Patricia Engel – Sınırsız Ülke

Bombaların patlayışıyla pazara gitmek arasında hiçbir fark yok, sıradandır. Bunun Venezuela veya Bolivya versiyonu da vardı, kimin romanıydı, dışarıda kıyamet koparken hayatta kalmaya çalışan insanların düştüğü umutsuzluk, girdikleri çatışmalar, genel olarak hayatta kalma çabası. Talia’nın ailesinin hikâyesinde de benzer atmosfer sarıyor insanları, bu kez cehennemin ortasına değil de kenarına düşmüş insanlar, ülkeden kaçarak kurtulacaklar. Kurtulacaklarını düşünüyorlar. ABD’nin güneyinde kaçak işçi olarak yaşamak ne kadar yaşamaksa. Patronu tecavüz eder, ses çıkaramaz Talia’nın annesi Elena, kendince önlem almakla yetinir yaşadıklarının tekrarlanmaması için. Talia’nın babası Mauro kavgaya girmek istemez çünkü sınır bir adım ötededir, ülkenin sınırsızlığı sadece vatandaşlar içindir, çalışma izni olmayan kaçaklar hayalet gibi dolanmak zorundadırlar ki alkolik olup çıkan Mauro için hayaletlik mümkün değildir. Evinde kaldığı Dante’nin hırtlığı yüzünden yakalanır, paketlenip ülkesine gönderilir. O sıra Elena’yla çocukları Nando ve Karina evde dönüşünü bekliyorlar, hiçbir şeyden haberleri yok. Talia en küçükleri, memlekete götürülüyor, ninesi Perla ve Mauro’yla yaşayacak. Gerçi Talia’nın annesi Perla’nın Mauro’ya karşı bir kini, öfkesi yok ama adam berduş gibi sokaklarda yatmaya başlayınca Talia’nın başına iş getirmesin diye almayacak adamı eve, sokakta yatmasın diye para verecek ara sıra, toparlanmasını bekleyecek. O güç var, zaten ABD’ye göçmelerini de Mauro önermiş, başlangıçta işi sağlam tutarak para kazanmaya da başlamıştı ama insan bambaşka bir ülkede, her an sınır dışı edilme tehlikesiyle, eh, darmadağın olabiliyor. Cep telefonları, internet çıkana kadar mektuplarla haberleşecekler, Talia içten içe bir gün tekrar bir araya gelebileceklerini düşünse de sorumlu olduğu çocuklarına ayıracak bütün enerjisini, Mauro’ya bilmesi gerektiği kadarını söyleyip aşkı arkalara atacak. Kimseyle birlikte olmamasını eleştirecek Karina, ne yani, babası Kolombiya’da aziz gibi dolanıyor mu sanki, oysa Talia için hayat bekleme salonuna dönmüştür de er geç bir şeylerin olacağı bellidir sanki. Kızına neyden bahsettiğini bilmediğini söyleyerek kapar mevzuyu, Amerikalıların arasında büyüyen, yaşam biçimlerine hemen adapte olan Karina’nın anlayabileceği bir şey değil. Eziyeti hiç anlayamıyor zaten, annesiyle babasının ne yaşadıklarını bilmiyor, bir tek Nando’nun yediği dayaktan haberdar. Çocuğu okuldan sonra kıstırıp dövüyorlar bir güzel, Karina’ya tecavüz edeceklerini söylüyorlar, ikisi dik durarak belayı defediyorlar. Türlü sindirme yolu var, anlatı boyunca görüyoruz, bu olayda Nando’nun İngilizceyi “anlamaması” öne çıkar. Çocukların tehditlerini anlatır idarecilere de, yani, acaba bir yanlış anlama olabilir mi? Çocuklar yardımcı olmak istediklerini, Nando’nun farklı biçimde yorumladığını söylerler. Evet, makul, böylece hem suç kalkar ortadan hem de Nando’nun “yetersizliği” dayatılır, böylece iktidarın salladığı sopa her an meydana çıkabilecektir, yetersizlik kartı bütün arızaların üzerini örtmeye yeter, elverişlidir. Çalışma izinleri yok, o zaman çok daha az bir ücrete çalışabilirler, şikayet edecekleri hiçbir yer yoktur. Diğer göçmenler, mesela Pakistanlı yaşlı çift, mülk sahibi oldukları için Amerikan sistemine hemen uyum sağlamış, parmak sallar olmuşlardır, ailenin yaşam alanını kısıtladıkları gibi en ufak bir şeyde şikayet etme tehdidini savururlar. Vatandaşlık kodları açığa çıkar böylece, sonradan Amerikalı olunabilir ama bunun da seviyeleri vardır, mülk sahibi olmak bir aşamadır, vatandaşlık başka bir aşama, İngilizce konuşabilmek, futbol maçlarını izlemek, sayısız basamağı tırmanıp zirveye varmak mümkün değildir çünkü hep bir dışlayıcı öge mevcuttur. McCarthy zamanının yargılamalarını gömen bir senarist vardı, kitabı Can’dan çıkmıştı ama bulamadım şimdi, o kitapta ifade özgürlüğünün falan yasayla sabitlendiği ama o zamansallıkta komünist avına katılmanın Amerikalılık gereği olduğu yazıyordu, yani komisyonu desteklemiyorsan Amerikalı değildin, toplumsal hüküm buydu. Eh, yoksulluktan ve bombalardan uzak bir yaşam yeterince Amerikalılıktır, diğer her şeye katlanılabilir. En azından evin kapısından girince Amerika dışarıda kalır. Yeterlidir.

