Luigi Malerba – Daima İthaka

Denize dökülen nehirlerin suyu tatlı, deniz tuzlu, bunun hikmetini kendine defalarca sormuş Odysseus, İthaka’nın taşlık sahilinde otururken bir kez daha soruyor. Tanıması lazım ama tanıyamıyor oraları, ilerleyen bölümlerde kendini de pek tanıyamadığını fark edeceğiz, yani hikâyelerinden ayrı düştüğü ölçüde başkasıdır. Penelope’nin yanında kendidir ama kendini öyle bir kamufle etmiştir ki yine uzağına düşmüştür, eşine dair pek az hikâye duyduğundan mı? Yıllarca beklemiştir Penelope, örgüsünü söküp baştan dikmiş, Talipleri oyalaya oyalaya bir hal olmuştur. Odysseus’un nerede olduğunu gelene geçene sormasından hiç mi anlamamıştır Odysseus bilinmez, mekâna döndüğünde eşini kuşatılmış, şüphesince güvenilmez bulmuştur, hele o kolyeyi görünce kadının çoktan başkasıyla birlikte olduğu vehmine kapılır. Anlamak ister, dilenci kılığına girer, yeni bir hikâyedir artık yaşayacağı. Daha evlenmelerinden önce göstermiştir kurnazlığını, Helen’i elde edemeyeceğini anlayıp ünlü yeminiyle bağlar bir bakıma, Penelope’yle evlenir, sonrasında Akhilleus’un foyasını açığa çıkararak savaşa katılmasını sağlar, öncesinde kendisi de gizlenir ama oğlunun yaşamının tehlikede olduğunu görünce kendini ele verir falan, kısacası hep bir katakulli, hep bir dalavereyle geçer yaşamı. Ey, hakkında anlatılan onca hikâye, onca söylence ne ölçüde gerçektir, Penelope eşinin onca kadınla -tanrıça, canavar veya insan, fark etmez- ilişkiye girmiş olabileceğini düşünmekte haksız mıdır derken hakikate, güneşin altındaki tek hakikate odaklanırız, Odysseus’un sonlara doğru şikayet ettiği şekliyle güneşin altında bir tanecik vardır ondan, yeri belli değildir, hele destanlar üfürmekte, daha da önemlisi üfürdüğü destanlara inanmakta eşsiz bir karakterin kendi kurduğu dünyasında. Uydurduğumuz hikâyelere inanmak gerçekliğin eksenini birazcık kaydırır, herkesin inanmasıysa tamamen. Kaynaktan akan tatlı su, diğerleriyle birleşince, güneşin altında tuzlu. “Kişiliğim hakkında söylediğim yalan sözlerle öyle bir kördüğüm yaratmıştım ki şimdi ben bile işin içinden çıkamaz hâldeydim. Kendime bile yalan söyleme meylime karşı koyamadım ve o mutsuz, uydurma hikâyeleri anlatırken gözlerim yaşaracak kadar duygulandım. Ozanlar kahramanların başlarından geçenleri anlatırlar ama ben şair değilim, hatta kahraman olduğumdan da emin değilim; başkalarının anılmaya değer bulduğu işler başardım ama bunları dillendirecek bir ozan çıkmazsa tüm insanların başarıları unutularak hiçlikte yok olacaktır.” (s. 158) Sondan geriye bakınca, Taliplilerin vur patlasın takıldıkları zaman onlar için bir tanecik şarkı söyleyen Terpiades’in canını bağışlar Odysseus, adamın savunusunu makul bulur, belki de hikâyesini sonsuz kılmak içindi. Fırtına dindikten sonra oturup destanları yazmaya başlarlar çünkü, Terpiades sadece gerçeklere bağlı kalmalarını istediği için arıza çıkarır, tartışırlar, yine Odysseus’un istediği olur. Malerba da sonsözünde değinir, üç bin yıllık hikâyenin azıcık farklı versiyonları sözlü edebiyattır, nesillere yayılır, yazıya geçirilmiş hali nihai hali değildir, nitekim yolculukları sırasında destanların çok benzerini yaşlı bir adamdan dinlemiştir. Homeros sade bir derleyici miydi, metinlere kendi metnini de katmış mıydı, derleyiciyse hangi versiyonları derleyip hangilerini dışarıda bıraktı, dışarıda bıraktıkları arasında hakikate en yakın duranları var mıydı, zamanın içinde belirsizleşen, bulanıklaşan bir toplam bu hakikat. Doyma Ânı‘nda geçiyordu, Doppler etkisi bayağı, tarihte bir noktaya en yakın olanlar tarihi en yalın biçimiyle görürler, tarihin bir parçasıdırlar çünkü, uzaklaştıkça dalgalar bozunuma uğrar. Odysseus’un maceralarının üzerinden, baştan itibaren yirmi yıl geçmiştir, on yıllık geri dönüş yolculuğunda neler yaşadığı, neleri hatırladığı bile belli değildir kendi için, boşlukları bir şekilde doldurmak zorunda kalmıştır. Zorunluluk, biraz da kurma keyfi. Acı dolu gözyaşları dökülmüştür, soğuk gecelerde popolar açıkta kalmıştır ama kendi kurduğu oyunun sınırlarını zorlamasına rağmen kazanmıştır Odysseus, bütün o belirsizliğin içinde Penelope’yi üze üze kendine katliam yapmış, sonrasında eşini de Odysseus olduğuna