Mektupta ânı paylaşmak: A’ida yazarken eczanenin kapısına hafifçe vurulduğunu duyar. Şekeri düşmüş veya aşırı yükselmiş bir adam başta yardım ister, sonra kapıyı geç açtığı için A’ida’ya bağırır, düşüp bayılır. Umudu korumanın zamanı biçimleyen niteliğinden de bahsediyordu A’ida, şimdiyi gelecekle geçmişe yaymaktan, ileride kavuşacaklarsa şimdinin direnciyle mümkün olacak, geçmişten gelen acıyı şimdide bal eyleyecek ki Xavier’a varlığını duyursun. Varlık başlı başına umut, yaşamın mektuptan yansıması. Adam baygın, A’ida ya şeker verecek ya insülin, suda erittiği şekeri veriyor belirtilere dayanarak. Doğru tedavi. Adam kendine gelince teşekkür ederek çıkıyor dükkândan, karanlığın içinde kayboluyor, A’ida anlattığı şeye kaldığı yerden devam ediyor. Yaşantı paylaşımı, dışarıyla içerinin arasındaki çizgiyi yıkmak. Berger sunuş yazısında kronolojiye dikkat etmediğini belirtiyor, Suse’deki eski hapishanenin 37 numaralı koğuşunda duvara yapışık sigara kutularının üzerinde bulunan mektuplar üç tomar halinde bulunmuş, X’in sıralamasına göre metne yerleştirmiş mektupları, dolayısıyla aradan geçen iki yıl birkaç mektuba tekabül ediyor. A’ida’nın adama rastladığını anlattığı mektup neden o tomarda acaba, X’in mektupları sıralama yöntemi nedir? İki bin küsur gündür hapiste olan biri âşık olduğu kadından gelen mektupları neye göre sıralar, dışarıyı tamamen içeri yerleştirmeye çalışan mektupları mı gözetir önce, aşkın sesinin sonuna kadar açık olduğu mektupları ilk tomara mı koymuştur, direnişin görünürlüğüne göre mi yoksa? Kendi düştüğü notlar da pek yardımcı olmuyor, ilk mektup sokağın hikâyesini anlatmıyor, sadece A’ida’yla ilgili, A’ida’nın gündelik yaşamıyla daha doğrusu, bir de Xavier’ın bukalemunluğuyla -çünkü Yunanca “yer-aslanı” demekmiş bukalemun- da mektubun arkasına yazdığı notta bir milyar insanın içme suyunun olmadığını söylüyor Xavier, Brezilya’nın bazı bölgelerinde sokakta satılan 1 litre içme suyunun 1 litre sütten daha pahalı olduğunu. Zamansallık, içerinin havası, en önemlisi de Xavier’ın gündemi ortaya çıkıyor. ABD’de altının onsunun kaç yüz dolar olduğunu anca aşkın tam, mücadelenin yarım olduğu durumlarda düşünebilir insan, Xavier’ın mektuplarında neler yazdığını bilmiyoruz ama A’ida’nın yazdıklarından geri kalır yanı olmasa gerek, kadının yolladığı mektupların tonu hiç değişmediğine göre. Savaş sürüyor, insanlar öldürülüyor sokaklarda ki A’ida’yla Xavier dostlarının yasını tutuyorlar, notlar aşkla direnişin eşitlendiğini de gösteriyor. Eşitlenme de yok aslında, “aşkla direniş”, tam olarak budur Xavier’ın eylemi.
A’ida’nın aktif mücadelesinin örneklerini görürüz mektuplarda, bence mantıksız bir şekilde tehlikeye de atar kendini, sonuçta Xavier örgüt liderliğinden iki kez müebbet hapse çarptırıldığına göre kendisine gelen mektupların kontrolden geçtiği kuvvetle muhtemel, bu durumda bomba yapımıyla ilgili yazdıkları başını belaya sokmaz mı A’ida’nın? Yedi direnişçinin saklandığı fabrikanın önünde toplanan kadınların haberini alır A’ida, koşturup aralarına katılır. Korkuyla ilgili bölüm ne başarılıdır, el ele tutuşup fabrikanın etrafını çevrelemeseler, tansiyonu birbirlerinden güç alarak düşürmeseler en ufak bir silah sesi, en ufak bir patlama, tankların ufukta görünmesi bile ne olduğunu anlamadan koşup kaçmalarına yol açabilir ama kenetlenmiş ellerinden cesaret bulur kadınlar, kaçmazlar. Bu arada ellerinin çizimlerini de mektuplarına koyar A’ida, Xavier’ın tutması için. Tanklar geldi, helikopterler dolanıyor tepede, askerler mekânı sardılar hatta o toz dumanın içinde silahlarını da ateşlediler, paletler giderek yaklaşırken kadınlar bir adım olsun geri atmıyorlar, ayakkabılarının dibinden geçen tonlarca ağırlık ödlerini patlatıyor ama bakıyorlar ki tanklar birer birer uzaklaşmaya başlıyor, askerler arazi, başarıyorlar böylece, yedi direnişçiyi fabrikadan kaçırıyorlar. Aralarına katılmaya çalışan müzik öğretmeni öldürülmüş, silah seslerinin sebebi. Çok hikâyesi var A’ida’nın, anlatmak için biriktiriyor, arada sırada hikâyelerini dinlediği tanıdıklarından birinin öldürülmesiyle dünyanın kaybettiği iyi hikâyelerin yanında mektuplarda yaşayanlar. On yedi yaşında bir çocuk, iki yerinden vurulmuş, A’ida eline aldığı kıskaçla kurşunu arıyor yaranın içinde, Fransızlar “yaranın kıyısı” diyorlarmış, A’ida’nın aklına o an gelen neyse doğruca kâğıda. Çocuğun elinde o an silah yok, vurulduktan sonra olur mu acaba?
