Sait Faik Abasıyanık – Havuz Başı

“Simitle Çay” meşhurdur, ders kitaplarında okuduk. Kaşar peyniri için üç kuruşu olan kendini cennette sanır, tereyağlı ballı reçelli kahvaltıları gömçürense yüzlerce liranın peşinde ömrünü heba eder. Dişlerin arasında kalmış susamlarla keyiflenir insan, yağmur yediyse sağdaki susamlar, çamura battıysa soldaki, yaşamı çiçek dürbününe çeviren etki. Ritüeli de anlatmış Sait Faik, kahvede boş bir masaya kurulmaca, Acem Hasan Efendi -kim bilir hangi kahvenin efendisi, Beyazıt’takinin mi, Ada’dakinin mi, belki hepsi için bir tip- çayı geç getirdiyse küfretmece, akşamki çayı getirdiyse zaten %& $!. İstanbul sokaklarına dönüş, mazotunu alan gözlemci işinde gücündedir artık. “Her şey, içinizi delik deşik eden yağmurlu günün içine sinmiş çay kokusu, dişlerinizdeki susam tanesi ile tadını alır, ilk adımını atar.” (s. 98) Yapar bunu simit, ben konsepte odaklanacağım: kitaptaki öykülerin çoğu bu tür odaklanışların temelinde yükseliyor, yazarın ilk kitaplarındaki Grenoble öykülerine benzer öyküler olsa da, nasıl demeli, daha kristalize, daha yoğun, karakterin mekânla karışması değil de mekânın da en az karakter kadar şahsiyet sahibi olduğu anlatılar bunlar, kesitin sınırları daha belirgin mesela, belli bir durum, ötesi berisi en belirgin, en bilinmeyen. “Şehrin Sabahları ve Adamlarından Biri” böyledir, yüreği mıncıklayan yapış yapış bir el vardır anlatıcıya göre, özellikle o sabahlarda, o günlerde, insanlar kapılırlar da eziyetin bir parçasına dönüşürler. Bir adam bellenmiştir, adama meslekler, işler biçilmiştir, anlatıcı farklı senaryolarda oynatmaya başlar gözüne kestirdiğini. Ulan o bardaklara para veriyor elbet, Paşabahçe’ye çalışmıyor ya! Şimdi merak da ettim, bu Paşabahçe’yi gören genç okur o şirketi, Paşabahçe’deki fabrikayı, Selahattin Özpalabıyıklar’ın yaşamındaki yerini biliyor mu acaba? Neyi ne kadar açıklamak gerekiyor? Neyse, ulan o makinelerden iş çekmeyeceklerse ne diye çalışıyorlar derken kişi kılıktan kılığa, dışarıda lambalar yanasıya, gece inesiye. “O üzüntü birdenbire gelir. Hava yağmurludur. Bir sonu gelmeyecek başlangıç. Böyle sürüp gidecek gibidir her şey. Öyle ki, çocuklar bile çirkindir. Sokağın çamuru, bu her tarafı kaplayan; gökyüzünden ağaca, ağaçtan duvara, duvardan denize, denizden vapura, vapurdan çımacıya, çımacıdan kaptana, ondan tekrar denize, yine karaya, yine ağaca ve duvara, duvardan yoldan geçene vuran bir rengin en koyusudur. Ah! Gündüz, bu pis ışık bir bitse de kararıverse ortalık, ışıklar bir yansa…” (s. 99) Görece, kıyasla kısa öyküler bunlar, “Şehrâyin” yazarın standartlarına göre demir bilyedir. “Doğru dürüst manasını bile bilemiyorum. Edebiyat yapmıyorum. Sahiden bilmiyorum. Şöyle anlar gibi olmuyor değilim. ama sanmam ki bu yazıya başlık koyacak kadar yetsin.” (s. 102) Alımladığı biçimiyle şehir, başkalarının kavramlaştırdığı şehir, gedikleri keşfe çıkar anlatıcı, bayramlarla kalabalık, süslenmiş araçlarla konfetiler mi neyse, bir karmaşadır artık, kimliğinden sıyrılmıştır, anlatıcı hiç bilmediği bir yerde gezinir sanki. Vardır onun da keyfi, amorf biçimin yoktur. Bir meyhaneye düşmüş diyelim anlatıcı, Eleni oralarda görünmüyor, Rumca şarkı ve kitara sesi geliyor ama alışkanlığın yeşerdiği dinamik değişmiş. Mekândan sıyrılır anlatıcı, meyhanede otururken Sakız’a, Malta’ya, Kıbrıs’a, adalardan birine gider, fıçılardan gelen şarabın morluğunu görür, hayal gücünü işletmeye başlar gerçeklik bildiği şekliyle çıkmıyorsa karşısına. Alemdağ’da Var Bir Yılan‘a doğru gidiyoruz yavaş yavaş, ayak sesleri duyuluyor artık, iki kitap sonra gerçeğin büklümlerinden doğan kaymaya varacağız. Eksen kayması, şu dünyanın anlatılacak bir de öbür yakası vardır, gerçeğe dayalı hayalden hayale dayalı gerçeğe marş. “Cezayir Mahallesi”ndeki oturan adam, kahvede muhabbet açar, muhabbet dinler, karaciğer ilacından dünyanın bin bir haline bilmediği şey yok mudur, her muhabbette söyleyecek onca lafı, dinleyecek onca kafayı nereden bulur, bir düş adamı olduğu için şaşırtmaz, Sait Faik’in anlattığı insanların yanında yerini alır çünkü en az onlar kadar insandır, bilincinin olağanüstü, gerçekdışı enginliği okuru kakmaz.

