“Biz”in içinde biz yokuz tabii, küreselleşme öncesi sermaye var, fabrikatörler var, tüccarlar var. Bizim hikâyemiz olması için en azından bir atölyemizin, atölyemizde çalışan işçilerin olması lazım. “Öte yandan, yüzyıllardan beri anne ve babalarımızın kuşağından daha kötü şartlarda yaşayacak ilk kuşak olmaya mahkûm olduğumuz için, bizi doğurtup zenginlik hayalleri kurmamıza izin verdikten sonra tam da o hayalleri yaşama anı geldiğinde bizi parasız ve işsiz bıraktıkları için birilerinin bizden özür dilemesi gerekmez mi?” (s. 174) İlahi Edoardo, kaç nesildir tekstil işi yapıyorsunuz, dedelerin savaş sonrasında Almanya’ya kumaş fişeklemekten semirmiş de semirmiş, kuzenlerin hayvan gibi pahalı kıyafetler giyerken bit pazarından aldığın 30 papellik kazak kurtaracak seni he? “Daha kötü şartlar” dediği de şirketi satmış, parayı nereye yatıracağını bilemiyor, ne büyük keder. “Zenginlik hayalleri kurmak”? Politikaya atılmış bu adam, on beş yıl boyunca şirketi yönetmiş, işçi sınıfının sorunlarını kendi sorunu kılmak için nasıl bir dalga bu? Hayır, işçilere, “Biz bir aileyiz” mottosunu kakalamıştır, ucuz iş gücü başta olmak üzere pek çok nedenden üretim Çin’e kayınca iş yapamaz hale gelmiştir, kendini de işçiden saymıştır, durum bu. Gerçi son bölümde anlattığı eyleme katılanlardan durum belli. Carlotta ve çocuklarla kahvaltı yapmak yerine hayatında ilk defa bir gösteriye katılmış Nesi, 28 Şubat 2009, ortada ne bir polis ne bir jandarma var. Ne steril gösteri, biber gazı yemeden olacak iş mi? Pratolu sanayicilerin en yaşlısı ve en güçlüsü Renato Cecchi, Santo Stefano şirketinin armasını içeren, devasa ve tertemiz bir bayrak taşıyormuş, ışıklar yoldaşı olsun. “Göstericilerin arasında çok az işçi ve çok az öğrenci ile bir tek Çinli var; girişimci Giu Lin birkaç gün önce mafya tarzı bir olayda kendi memleketlileri tarafından dövülmüş, nitekim yüzünde o olayın korkunç izlerini taşıyor. Göstericilerin büyük kısmı zanaatkârlardan, krizden en çok etkilenen küçük ve çok küçük girişimcilerden oluşuyor.” (s. 161) Nesi’nin kendini zanaatkâr olarak gördüğünü ekleyeyim, grunge patladığı zaman oduncu gömleği kumaşı üretip satmış bir dünya. Kısacası sanayicilerden bir sanayicinin metni bu, Nesi dört nesillik şirketin nasıl elden çıktığını, Çin’in üretim dengelerini değiştirip yerli üreticileri nasıl zortlattığını anlatıyor. İngiltere’nin Hindistan’daki pamuk üreticilerini, tezgâh sahiplerini zortlatması gibi değil bu, orada kendileri üretip kendileri satan insanlar mahvoluyordu, burada sanayiciler değişen dengelerin altında kaldıkları için “belirsiz” bir düşmana saldırmaya çalışıyorlar. Kanun çıkmış da, politikacılar imalat sanayisini tasfiye etmişler de, maliyetlerin düşmesiyle baş edemeyen fabrikatörler isyan etmişler de çıkan tantana bu kadar işte, ötesi yok. Nesi tertemiz bir dille ekonomi profesörlerini eleştiriyor, arada Berlusconi’nin adı bir kezcik geçiyor, gerisi eski dünyaya övgü, eski çalışma biçimine, patronlara. “Hayır, küçük sanayicileri fabrikalarını Çin’e götürmeye teşvik edenler onları en ufak bir şekilde tanımıyordu. Ne tarihlerini, ne de çalışma şekillerini biliyorlardı. Savaş sonrasındaki refah yıllarında ortaya çıkmış olan şirketlerinin hemen hepsinin, hemen hepsi altmış yaşını geçmiş olan kurucuları tarafından yönetildiğini göz önünde tutmuyorlardı; bu yabani girişimciler şirketlerinin mucizevi gelişiminin, olağanüstü derecede elverişli ama tekrarlanamaz bir dizi şartın sonucu olduğunu, savaşın enkazından doğan büyümenin etkisiyle uzun ve son derece şanslı bir büyüme dönemi geçirdiğini, becerikli ve beceriksiz, sanayici ve çalışan, herkesi sınırlarının çok ötesine kadar taşıdığını biliyorlardı.” (s. 147) Basbayağı servet transferi aslında, kapitalizm gömlek değiştiriyor, yakışmayanlar kilidi vurup gidiyor. Büyüme döneminin son derece şanslı olması, meh, “çalışan” da sınırlarının çok ötesine geçmiştir elbet, mesela Nesi gibi onlu yaşlarının ortalarından itibaren her yaz ABD’ye gidip Ivy Leauge üniversitelerinin kurslarını dolaşmış, şehirde