Soko’nun yeğeni hiç iz bırakmadan kayboldu, bir yerlerde öldürüldü mü acaba? Son mektuplardan birinde İngiltere’ye kaçtığını öğreniyoruz, tesisatçılık yapıyormuş. A’ida kadınların sağlam kıçlarıyla sağlam kararlar aldıklarını söylüyor, kendi kararı evlenmeleri yönünde. Xavier teklif ederse belki izin verirler, üçüncü kez reddedildikten sonra denemeye devam edip etmediklerini bilmiyoruz, A’ida beklentinin bedenle, umudun ruhla ilgili olduğunu söylüyor, ikisi birleşene kadar beklemeyi sürdürecekler. Aslında nörolojiyle ilgili gelişmeler bedenle zihnin birbirinden ayrılamaz, kutuplaşamaz parçalar olduklarını söylüyor, A’ida’nın bilgi birikiminin sağlam olduğunu nöronlarla ilgili son bulguları mektubuna almasından biliyoruz, hatta öyle ki canlılığın bilgi aktarımından ibaret olduğunu, mektuplar vasıtasıyla ayrılık diye bir şeyin söz konusu olmadığını söyler söylese. Manda’nın ölümünü laf arasında geçirmesine rağmen bir mektubunda lavta öğrenmeye başladığını anlatması, Manda’dan uzun uzun bahsetmesi geçen zamanın anlamı yaşama yavaş yavaş yaydığını imliyor, şeyler bir arada ama bir cümlelik, bir mektupluk veya bir ömürlük, tıpkı aşkın dile getirilme biçimi gibi. “Her şeyde ortak olan özellikler vardır ve bunu bilmek zihni doğanın en büyük mucizelerine açar. Her şeyde bulunan birinci özellik iki sonsuzluğu kapsar, sonsuz büyüklük ve sonsuz küçüklük… Doğa her şeyin üzerine kendisinin ve yaratıcısının imgesini kazıdığına göre, hemen hepsi onun çifte sonsuzluğunu paylaşır.” (s. 55) Son mektubunda arkadaşı Jaimes’in verdiği matematik dersine on iki kişi gittiğini yazıyor Xavier, A’ida Tarsa’da eczacılık okurken tuttuğu bir defterden alıntıyı bulup çıkarıyor, birlikteliklerini tanımlamış oluyor. Bir tür sonsuzluk, aşkınki ne büyük, ayrılıkları ne kadar küçük.
“Uzun zaman önce yaptığım bir şey miydi? Yoksa yapmak isteyip de yapamadığım bir şey mi? Neyse, elimi bir mektubun üzerine koyup sana göndermek için dış hatlarını çizmek istedim. Bir süre sonra -ne zamansa- nasıl el çizileceğini anlatan bir kitap buldum ve sayfalarını karıştırdım. Sonra da almaya karar verdim. Hayatımızın hikâyesi gibiydi. Bütün hikâyeler, ellerin de hikâyesidir — toplayan, dengeleyen, işaret eden, birleştiren, yoğuran, ören, okşayan, uykuda kendini bırakan, kesen, yiyen, silen, müzik çalan, kaşıyan, kavrayan, soyan, sıkan, tetik çeken, katlayan ellerin… Kitabın her sayfasında farklı bir eylemi icra eden ellerin özenli çizimleri vardı. Ben de birini buraya kopyalıyorum.” (s. 72)
Küçük şeyler korkutuyor, hapishanede bir kadının kafasının kazıtılması. Büyük şeyler cesaret veriyor, ölüm mesela. Henüz doğmamış çocukların hayatları, aklın veya rahmin hayali. Geleceği kürtajla almaya çalışanlara karşı. Gezegenin canlılığı dönüştürülüyor, acaba kin tutan bir form var mıdır, bir tür tepki gelişir mi doğada, bilinmiyor. Ama’dan on yaş büyükmüş Rami, Ama âşık olmuş, sonra devriyeler tarafından yatağından kaldırılan Rami nehir kenarına götürülüp vurulmuş, Ama’nın olaydan üç gün sonra haberi olmuş ama biliyormuş zaten, o gece apansızın uyanmış ve kaburgalarının içinde dipsiz bir kuyunun varlığını hissetmiş. Gassan’ın çarşıda arkadaşlarıyla kart oynadığı bir gün evi bombalanmış geride borularla molozlardan başka hiçbir şey kalmamış ama bulduğu bir süpürgeyi alan Gassan evinin olduğu yeri süpürmeye başlamış. 12 kurabiye, 6’sını Xavier’a göndermiş A’ida, kurabiyeler ulaşmazsa aşkını ağzının içine almış tadı bilsin diye.
“Geçen hafta Suze’deydim. Dışarı çıktığında altından geçeceğin sokak lambalarının altında durdum.” (s. 132)











Cevap yaz