Öykülerin genişlediği yerler var, bakalım, “Parkların Sabahı, Akşamı, Gecesi” detay öyküsü yine, anlatıcının düşünce üzerine kurduklarından. İlginç olurmuş aslında, temel verildi, mesela insanın her koşulda yalnız olduğuna dair üfürtü, ana baba bacı gardaş ortada olsa bile erişemiyorlar insana, parklarda etrafa bakmak, insanlara şöyle bir dokunmak, o kadar. Anlatıcı oturmuş, akşam oluyor, gece oluyor, çocuklar oynuyorlar, anneler geliyorlar, sonra bekçiler, ardından serseriler. İki serseri oturuyorlar, anlatıcıyı soymaktan bahsediyor biri, hayatlarıyla ne halt edeceklerini düşünüp kalkıyorlar çünkü sabaha eriyor gece, bekçi hepsini kişeliyor, gelsin sabah insanları. O ikisinin arkadaşlıkları üzerinden yürümüyor, hiçbir zaman da yürümedi anlatı, fikrin sağlaması yapıldı anca, bir de öbür türlüsünü görmek gerekir miydi, daha doğrusu gösterilen istikametin dışında bir yere çıkmalı mıydı hikâyeler bilmem, çıkmasa da oluyor işte. Farklı senaryoları yerleştirme işini yapıyor Sait Faik de, çok keskin dönüşler onlar, biraz aha yumuşak, yedirilmiş anlatı lazımdı belki. “Hem yapayalnız doğup kendi başımıza ölmüyor muyuz? Bana öyle gelir ki, dünya yüzündeki asıl dostlar, asıl kardeşlerimiz saniyede doğup, aynı saniyede ölen kişilerdir. Onlara da ömrümüz oldukça rastlayamayacağız.” (s. 89) Al düşün Sait Faik’in hikâyelerindeki karakterlerin birbirleriyle hemen dost veya düşman, dost ve düşman olmalarını, diyaloğun hemen başlayıp hemen bitmesini, insana dokunmanın olağanlığını. Bu olağanlığı çoktan atmış bir dünyadayız, yabancı gelmesinin sebebi bu, olağanlığı sürdürmek isteyen insanlarla muhatap olmak “zorunda kaldığımız” zaman kaçmaya meyletmemiz de bundan. Eskiden konuşmuyordum, rahatsız olurdum ama bakıyorum, gevezelik edip sıkmaya başlıyorum insanları artık, ben de olağanlığa kapılıp korktuğum insanlar gibi olmuşum. Yaşım otuz yedi, ömrüm boyunca kendimde gördüğüm en büyük değişiklik budur. İkincisi de insanın ardını görebilmek herhalde, kıymet biçmeden önce insanın hikâyesini öğrenmeye çalışmaktan. “İnsanlar, Türküler, Masallar”a bağlayacağım, 110 kilometrelik yol inşaatının ardından kodamanlardan biri kalite kontrol sürüşüne mi çıkıyor nedir, şoförüne direktif veriyor durmadan. Kalk, dur, şose boylarında yürüyen insan temsillerini gör. Sakarya’nın amelelerini. Yoksullarını, işçilerini. “Nedense yol amelesinin gözlerinden müteahhitler müteahhidi bir tuhaf oluyordu. Niçin yiyecek gibi bakıyorlardı? Yoksa ona mı öyle geliyordu? Halbuki sakalları büyümüş insanlar, günlerce taş kırıp türkü söyleyen, zeytin ekmekle doyan adamlar başka türlü bakamazlardı. Bu bakış, alelade sakalları büyümüş, yorgun insanların bakışı idi. Bu ihtiyar, köse sakallı kendisini yorulmadan para kazananlardan saydığı için yorulanların halini bilmiyordu. Yoksa onlar sakin, sessiz, korkak bakışlı insanlardı. Onlar bir gün türkü söyleyerek, sırtlarındaki koyun pöstekilerine doldurulmuş birkaç eşya, çarıklarını tamir için kendi yaptıkları köseleler, hatta budaktan iğnelerle, kimi bir küçük ne olur ne olmaz altınla yol kenarına çalışmaya gelirlerdi.” (s. 86) Yapılan yeni yolla işleri bozulan köylülerin, kasabalıların dertlerini anlatmak için kaymakama çıktıkları, kaymakamın belediye reisiyle takıştığı, reisin dediğini yaptırdığı öykü de ilginçtir, hem bürokrasinin çatlaklarını hem de halkın güçsüzlüğünü göstermesi açısından. Valla bu Bekir Yıldız falan -severim de yani, yeteneklidir- Sait Faik’e zamanında sallamışlardır “yeterince toplumcu olmadığı için” de borazan çalması mı gerekiyordu adamın, her öyküsüne aleni sömürü mü sıkıştırsaydı. Halkın has adamıdır, sokağa laboratuvar muamelesi yaptığı olmuştur, bilmem ama toplumcu, estetiği de gözeten bir yazardır Sait Faik, iler tutar yanı yok hakkında söylenenlerin. Tamam kardeşim, sizsiniz en toplumcu.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!