arabalarıyla piyasa yapmış, İngilizceyi sular seller gibi öğrenmişlerdir şüphesiz. Yani sinir bozucu o kadar çok şey var ki David Foster Wallace’ın yolladığı mektup bile dindirmiyor öfkeyi, Infinite Jest‘i İtalyancaya çeviren Nesi’nin yazarla münasebetine değineceğim ama içimi biraz daha soğutmam lazım. “Kâbus” nam bölümde Nesi sıklıkla gördüğü rüyayı anlatıyor: Fabio yirmi iki yaşından beri çalıştığı fabrika kapanınca işsiz kalmış, ellili yaşlarında, sınıf atlamayı yaşamı boyunca bir zorunluluk olarak görmüş ama başaramamış. Eşinin maaşıyla geçiniyorlar, kızları üniversitede. Patronuna kızamıyor çünkü şirket iki defa yapılandırıldığı zaman onu işten çıkarmamış, can patron. Geceleri uyuyamıyor Fabio, iki haftadır iş arıyor, bulamıyor, çok çalışarak bir yerlere gelebileceğini düşünüyor. Hâlâ. Sık sık öfke nöbetlerine kapılıyor artık, durduk yere bağırıyor, ruh sağlığı bozuk. Benzini bitiyor bir gün, istasyona yanaşıyor, cebindeki 5 papeli makine kabul etmiyor. Arkasında bekleyen Çinli genç, Fabio’yu hiçbir şekilde taciz etmiyor, aklı başka yerde. Cüzdanında yüzlerce papel var, Fabio görüyor. Sonra parayı düşürüyor, almak için eğilince dengesini kaybedip devriliyor, yüzü Çinlinin ayakkabılarına sürtüyor. Adamın önünde diz çökmüş gibi olduğundan öfkeleniyor, “amına kodumun Çinlisi” diye düşünüyor, “işimi elimden aldı”. Zhu adamın öfke patlaması karşısında şaşırıyor, yediği tekmeden ötürü kızgın, kalkıp itiyor Fabio’yu. İki seksen. Bekleyen araçlardan birinin şoförü iniyor, Zhu’nun çenesini kırıyor. Arkadaki kamyondan Çinli duvar ustaları iniyorlar, şoföre ellerindeki aletlerle giriyorlar. Yukarıda birileri oybirliğiyle kararlar almışlar, iş gücünün seyyaliyeti onaylanmış, işçiler ezildikçe ezilmişler, Fabio’nun “medeniyeti” diğer medeniyeti iyice bir sömürmüş ama Fabio’ya pek az yaramış bu, sermaye yukarılarda bir yerde biriktikçe birikmiş, sonuç bu. Kabus, evet, bütün işçiler için. Zekiymiş Fabio, gerçekten zeki olabilir, uyanmadığıysa kesin. Nesi’nin yeri nedir burada, Çinli çalıştırmak istememek mi, İtalyanların daha iyi şartlarda yaşamasını istemek mi, işçilerine zam oğlu zam yapmak mı, kabusu burada aramalı.
Başa dönersek Nesi’nin atalarının şirketi nasıl kurduklarını görürüz, Almanlar çekildikten sonra İtalyanlar yanan meskenlerini hemen ayağa kaldırıp üretime geçerler, refahı yükseltirler, Nesi 1980’lerin başından itibaren Cornell, Harvard, bilmem ne üniversitesi, alayını dolanmaya başlar. Edebiyat tutkusu canlanır, Pynchon’la Fariña’nın dostluğunu keşfeder, kısaca değinir metinde. Son seferden sonra memlekete dönüp hukuk okumaya niyetlenir ama beceremez, o kalabalıkta kaybolmaktan korkar, dersleri takip edemeyip bırakır okulu. Şirkette çalışmaya başlar, Almanya bağlantısı süper, Lowry’nin meşhur metni burada giriyor araya. Yazlarını keşfe ayırırmış Nesi, bir yaz Dostoyevski’nin, diğer yaz Salinger’ın, İncil ve Carver yazları derken okudukça okur, Fitzgerald’ın düşüşünü kendi düşüşüne yakın bulur. Hadi be sen de. Bob Dylan’a bayılır, folk müzik zaten sevilmez de ne yapılır, hele Hemingway’in ağır sıklet boks şampiyonu Gene Tunney’dan yediği yumruk! Şirketi satma hikâyesiyle edebiyat hikâyeleri iç içe geçiyor. Zurnanın zort dediği son yerle bitireyim bari, ekşi bir tat bıraktı kafamda: “Belki de muhafazakârların sonuncusu ve en genci, dolayısıyla da en kötüsüyüm: dünya ekonomisinde çığır açıcı ve olumlu olmayı taahhüt eden bir değişimi göremeyen, anlayamayan ve ondan yararlanamayan gözleri görmeyen bir adamım; hayatı boyunca yaşadığı kaşmir kabuğundan çıkmak istemeyen ve küresel modernizm tarafından kısa sürede ortadan kaldırılacak, eski zamanlardan kalma tekstil üretimi sisteminin tarihe karşıt konumunu savunmaya hazırlayan sayısız muhallebi çocuğundan biriyim; bir tür modern ve komik bir Ludistim, daha doğrusu artık her türlü akıl dışı, şanlı ve kaybedilmeye mahkum isyanların sembolü sayılan yaşlı Ned Ludd’un soyundan gelen son kişiyim.” (s. 59) Hele ya. Wallace hikâyesi kalsın, meraklısının elinden öper.











Cevap yaz