inandırmıştır. Gerçi daha en başta çakmıştır köfteyi Penelope, karşısındakinin kaç yıldır oradan oraya sürüklenen eşi olduğunu anlamıştır da hikâyeyi öğrenince inat etmiş, adamın anlattıklarının tamamını boşa çıkarmıştır. Savaşta birliktelerse eğer dilencinin dediği gibi, o zaman Odysseus’un bütün yaşamını “edinmiş” olabilir dilenci, belki kahramanı öldürüp onun yerine geçmiştir. Böyle bir fenomen var, filmi de sağlam hatta, savaştan uzun süre sonra dönen adamı “kabul eden” aile hiçbir uyarıyı dikkate almaz, adamın aslında o kişi olmadığını söyleyenlere kulaklarını tıkarlar. Adamın huyu suyu başkaysa da, olur öyle, sonuçta savaştan dönmüş, birazcık değişmiştir, o kişi olduğuna inanılmışsa sorun yok. Zamanla ortaya çıkan sorunlar bir yere kadar göz ardı edilir, nihayet bir kırılma yaşanır da foyası açığa çıkar adamın. Birkaç örneği var bu durumun, Malerba’nın muhtemelen bildiği Bruneri-Canella Davası misal: Birinci Dünya Savaşı sırasında kaybolan profesör yıllar sonra ortaya çıkar, gerisi bildiğimiz hikâye. Neyse, Odysseus etrafına öyle bir efsane perdesi örmüştür ki Penelope’nin savlarına ikna edici cevaplar veremez, gerçekten de Odysseus olmama ihtimali vardır, mantıklı bir ihtimaldir en azından. Sonlara doğru babası Laertes’i ziyarete gittiği zaman ortak anılarından bahsederler, savaştan önce kırk elma, on incir diktiklerini söyler Odysseus, babasının iddiasına göre aslında tam tersi, on elma ve kırk incirdir diktikleri, de, savaştan ve onca yıldan sonra normaldir karıştırmak, Laertes karşısındakinin oğlu olduğunu hemen kabul eder. İlginçtir, daha başlarda babasının döndüğüne inanan Telemakhos bu olayla birlikte güvenini yitirmeye başlar, belki de gerçekten krallığı ele geçirmek isteyen güçlü bir dilenci akıl oyunlarıyla manipüle etmiştir yanındakileri. Telemakhos’u hemen kral ilan eden Odysseus bu güvensizliği kırmak mı istemişti, eylem gerçeğin icadı mıdır nedir, mesela Argos tanır sahibini, şöyle bir koklar da anlar, Penelope bir köpeğe bile kim olduğunu çaktırıp en yakınlarına sır vermeyen eşine kinlenirken başka bir eylemi ortaya koymaya zorlar herkesi. Şu meşhur yarışma. Odysseus köşeye sıkışmıştır artık, başka yerden okuyunca böyle, kim olduğunu faş etmek zorundadır yoksa Penelope’nin Taliplilere karşı koyacak gücü de kalmamıştır, hele Telemakhos’un boynunda incecik bir yara izi bırakan av kazasından sonra. Bir anlık cinnet her şeyi halledecektir, zurnanın zort dediği yere gelmişlerdir, Odysseus piyasaya çıkıp oku deliklerden geçirince mevzu anlaşılır. Kimseyi affetmeyecek, ortalığı mezbahaya çevirecektir. Öfkesinden anlamıyor mu Penelope, elbet anlıyor, peki Odysseus, o kadar zeki, kafası çalışan adam Penelope’yi nasıl anlamıyor, ilginç. Oyunu sürdürmek için kendine söylediği yalanlara inanıyor ihtimal. Taliplilerden birileriyle ilişkisi vardır, Odysseus’u hiç beklememiştir zaten, sadece kiminle evleneceğine karar verememiştir. Aralarındaki çatışmayı izlemek keyifli ama, iki taraf da acayip zeki, bir yerde Penelope’nin kendisinden çok daha akıllı olduğunu söylüyor zaten Odysseus, eşinin hakkını veriyor. Kaderden korkan Penelope eşini ikinciye kaybetmemek için oyunu sonlandırdığında, eh, aslında yeni bir oyuna başladığını biliyor. Tanıma oyunu. Birbirlerini baştan tanıyacaklar, yaşadıkları ağır şeyler kişiliklerini değiştirdi biraz, eskiden o kadar oynadıkları yoktu.

Margaret Atwood’un Penelope‘siyle aynı damardan gelen bir kurmaca, Atwood’un feminizm ayarı yok tabii. Hizmetçiler doğrudan sefa düşkünü olarak görülüyor bu kitapta, Odysseus’un erilliği dillere destan, Penelope’nin kadınlara, kadınlığa koyduğu sınırlar evlere şenlik. Dönemin havasını buram buram alıyoruz, alternatif hikâye merkezde, diğer metin bu açıdan çok daha ilginç çünkü Atwood bir de kadınların tarafından bakıyor mevzulara, zamansallığı oradan kuruyor. Malerba da Penelope’yi konuşturur ama erkeklerin dünyasında yalnız bir kadın, kodlarını eril dünyadan almış bir karakterdir sesini duyurduğu. Bir yerde çok açıktır sadece, seyahat etmenin yalnızca erkeklerin hakkı olup olmadığını sorduğu zaman. Retorik soru tabii. İki metni paralel okumalı, paralel değilse de mutlaka okumalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!