Talia ıslahevine girdiğinde ABD’ye gitmenin zamanının geldiğini düşünür, birkaç arkadaşını örgütleyerek kirişi kırar. Rahibeyi bağlama fikri ondan çıkar, kadının kadınlık, dindarlık bağlamındaki suçlayıcı konuşmalarına tutulmuştur Talia, gereğini yapar. Sokaktaki bir kediye eziyet eden salak bir herifin başından aşağı kızgın yağ dökmüştür, içeri girmesinin sebebi bu. Kaçar, bütün parasıyla uçak biletini alır, babasına hemen haber vermez çünkü Mauro’nun başının derde girmesini de istemez. Önlemler gevşek anlaşıldığı kadarıyla, Talia için yakalama kararı elbet çıkarılmıştır ama kontrollerden de geçer, uçağa da biner, kaçtığı niceden sonra anlaşılınca polis Mauro’yu haberdar eder durumdan. Onun da gitme zamanı gelmiştir, kaç yıldan sonra -Talia bebekken döner Kolombiya’ya, berduşluk zamanları, toparlama zamanları, nihayet Elena’ya kavuşacak- plan yapar, kırmızı listede olduğu için kaçak yollardan girmeye niyetlenir. En iyisi Meksika üzerinden girmektir, malum, sınırda türlü oyunlarla insan kaçakçılığı yapılır. Elena’yla çocuklar, onların hikâyeleri ayrıdır, zorluklara karşın ayakta kalmak hiç kolay değildir. Düşünüyorum, ailenin parçaları bir araya gelene kadar onca badire, herhalde mitler, hikâyeler bir arada tuttu onları her şeye rağmen. Perla’nın ailesi, eşi, burada da bir dram var ama umudunu yitirmemiş biri Perla, ayrıca halkının kozmogonisi, mitleri yaşamaya devam ediyor, çocukları biliyor o hikâyeleri, torunları da öğreniyor, özellikle Talia. Bir kavuşma, mutluluk, belki kaybetmenin ardından gelen kabullenme, kabullenmenin huzuru, ne olursa olsun insanlara güç veren bir öz var bu hikâyelerde, karakterler kendilerini görüyorlar, mücadeleyi sürdürebiliyorlar böylece. Nedir, Talia hapisten kaçar, insanlardan uzak durur, gözüne kestirdikleriyle yakınlaşır. Yalnız yaşayan Fransızca öğretmeni işte, adam tehlikeli değildir ama yeşil ışığı bekler gibidir, sabah olduğunda Talia adamın cüzdanını alıp çıkar, motosikletli delikanlıya rastlayıp yolculuğa başlar. Onlarca kişinin öldüğü bombalar başka bir dünyada patlamaktadır sanki, oysa birkaç kilometre ötede olur her şey, karakterler olayları düşünmemeye çalışarak yaşarlar, bu yüzden politik, toplumsal açıklamalar, yaveler sıkmazlar. Hayatın gerçeklerini hayat zaten gösterir, bir de dinlemek istemezler birbirlerinden Yılmaz’ın deyişiyle. Talia öylece yırtar, nihayet ailesine kavuşur. Perla öldükten sonra tabii, orada kalmasına yol açacak hiçbir neden yoktur artık, o olmadan Mauro’yla Perla’nın hayatta kalamayacağı düşüncesi doğru. Kültüre alışamaz, abisiyle ablasının yanında Amerikan yaşamını öğrenirken zorluk çeker ama başarmak zorunda. Başarmıştır herhalde. Elena ne eziyet çekiyor da nihayet iyi insanlara denk geliyor, yanında çalıştığı ailenin verdiği kabinde yeni bir yaşam kurabiliyor nihayet. Mauro’nun da aralarına katılmasıyla birlikte hikâye tamamlanıyor. Eziyet bitmiyor oysa, aile anlatısı o parçalanmışlığın varabileceği yerlerden sadece birini gösteriyor da ötesini bırakıyor. Ailenin himmetince kalacaklar orada, eğer köle gibi çalışıp üçü beşi bir araya getiremezlerse evsizlerin arasına katılacaklar, sağlık sorunları için harcamaları gereken bir dünya paranın onda birine bile sahip olmayınca başka dert. Sınır dışı edilmeden önce Mauro’nun bir yeri mi kırılıyordu, kırılacak mıydı, en az yetmiş beş papel ödemesi gerekecekti. Kaç günlük yemek parasıdır.

Mitoloji iyi yerleştirilmemiş metne, esans havası. Bir tür habercilik ayrıca, anlatımda olay örgüsü öne çıkıyor, karakterlerin derinliği tatmin eder ama anlatım hızı baş döndürür biraz. İyi roman yine de, yakın zamanın göçmenliğine şöyle bir bakış. Aileden birinin okuduğumuz metni yazdığını görüyoruz ilerleyen bölümlerde, dank diye düşüyor kafaya. Yine de iyidir, okunası.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!