Geçen rastladım, aşkı kitaplardan, filmlerden öğrenip de öğrendiğini aşk sanan karakterin aşkı tamamen yanlış anladığını fark etmesi. Aşkı anladığını düşünüp yanlışlığı fark etmesi. Belki doğru anlamıştır, acı çektiği için aşkı doğru anlamıştır, mutluysa da aşkı doğru anlamıştır. Aşk nasıl anlaşılır, mesela dedeler nineler anneler babalar Yeşilçam filmlerinden görüp anlamışlarsa iki üç nesil olabilecek en hastalıklı biçimde yetiştirilmiş demektir, o filmlerde ruh hastalığı gibidir aşk, saçmalıktır. Sezen Aksu’nun şarkılarındaki aşk tam bir ruh hastalığıdır, patoloji basar dinleyene. Aşk deliliktir, aşk insanı bilmem ne yapar. Serum falan yedirir, lavmana muhtaç kılar aşk. Aşkı öven insanlardan kaçasım gelir, yerenlerden de, aşkla ilgili herhangi bir şey midemi bulandırır. Aşkın anlatımının modası geçmiyor, gerzekliğin dışına çıkmıyor bu anlatım, bağlamı hemen ele geçiriyor, bayrak sallayarak koşuyor aşk, karakter marakter her şeyi devirip geçiyor. Aşk kadın, aşk adam. Başım dönüyor, soluk alamıyorum, ortamdan hemen ayrılmak istiyorum. Aşk denince aklıma o korkunç meyhaneler geliyor. İnsanlar ağlıyorlar aşkla ilgili konuşurlarken, rakıyı kafaya dikip bardağı masaya güm diye vuruyorlar, inliyorlar falan. Yanda canı çıkmış orkestra, adam veya kadın coşmaya başlıyor. Dünyanın en korkunç görüntüsü. Höykürerek şarkı söylüyor, meyhaneden çıkınca yuvarlanıyor yerlerde, bıraksalar âşık olduğu insanın evine gidip bir de orada rezalet çıkaracak. İnsan beynini bırakıveriyor kaldırıma, bir kısmı masada kalmıştı zaten, ucubeye dönüşüveriyor. Beyin ve insan. Âşık arkadaşın muhabbeti hiç çekilmiyor, ikinci kahveyi söylemeye çekiniyor insan. Aşka dair hikâyeleri dinlemekten imanı gevriyor, dağa taşa bakmaya başlıyor, oradan da yardım gelmeyince belasını bulmayı diliyor artık. Buldu bile. Aşkın bir zamanlar sessizlikte yaşadığı olmuştur, bir parıltıda, parmağın bir hareketinde. Şimdi yok. Aşk bile kendisiyle karşılaşsa aşk demez, tanımaz. Aşktan öte bir şey yoksa burası berbat bir yer demektir, iki kat cehennem. Aşkından dağları delene devletin para vermesi lazım. Aşkı öldürmek gerekir, yaşarsa aşktır, yaşamazsa da aşktır. Yakamızı sıyıramıyoruz, her yerden pörtlüyor bu cıvıklık, âşık olduğuna pişman olası geliyor insanın. Şimdi bu romanda da benzer bir durum olduğu için insanların türlü çeşitli acılarıyla hemhal oluyoruz, fenalıklar basıyor, itfaiyeyi arayasım geliyor. Okudum bitirdim, bittiğine şükrettim çünkü bir yere kadar katlanılabiliyor aşka, kara sevdayı iliklerine kadar hisseden, aşkı kaşık kaşık yiyen karaktere. Haşmet’e. Haşmet’in dinlediği hikâyelere. Gördüğü, duyduğu kadına kavuşmak için te Bağdat’a gidecektir Haşmet, işini gücünü bırakıp yollara düşecek, ailesini cortlatan duygunun peşinde ömrünü feda edecektir. Ömrünü feda etmişlere rastlayınca hikâyelerini de dinleyecektir tabii, her birinin ayrı bir tutulma, mahvolma hikâyesi vardır. Yaşarlar yine, çoğu ölmemiştir, tanınmaz hale gelenleri vardır. Bunlardan biri Haşmet’in yıllardır kayıp babası mı, dedesi mi, yolda denk gelecekler ve birbirlerine teğet geçeceklerdir, gözleri O’ndan başkasını görmez. Anlatıcı nerede duyduğunu, ne zaman dinlediğini bilmez, hatırlayamaz, kimin anlattığını hatırlar ama söylemek istemez onu da, okuyucuyu merak içerisinde bırakıp ilgi çekmek için yaptığı bir numara değilmiş bu, söz vermiş de o yüzden. En başta böylesi bir gizem hiçbir işe yaramıyor ama tamam, anlatıcı triplere girmiş madem, yiyelim. “Okuyucunun bu sayfalar üzerindekileri bir başkasına anlatma isteği duyup duymayacağından doğrusu çok emin değilim. Sonuçta bütün aşk hikâyeleri başkalarına ait oldukları sürece tehlikesizmiş gibi dururlar.” (s. 8) Bu pek doğru değil, ağza namlu sokma isteği uyandırıyor çünkü.
