Çemberlitaş köftecileri, şarabı dışarıdan almaya müsaade var, köfteyle piyazın parasını karşıladılar mı tayfa toplanır. Ilgaz’ın saydığı şairlerden hemen hiçbiri bilinmiyor bugün, dönem şairleridir, o dönem başka şairler meşhurdur. Mehmed Kemal’in dediği gibi “Acılı Kuşak”, 1940 Kuşağı, toplumculukla birlikte şiiri de yitirmemeye çalışıyorlar: Suphi Taşhan, Celal Vardar, Emin Ülgener, Hilmi Büyükşekerci. Hapisten çıkıp gelenler var, Dinamo’su, A. Kadir’i, Arif Dino’su, daha kimler. Niyazi Akıncıoğlu’yla yakın Ilgaz, konuştuklarından şiir çıkarıyorlar, biri diğerinin konusunu istiyor. Sadece şairler değil, Sabahattin Ali’de isteyecek bir şey, geleceğiz. Çemberlitaş iyi, hoş ama ayaklar çekiliyor bir bir, Arif Dino yok, Suphi Taşan yok, dostlar gidiyorlar, kalanlar merak ediyorlar nereye gittiklerini. Beyoğlu lokantalarında gezinenler haber getiriyorlar, mekân Nisuaz’dır artık, azıcık paralısı için Degüstasyon, bir yerler. Bir gün Akıncıoğlu’yla konuşuyor Ilgaz, baskın verecekler, akşama doğru Beyoğlu’na. Tramvaydan iniyorlar, Galatasaray’da bir lokantaya giriyorlar, çat diye karşılaşıyorlar Arif Dino’yla. Asaf Halet Çelebi geliyor az sonra, oturuyorlar, Dino biraz çekingen. Abidin Dino da geliyor, yeni bir eve taşındıklarını söylüyor, onlar da gelseler güzel olacak. Hep beraber çıkıyorlar, altıncı kata çıkamıyorlar çünkü nefesleri kesiliyor bizimkilerin, karınları aç. Yine de çıkıyorlar, “Yahu nerede kaldınız!” diye çıkışıyor Abidin Dino. “Yazarlar ‘Yalnız ekmekle de yaşanmaz,’ diye romanlar yaza dursunlar, biz ekmeğe de razıydık. Başkaları yalnız manzarayla yaşardı, ama herhalde turşu suyu içtikten sonra değil! Beyoğlu lokantalarında doyduktan sonra!..” (s. 15) Sınıf atlayan dostlara serzenişler, çok sürmeyecek ama, Ilgaz çevresindekileri anlatacak çoğun. Kızdıkları vardır ama farklı sebepten, misal Mücap Ofluoğlu’yla Hababam Sınıfı‘nın sahnelenmesinden önce de muhabbeti var, arkadaşlar ama Ofluoğlu bir röportajda tanıdığı yazarları belirtirken Ilgaz’ın adını geçirmeyince, eyvah, çevreyle birlikte dostlar da mı değişiyor, Ilgaz nezaketini bozmadan sağlam bir kalaylıyor Ofluoğlu’nu. Birlikte dergi çıkardıkları biri daha var, sonradan romancı olmuş, ödüller almış falan, adını vermeden onu da gömüveriyor. Yaşamındandır, kulaktan kulağa oynamaz, ne gördüyse o.
Orhan Veli’yle, Sait Faik’le ilgili bölümler. Ahmet Kutsi Tecer’in dersinde Varlık‘ın üç şairinin şiirlerini tanıtmış Ilgaz, ne ki Ankara’da olmasına rağmen henüz Yaşar Nabi’yle, Orhan Veli’yle tanışmamış. Üç yıl sonra Küllük’te karşılaşıyorlar, İstanbul’da, Cavit Yamaç tanıştırıyor, oturdukları yerden gülümsüyorlar birbirlerine. Orhan Veli ufaktan suçlayıcı bir şekilde, “Philippe Soupault’yu çok seviyorsunuz herhalde!” diyor, Ilgaz’ın şiirlerini dikkatle okuduğunu belirtmek için söylüyor bunu da Ilgaz’ın Fransızcası yok, Yamaç lafı gediğine oturtarak Ilgaz’ın en iyi yanının Fransız şiirinden yararlanacak kadar Fransızca bilmemesi olduğunu söylüyor. Ilgaz yıllar sonra sökecek Fransızcayı, bakınca Soupault’yla hiçbir yakınlığının olmadığını görecek, Orhan Veli’yse şair arkadaşlarıyla birlikte ağırlayacak Soupault’yu, şiirlerini okuyacak, Soupault memleketine dönünce Türkiye’de şiiri bulduğunu söyleyecek filan. “İkinci Dünya Savaşı süresince Orhan Veli’yle çok karşılaştığım halde nedense kaynaşamıyorduk bir türlü. Mutlaka toplumcu şairlere takılacak, bizden de alacaktı gereken yanıtını.” (s. 17) Hiroşima’dan sonra yakınlaşırlar, Ilgaz’a göre Orhan Veli’nin şiirleri savaş bitince değişmiş, içtenlik kazanmıştır, bildirilerinde karşı olduğunu belirttiği ne varsa şiirlerine koymaya başlamıştır, arkadaşlıklarını biraz da bu değişimlere bağlamak gerekir sanıyorum, Ilgaz şiiri çok ciddiye alır çünkü. 