Mekânı var eden, mekânla birlikte var olanların hikâyeleri. Fotoğraflar: Şeyhmus Diken, Mıgırdiç Magosyan, daha kimler. “Pavyonlar Sokağı”yla başlıyor anlatı, uzak memleketlere göçmüşlerin andığı yer. Sarışın güzelleri görmek için gelirmiş bazıları, pavyonda çalışan kadınların karşısında bir el orada, diğer el plastik tarakla saçları tarıyor, el kalmadı ama olsa tespih sallayacak, mendile yapışık aynayı çıkaracak. Hemen tarihçe, anlatının yapısı gereği zıplama çok, anıyla kurmaca karışık ki anı da kurmacadır. Kadim şehrin ana kapılarından birine yakın sokak, Cumhuriyet’in ilk Kürt isyanından sonra açılmış o kapı, İsmet İnönü şehir bir daha isyancıların eline geçerse geri alması kolay olsun diye belediye meclisine karar aldırtmış açılması için. Fransız gezgin ve arkeolog Albert Gabriel o sıralar bir araştırma için oradaymış, Ankara’ya bir dünya telgraf göndermiş de surların tamamının yıkılmasını önlemiş, bereket. Asker kıyafetli Atatürk heykeli kondurulmuş kapının soluna, burcun dışındaki alan Şeyh Said’in kardeşleri ve yoldaşlarıyla asıldığı yermiş. Heykelin yanında bir kabartma, Mustafa Kemal Atatürk’ün Laz, Çerkez, Trakyalı, Diyarbekirli, herkesin aynı ırktan geldiğini belirten sözü. Az ötede Şeyh Said konuşmuş zamanında, torunlarının yapılanları unutmayacağını, düşmanları önünde utanç duymayacaklarını söylemiş. Sinema, çocuklar paralarının yettiğince izliyorlar filmleri, yarısından sonra girseler de tamamlıyorlar zihinlerinde, aksiyon sahneleri yeter. Ne alıştırma, filmin ilk yarısını tamamen kurgulamak. Tiyatro, zamanında belediye başkanının önayak olmasıyla yaptırılmış, oyuncular seçilmiş yetenek sınavıyla, Göksel pek güzel oynamış ama sonra oynayamamış, giderek körelmiş, meyhanenin gediklilerinden birine dönüşmüş. Clark Gable, Ingrid Bergman, afişlerde Diyarbakırlılara bakıyorlar, az ileride Ana’nın Tekel Büfesi, beride Piknik Bozo’nun Yeri, sözcüklerle çizilen kroki. Edip nasıl düşmüş oralara, çocukluktan gelen sanat aşkı. Şiirleri var, imgeci şiiri savunuyor, öncesinde gazoz satarak girebildiği sinema salonunda izlediği filmlerle besleyecek hayal gücünü. “Çütkafa” demişler bir zaman, “Serçe” olmuş, asıl adı Edip, de olmayabilir, kurgudan ne beklenir. Mahallede koşturan çocuklardan biri işte. “Zaza çocuklar sürü halinde hareket ederdi. Müsaadeleri dışında sigara satanları yakaladıklarında feci şekilde döver, yakalayamadıklarını ise polise yakalatıp sigaralarına el konulmasına sebep olurlardı. O da bunun hep böyle sürmeyeceğini bildiğinden, hiç olmazsa muhasebe ve daktilo öğrenir, ekmeğimi masabaşında kazanırım, düşüncesiyle ticaret lisesine kaydını yaptırır Edip.” (s. 25) Lisenin ikinci yılında edebiyatı keşfeder, üniversitede öğretmenliğini de okur, yine yazar, öğretmenlik yapar, dergiler çıkarır. Meyhaneye kadar seyir böyle.