Haşmet’e bakalım. Rüyasında O’nu görüyor, inanılmaz güzel bir kadın, duvara işliyor görüntüsü. Çalıştığı berber dükkânında ustası Selahattin anlıyor çocuğun kafasının gittiğini, ilişmiyor, biliyor çünkü aşkın ne olduğunu. Dayısı ağlayıp sızlarmış bir zamanlar, Berlin’e uzanan serüveni acıyla bitmiş, Singapur’da misyonerlere ait bir hastanede ölen de var, yani bu zıkkım insanı alıp dünyanın öbür ucuna fırlatabiliyor. Bulmak lazım aşkı, ne cehenneme gittiyse âşık da peşinden. Ustanın ustası Mehmet Rıfat Bey’in gözleri de Haşmet’in gözleri gibiymiş bir zamanlar, on yedi yaşın gençliği var mıymış bilinmez de tutulan hemen belli edermiş kendini. “Dikkatli ol!” diyor Selahattin, başkaları da dikkatli olmasını söyleyecek, hatta bir yerde yarenlik edip omzuna aldığı kuş bile söylese şaşırmayacağız. Evet, aşk, dikkatli olmak lazım. Aşk, evet, dikkat. Haşmet geziniyor bir gün, rastladığı sokak ressamı bir resim çiziktiriveriyor. Aa, O! Resmi eve götürüyor Haşmet, annesi hemen buluyor, abisinin sevdiği kızın resmi mi yoksa! Babası da trenlere atlayıp gitmiş, Haşmet’in dayısıyla babası arazi. Sirk hikâyeleri, Haşmet’in dedesinin sirkte aslan terbiyecisi bir kadına tutulup O’nun peşinden dünyayı dolaşması, böyle bir sürü yan hikâye. Kaçbin gece hikâyeleri aşkla doğuyor, civarda O’nun yüzünden diyar diyar gezenler var, ne yaşadılarsa ve nasıl kurtuldularsa anlatıyorlar. Kurtulduklarınca. Toplumsal meseleler buralardan giriyor metne biraz, mesela askerler dehşet saçıyorlar birazcık, gurbetçiler, işçiler derken kaç çeşit insan giriyor metne. Yüzeyden ayrılmaz bu anlatı parçaları, anlatıcıların sesi hiç değişmez, anlattıkları da birbirinin türevidir. Korkunç bir umutsuzluk, tutulma, sürüklenme. İlgi çeken ne var, bu anlatılanların gerisindeki dünya belki, başka da bir şeye rastlamadım. Bağdat nereden çıktı, Haşmet’e ulaşıyor bu bilgi, O’nu orada bulacağını öğrenir öğrenmez vedalaşıyor, yallah yola. Sahneleri aşırı uzatıp dramatik etkiyi artırmak lazım tabii, yere pirinçler dökülüyor, Haşmet’in annesi uğursuz gıcırtıyı ve çıldırtıcı kapanma sesini duyunca kendini yerden yere mi vuruyor ne oluyor, kare kare görüyoruz neredeyse. Niye kare kare görüyoruz, bir mevzu da yok. Tren faslı başlıyor, kondüktör Haşmet’in halini görüp kendi hikâyesini anlatmaya başlıyor da herkes hikmet sıçtığı için geri kalmıyor tabii: “‘Hayat denen muammanın biz zavallı insanlara sonu gelmez bir ceza olarak verildiğine dair şüphelerim var. Üstesinden gelemeyeceğimiz bir bilmeceyi sanki çözmek zorundaymışız gibi beyhude bir çabanın içindeyiz. Herkesin hayatı öyle bir sırla kaplanmış ki, herkes bunu çözmeye uğraşırken ömrünün sonuna geldiğinin farkına varıyor da, daha ipin ucunu tutamadığı dehşetine kapılıyor. Benim kafam da aynı nedenden karmakarışık ve kalbimde her an giderek büyüyen bir telaşla yaşıyorum.’” (s. 57) Teşekkürler Gecelerin Yargıcı, dünya biraz daha aydınlandı. Kondüktör var, bir yerden sonra gemiye bindiriyor askerler Haşmet’i, oradan bir hikâye, buradan bir hikâye, O çeşitli kılıklara girdiği için adı sanı çok. Aslında çok ilginç bir yere evrilebilirdi hikâye, ortalara doğru birinin anlattığı hikâyeden bu nanenin beden değiştirebildiğini görüyoruz, mesela birine âşıksak ve o biriyle birlikte olmuşsak bedenimiz hoop, onun bedenine geçiveriyor çünkü aşk biraz da bedenlerin göçü, biraz da ançüezlerin düşüdür. Olur böyle şeyler yani, dolayısıyla Haşmet’in karşılaştığı insanlar aslında O olabilir, olmayabilir, kim bilir? Aşk söz konusuysa her şey mümkündür çünkü aşk insanın beynini şöyle sıkı bir çalkaladıktan sonra kapağı açar ki fışkırsın üste başa. Aşkla ilgili çok şey duyduk, izledik, gördük, benim en sevdiğim hikâye ne diye düşündüğümde aklıma hiçbir şey gelmiyor, kocaman bir bıkkınlık sarıyor topuklarımı. Topuklarımdan üşüyorum ben, aşkın üzerimde öyle bir etkisi var. Aşk iki takla attırıp sarsar adamı valla, aşkın olmadığı yerde aşk yine aşktır, olduğu yerde de aşktır. Aşk yani. Mistikue.











Cevap yaz