1946’da öğretmenliğe dönmek için Ankara’ya gittiğinde hemen her gün buluşurlar, Orhan Veli’nin Tercüme’den ayrıldığı zamanlardır, boş vakitleri çoktur yani. Ercüment Benzat’ın evinde toplanırlar bir gün, Orhan Veli cebinden çıkardığı şiiri okurken arkadaşlarından biri Ilgaz’a manalı bir selam verir, hani ortada Ilgaz’ın aşırdığı bir şiir varmış gibi. Aralarındaki gerginlik sürüyor arkadaşlığa rağmen, şeytanın avukatlığını yapayım da Orhan Veli’nin şiiri o ortamda bilerek okuduğunu söyleyeyim. Aydın Ilgaz’ın zekâsı da karışıyor anılara, 1940’ların ortalarında bu kez İstanbul’da karşılaşıyorlar, Nurullah Ataç üzerine bir iki şakalaşıyorlar, Orhan Veli eğilip Aydın’ın saçlarını okşuyor. Rıfat Ilgaz oğluna amcanın kim olduğunu soruyor, evde konuşulmasına rağmen ne görmüş ne duymuş o güne dek, çat diye yapıştırıyor “Orhan amca!” diye. La Fontaine çevirileri Doğan Kardeş‘te yayımlanıyormuş o sıra, çevirmen “Orhan amca” olarak tanıtılmış, bir tane de resmini koymuşlar Orhan Veli’nin, Aydın Ilgaz hemen kapmış. Can Yücel de çocuğun zekâsından etkilenmiş, şair değil de büyük bir mizah yazarı olacağını söylemiş Aydın’ın. Mühendis olmuştu galiba, yazı çizi işlerine pek bulaşmadan, Çınar’ı yaşatmaya çalışarak geçirdi ömrünü. 2022’de vefat etti Aydın Ilgaz, babasının adını yaşatmak için elinden geleni yaptı. “Aydın, babası şair olanların, mizah dergilerinde yazı yazanların, nelerle karşılaşabileceğini dört yaşındayken hapishane kapılarında öğrenmişti. Babası gibi yazar olması için onu kim zorlar da başarı sağlayabilirdi! Polisi dört yaşında tanımış, babası için söylenmiş türlü sözcüklerle kulakları gene bu yaşlarda doldurulmuştu.” (s. 26)
Sabahattin Ali’nin kitabı için bir öyküye daha ihtiyacı var, yıl 1947, Ilgaz başından geçenlerin bir kısmını anlatırken faşistlerle birlikte tutulduğu zamanlardan bir hikâye anlatıyor, Ali çok beğenip hemen öyküleştiriyor, karaktere de “Rıfat” adını veriyor. Büyük onur Rıfat Ilgaz için. Olay şu: Ilgaz’la Hamza Sadi Özbek’i, dönemin ünlü Turancısını aynı koğuşa koyuyorlar, Ilgaz tanıyor Özbek’i de Özbek Ilgaz’ı tanımıyor, eğlence. On üç gün aynı koğuşta kalıyorlar, Ilgaz başta işletiyor Özbek’i polis rolü yaparak da sonradan koğuş arkadaşı oluyorlar. Özbek sorgudan geçmemiş hiç, sorulara ne cevap vereceğini soruyor Ilgaz’a, falaka malaka kalbine inecek Ilgaz bir şey derse ama diyor, Özbek korkuyor, en sonunda Ilgaz’ın tavsiyelerine uyup hiçbir şeyi bilmediğini söylüyor, bir süre sonra da salıveriliyor zaten. “Ona kızdıkları kadar, bana da kızarlardı tüm Turancılar içerde. Benim suçum neydi? Bir yurttaşı sorgulara hazırlamakla adaletin görevini kolaylaştırmış olmuyor muydum? Ne vardı bunda öfkelenecek?” (s. 48) Kodes bahsi bitmek bilmiyor, Ilgaz o kadar çektiğinden normal. Kastamonu Lisesi’nde sevilen sayılan iki abi var, biri Orhan Şaik. Edebiyat fakültesine yazıldığı duyulunca bilgilerinden istifade etmek isteyen Ilgaz bir mektup yazıyor, sembolizm, şu bu nedir, öğrenmek istiyor, yazdığı cevapta öyle şeyler okumadıklarını söylüyor Orhan Şaik. Neyse, yıllar geçiyor, Ilgaz karakolda işlemlerinin bitmesini beklerken polislerin konuşmalarına kulak misafiri oluyor. Orhan Şaik Gökyay o sıralar Konservatuvar müdürü, Turancılıktan alınmış, oturması söylenmiş de o ters yapıp dolanmaya devam etmiş. Hücreye atmalarını söylüyor komiser, bir süre sonra polis yine geliyor, bu kez Gökyay’ın oradan çıkmak için her dediklerini yapacağını söylediğini iletiyor. Derken karşılaşıyorlar tabii, Gökyay tanımıyor Ilgaz’ı, tuvalete gidip gidemeyeceğini soruyor. Karakol nedir biliyor Ilgaz, durumu anlıyor, gidebileceğini söyleyip tuvaleti gösteriyor. O sıra işleri var, komiserle memuru döndükleri zaman Gökyay tuvaletten çıkıyor, bir temiz azarlıyorlar adamı.
Sait Faik’e yer kalmadı, Orhan Kemal’le atışmalarını verip bırakayım. Arkadaşlar da o kadar da uğraşılmaz insanla, Orhan Kemal bir baltaya sap olamadığını söylüyor Sait Faik’in mesela, eski pardösüsüyle muharrirlik numaraları yapıyormuş, Sait Faik’in cevabı: “‘Hastir lan! Sen kendine bak, hikâyeciliğin de yazarlığın da içine tükürdünüz. Ulan hikâye ile ekmek parası mı kazanılır be… Kendine sağlamca bir iş bulamaz mısın Balıkpazarı’nda! Üç kuruş otuz para alacaksın da çoluk çocuk geçindireceksin, öyle mi? Ulan sen bu işin üzerine düştükçe onları fiyat kırmaya zorluyorsun!’” (s. 56)











Cevap yaz