinin kaya mezarlarının bulunduğu dağ, öyle acılar görmüş ki adıyla tanık. Kalenin üzerine inşa edildiği tepede şehrin merkezi var, Gavur Mahallesi. Her şehirde var bundan, tehditkâr isim. Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Sünni, Alevi, hepsi bir arada yaşıyor orada, şiwan yakıyorlar birlikte, govend tutuyorlar, bayramlarda herkes birbirine ziyarete gidiyor, Paskalya zamanı yumurtalar bir hafta boyunca evlerdeki sofralardan ve çocukların ceplerinden eksik olmuyor. Süryaniler ve Ermeniler aynı kiliseye gidiyorlar, yeni doğmuş Ermeni çocukları Süryani rahipler vaftiz ediyorlar. Huzur. 1964’ten itibaren hava değişiyor, gerçi 6-7 Eylül de hissedilmiştir ama Kıbrıs meselesiyle birlikte Gavur Mahallesi baskına uğruyor, kapılar pencereler kırılıyor, gayrimüslimler dayak yiyorlar sokak ortasında. Xaço Dayı bir akşam dostunu görmeye geliyor, anlatıcının babasını, göçmek zorunda olduklarını söylüyor. “‘Babo, biz Süryanilere de ‘Makaryos’ diyorlarsa, zulüm çocuğlarımıza kadar gelmiş dayanmışsa, demağ ki iş beni de seni de çoğtan aşmış.’” (s. 143) Oğlunu dövmüşler okulda, anlatıcı kalabalığı dağıtıp çocuğu evine getirmiş, babasına hiç bahsetmemiş durumdan. Kamyon hazır, birkaç aileyle birlikte gidecekler, vekaletnameyle tapuları getiriyor ki dostu evi barkı satsın, parasını göndersin. Eşinin altınlarından da alıyor baba, Xaço’nun cebine koyuveriyor dostunun itirazlarına rağmen. Birbirlerini bir daha görmeyecekler. Yirmi iki yıl geçiyor aradan, anlatıcı Stokholm’e gidiyor, Xaço’nun İstanbul’dan sonra ailesini oraya taşıdığını bildiğinden bir tanıdık vasıtasıyla soruşturuyor, nihayet buluyor Xaço’nun evini. Ne güzel kavuşma o, “Sen benim gardaşımın oğlısın!” diye bir sarılıyor Xaço, ev bayram yerine dönüyor. Adıyaman’daki eşyalar, yemekler, her şey aynı, memlekete oraya taşımışlar resmen. Her anlamda, göçen komşular, tanıdıklar da yakınlarda, üç gece boyunca o evde toplanıyorlar, geceler de çok uzun sürdüğünden -mevsimleri ayırt edemediğini söylüyor Xaço, bitmeyen gecelerin dünyası yaban başlı başına- muhabbetin dibini bulamıyorlar. Xaço dostunun, kardeşinin öldüğünü duyunca hemen mescide gitmiş, hocaya Yasin okutmuş, sonra Süryanilerin gittiği kilisedeki rahip Cebrail’e bir Müslüman için dua edip edemeyeceğini sorunca, eh, hepsinin inandığının aynı olduğunu, elbet edebileceğini öğreniyor. Boğma üzüm, incir, erik rakıları, sonra Fransa’dan ve Almanya’dan gelen üzümlerden şarap, acılı zamanların hikâyeleri hiç anlatılmıyor çünkü konuyu kibarca başka yere çekiyor Xaço, hiçbir şey konuşmak istemiyor. Tek bir şey, vasiyetini hazırlamış, ağlarken söylüyor anlatıcıya: Xaço öldüğü zaman Adıyaman’a gidecek oğlan, tepe bir yere çıkıp “ULA ADIYAMANLILAR XAÇO SİZİ ÇOĞ SEVORDI, O SİZİ HEÇ UNUTMADI, SİZ DE ONU UNUTMAYIN HA” diye bağıracak. Günü geldiğinde dağ taş inliyor, sözünü tutuyor anlatıcı.