On numara beş yıldız, bol betimlemeli bir bölüm, “Hoş Kafa Boş Kafadan İyidir”. İhsan Bey gecenin ilk sigarasını yakar, elindeki kalemi ve şiirleri masanın kenarına iter. Şiir tartışması çıkarsa bir yere kadar savunacak fikrini, nefesi yetmeyince başka yerlere çekecek konuşmayı. Masaların adları var tabii, her masada aynı meşrepten başka başka insanlar. Erkenci Öğretmenler Masası’nda Bacım Ali var, bacı dediklerinden biriyle evlendiği için. Bu arada lakap üfürme konusunda acayip bir yaratıcılığı var memleketin gerçekten, benim duyduğum iki örnek: “Sikçi Ahmet”, “Küfküf Ekrem”. İlkinin olayı tahmin edilebilir de ikincisini sormadım, öyle kaldı. Neyse, Çok Efendi Emekli Adamlar Masası kırılır efendilikten, en fazla üç duble rakı içerler, dermana elbet düşmezler sonrasında. Bizimkiler düşecektir, hani suluyla kuruyu karıştırmamak gerektiği söylenir ama bunların bir kulağından da girmez ki çıksın diğerinden. Şehrin en prestijli kulübünde kâğıt oynadıktan sonra düşerler oraya, bilmem nerede elit elit takıldıktan sonra geceyi orada noktalarlar. TÖB-DER’deki mücadele zamanlarından bahseden vardır, dağa çıkan tıp öğrencisi kızından haber bekleyen vardır, muhtelif. Herkesle dost olan, neredeyse bütün dünyayı tanıyan insanlardan uzak durmaya çalışır Edip, onların tekin ayakkabı olmadığını bilir. Nedir, devletçiler vardır aralarında, yeri gelir radikal solcu olurlar, Kemalist kesilirler, ne olacakları esen rüzgâra göre belli olur. Evlerinde, arkadaş çevrelerinde en sıkı devrimci onlardır mesela, insan içine çıktıklarında lafın nereye gideceği belli olmadığı için kendilerini garantiye alırlar. Çok vardır öylesi, anlatıcı kameranın önünden şöyle bir geçirir onları. Sonradan Tövbe Edenler Masası insanın başına bela olabilir, kabadayı tipliler oturur orada, her şeye tövbeyi basıp elini ayağını meyhanelerden çekenler de çıkmıştır aralarından. “Hesabı ödemek için paralarını ceplerinden çıkarırken mutlaka garsona arkalarını dönerlerdi. Çünkü açıktan para çıkarmak racona uymazmış, o erkek raconuna göre para sadece ‘orospulara’ gösterilerek verilirmiş.” (s. 34) Kürt Yazarlar Masası esas masa, Edip mutlu çünkü Rengin var yaşamında, aşktan uçuş, masaya iniş. Rengin’le sonlanacak anlatı, hüzünlü ama zayıf bir final, Gelecek Uzun Sürer‘in finalinin bir çeşitlemesi. Masa, televizyon, TRT4 mü izlenecek, dengbêj varken neyin nesi o, kim açtırıyor, kim değiştirtmiyor, sayılı gerginliklerden biri. Solcu Gençler Masası da var tabii, orada da bir gerilim, önce Kürt olduğunu, her şeyin sonradan geldiğini söyleyenlerin yanında önce devrimi savunanlar, işçi sınıfı, Kürt milliyetçiliği, aşırıya varmayan tartışmalar. “Rakıya fazla yüklendiği gecelerin birinde de Edip işi biraz abartarak, ‘Biz sağcı mıyız, biz de solcuyuz, ama önce Kürd’üz. Neden? Bizi önce Kürt olarak kabul etmedikleri için,’ demişliği de vardı Cemgil’e.” (s. 40) İhsan Bey oturtmuş masaya Edip’i, önce saygı duyulacak bir sanatçıymış görünürde, kendi şiirlerini, sevdiği şairleri öve öve kıymetini düşürmüş, Edip’in sohbet arkadaşı olmuş. Yine saygı var ama alayla birlikte artık. Masaya Latife Tekin de gelmiş bir ara, ne sanatçılar geçmiş oradan, tam şenlik.
İnsanların hasoları için bölümler ayırmış Çakmak, Otman’a bakalım bir. O an ne söylediyse o, ötesini berisini karıştırır, değiştirir, içtiği sigaranın etkisiyle dediklerinde tutarlılık bulunmaz, kafasında kurduğu gerçekliği yığar masaya da ciddiye alınmaması gerektiğini öğrenmişlerdir çoktan, eğlemek için dinlerler. Palavraları meşhurdur, Göksel’den aşırdıkları vardır, bazen hiç yoktan mimar olduğunu söyler ama asıl işi müteahhitliktir, baba mesleği inşaatçılıkla uğraştığından öyle der. Asıl olayı Mamişek tabii, anlatıcı yıllar boyunca konuşulacak anıların doğduğunu söylüyor o geziden. Bir gün küfelik olmuşlar yine, yeminler etmişler, Otman’ın sürekli bahsettiği o köye ertesi gün gideceklermiş. Para yok kimsede, Edip ayın sonunu getiremeyecek ama yemin edilmiş bir kere, arabaya doluştukları gibi yallah. Otman’ın köy korucusu akrabaları geliyorlar, bizimkilerin çöktükleri yeri çekirge sürüsü sarıyor resmen. Mangalda et kalmıyor, sigaradan da çekmişlerdir, tamam. Kafalar yine çok güzel, evren karanlık, dönemeyecekler kolay kolay. “Rakının üzerine dermanı çekince, şaftı kayıyor, değil yolu adını bile söylemekte zorlanıyor. Gırgırcı fukaralar gece karanlığında, yıldızların belli belirsiz aydınlattığı gök kubbe altında, yolda kalmayıp da ne yapacaklardı, bu uçsuz bucaksız ovada saatlerce?” (s. 92)
Memlekette neler olduğu fonda görünüyor bazı, Başkan’ın ülke ülke yer değiştirmek zorunda kalmasından konuşuyorlar, yakınlardaki savaşlardan, geceleri dağlardan gelen silah seslerinden. Tepki gösterilecek, dükkânlar açılmayacak diyelim, Hizbullah gözdağı veriyor, polis kilitleri kırıp kapıları açmaya çalışıyor, insana protesto bile ettirmiyorlar bazı şeyleri. Rengin’in protestosu unutulmayacak kolay kolay, Edip’in mahvolmasına yol açacaksa da destandır, adanmadır. Pavyonlar Sokağı’ndan bir sahne olarak görürüz noktayı, gökyüzü parlak değildir, kapkara demirden bir kapaktır anlatıcıya göre.
Bilenler, görenler, yaşayanlar için daha da etkileyicidir. Tanıklık.











Cevap yaz