“Dokkız” da yaradır başlı başına, bir çocuk için ne ağır yük. Sorulan bütün soruları biliyor Dokkız, öğretmeninden aferinleri kapıyor da bir türlü “dokuz” diyemiyor. Adı o yüzden “Dokkız” artık, dağ taş “Dokkız” diye sesleniyor ona, fırıncısından jandarmasına herkes. Yıl 1960, sürgün gelmişler oraya, fukaralığa alışmak üç gün sürse de evden başkası yaşanacak yer değil. Sineklerin Tanrısı‘ndaki Ralph’e benziyormuş Dokkız, şefkatli, akıllı. Çapaktır, Golding araya girmese daha iyi. Neyse, Dokkız’ın babasının namazları kaçırmaması manidar, kendisinin okula sürekli yiyecek götürüp arkadaşlarıyla paylaşması da manidar, bir zanaatı olsa hemen herkesin işini parasız yapacak sanki baba. Barındırsınlar diye bunları yapmak zorundalar, sessiz bir anlaşma. Da, ceplerindeki para bitmek üzere, memleketten getirdikleri suyunu çekmiş, baba da veresiye yazdırmaya utandığı için anne üç altınını çıkarıyor, eşine veriyor, baba elinde poşetlerle dönünce çocuklar bayram ediyor. Bir de at var yanında, biraz besleyip satacak, böylece para kazanma yolu bulacak adam. Bekliyorlar mı, bekliyorlardır, her an tetikte yaşamak onu gerektiriyor, arızanın ne zaman çıkacağı belli olmaz. Dokkız’a sataşan lavuk yüzünden başları belaya giriyor ne yazık ki, Dokkız da sabredemiyor daha fazla, üzerine yürüyen dallamanın kıçına çakısının ucunu batırıp duruyor. Eve geldiğinde üstü başı kan revan, anneyle baba hemen öğreniyorlar durumu, kısa süre sonra da evin önünde kalabalık toplanıyor. Taşlayacaklar, evi başlarına yıkacaklar derken baba çıkıyor ortaya, insan olduklarını hatırlatıyor diyelim, kibarca. O sıra jandarma geliyor, havaya sıkıp dağıtıyor kalabalığı. Daha fazla asker, daha fazla nöbetçi, en sonunda kamyonu yanaştırıyorlar evin önüne, üç saat içinde pılı pırtı ne varsa yeni sürgün yerine doğru yola çıkıyorlar. Yaşam nasıl sürgün yerinde, bir kere bayramda seyranda kimse gelmiyor üç dört garip askerden başka, ilişkiler çok sıkı olduğu için aileden birileri mutlaka geliyor ve erzak bırakıyor, adam iş de bulamayacağına göre kolay kolay. “Sürgün”de benzer bir şey, askerler günde iki üç kez basıyorlar evi, bütün çuvalları deliyorlar, yataktır yorgandır dağıtıp gidiyorlar. Hamile kadının eşi gözaltına alınmış, 27 Mayıs dönemi, aileler karakolun önünde toplanıp haber almaya çalışıyorlar ama komutan çıkıp tehdit edince dağılmak zorunda kalıyorlar, evlerinde bekleyecekler. Asker basıp dışarı çıkarmazsa. Nihayet adam serbest bırakılıyor da geri dönemeyecek, sürgüne gönderilmiş, ailesini yanına çağırınca Mustafa dayıyla birlikte yola koyuluyorlar. Kış, hava buz, yiyecek yok, konaklayacakları kasabaya geldiklerinde biraz rahat etmeyi umuyorlar ama kimse ne kapısını açıyor ne yemek veriyor, kamyonu çektikleri hangarda yarı donmuş vaziyette uyumaya çalışıyorlar. Kadın doğum yapmış, eşine kavuşana kadar çocuğuna isim vermemiş, “SÜRGÜN” yazıyor mezar taşı yerine koyduğu tahta parçasına. Soğuktan, açlıktan öldü, artık bir adı olduğu için diğerleri ağlayabilirler. “Sürgün”den gidelim, ilk iki öyküyü anlatmadım çünkü acayip hikâyeler var orada, Türkmenistan’a uzanana bakalım. Anlatıcı Aşgabad’a gitmiş bir zaman, Çöl Pazarı’nda dolanırken arkadaşı Sabri pazardaki güler yüzlü kadınlardan birinin kesin Kürt olduğunu söylüyor. Şaşırıyor anlatıcı, Kürtlerin orada ne işi var ki? Kadın Kürt çıkıyor gerçekten, muhabbet ilerlediğinde küçük oğlunun Moskova’da okuduğunu, yıllardır Aşgabad’da yaşadıklarını söylüyor. Asıl hikâye Sürgün Ahmedova’yla tanışmadan sonra başlayacak, çalıştığı restoranda derin göğüs dekoltesi ve mini eteğiyle dikkat çeken kadın karşısındakinin Kürt olduğunu öğrenince eteğini aşağı çekiştirmeye çalışıyor, ince ayrıntılar çok. Babasıyla tanıştırabilir tabii anlatıcıyı, ertesi gün birlikte gidiyorlar, kadının adının neden Sürgün olduğunun hikâyesi başlıyor sonra. Uzun hikâye, özeti: Nahçivan’dan sürülmüşler, Stalin’den nefret ediyorlar bu yüzden. Trenlere doldurulup doğru Sibirya sınırına, yüzlerce insandan kırkı kalmış geride. İkinci Dünya Savaşı çıkınca ekmek yapıp yolluyorlar sürekli, baba deli gibi çalışıyor, yanına sığındığı adamla birlikte hayatta kalmak için elinden geleni yapıyor. Savaş bittikten sonra kıtlık, ardından izin belgelerini aldıklarında göç, son durak Aşgabad. “5 Mart 1953 tariği biz Nahçivan sürgünleri için unutulmaz bir tariğtir. O günün ağşamında Almatı’nın etrafındaki bütün Kürt köylerinde, kimseye duyurmadan, sessizce ve gizlice şarkılar söylendi, halaylar tutuldu, ağıtlar yakıldı ve zılgıt sesleri evlerin içinde yankılandı. Her evde bayram sevinci vardı. Çünkü o gün ‘Canavar’ ölmüştü, Stalin ölmüştü.” (s. 81)

İlk öykü de etkileyici ama sonda, en yakın tarihli eziyetlerle cebelleşen Kahtalı Mıçê’ninki ne dertli yahu. Sırrı Süreyya Önder anlatmış azıcık. Özbek’in diğer kitaplarındaki öyküler de yaslanır sözlü tarihe de bu kitaptakiler ayrı başarılı. Tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!