Mike Segretto – Çöpün Gelini

Şurada hoş bir açıklama var, Segretto’nun ettiğini özetliyor. Dört kitap yetmiş sanıyorum. Selçuk Baran’a sekiz kitap yetmişti. Bu işin mesleği elbet var, bunu iş belleyen yapar tabii de tamamını hisseden -şimdi hiç bakamayacağım ekine köküne de “tamamını hissetmek”, yeterli geldiği yerde bırakmak yani, gelmemesini kabullenmek veya, yazının başına oturtan şeyin kaybolduğunu kabullenmek, daha da ne anlama gelirse- yazmaz olur artık, yazmaz olmalı. Segretto’nun Türkçeye çevrilen diğer kitaplarını internetten buldum, aldım, yayınevinin bastığı diğer kitapları da aldım, aynı kalibrede metinleri basmışlar sanıyorum. Tembelhayvan Yayınları. Ne basmışlar, Segretto’nun diğer metinleri, Su Polat’ın bir metni, bir iki daha. Bağlı olduğu yayın grubunda Kırmızı da varmış, ilginç. Sahaflarda denk geliyorum bazen, üç beş süper metni basıp kapanan yayınevi. Tavanarası mesela. Neyse, birileri Segretto’yu bulmuş tey on beş yirmi yıl önce, Cihan Taşçıoğlu zira yayın danışmanı olarak onun adı yazıyor, çevirmen de kendisi, ben çok teşekkür ederim çünkü böyle deli deli işler bizde o kadar az ki insan katran katmanı üzerine tüy boca edilmiş haliyle suya atlamayı tecrübe edemiyor, mevzunun nerelere gidebileceğini hatta gitmesi gerektiğini fark etmiyor, eşeleniyor olduğu yerde, oysa dünyada birçok şey olduğu gibi böyle şeyler de oluyor. Böyle şeylerin daha çok olması için böyle şeylerin olduğunu göstermek gerekmektedir. Gösterilmiştir. Teşekkür ederim. Sallayanı olmamıştır, olsun, teşebbüs olarak çok değerli. Köyün mahallenin delisini ot kokularıyla okumaktan gına gelmişti, millet deli görsün. Deliliği tartışılır tabii, kendi içinde mantıklı bir bütünlüğü var hikâyesinin. Belki de yok, cesede cansız manken kafası dikip, ya dili yumuşatmalı mı diye düşündüm ama metinde garabet çıkmış ortaya mevzu yumuşayacak diye, Taşçıoğlu malum kaygılarla müdahale etmiş ama doğrudan vermezsek Segretto’dan çok şey yitireceğiz gibi geliyor, cümleyi de tamamlamak gerektiği için tekrarlayayım, cesedi cansız manken kafası dikerek türlü emellere alet etmek -yazamıyorum, ne yiterse yitsin, isteyen metnin orijinaline bakabilir- nereden bakılsa yanlıştır ki Wizzer Whale da çok yanlış şeyler yaptığını derinlerde bir yerden hissediyor, yine de aşk ağır bastığından yani, durduramıyor kendini, önünü alamıyor. Canlanmayla da arada çok bir zaman farkı yok, bedeni ölü de olsa kadının aşka karşılık verdiğini göreceğiz.

Televizyonu çöp yığınında bulduktan sonra başlıyor anlatmaya Wizzer, kendinden bir başkasıymış gibi bahsetmesi depersonalizasyondan mustarip olduğunu gösterir mi, muhtemelen, diğer yanda insanların küçük ekranlardan nefret ettiğini, büyüklerin önünde kör olmak istediklerini, kısacası tüketim alışkanlıkları yüzünden kafayı yediklerini söylemesi aklının bir ölçüde başında olduğunu gösterir mi, muhtemelen, yani adamımız son derece yerinde tespitlerle kapitalizmi cortlatırken yaşamının tepetaklak olmasını seyrediyor, muhteşem bir karakter. Absürt mü, Segretto sürüklenişi öne çıkarıyor, Wizzer’ı yaptığı işten ötürü marja iten toplumun çekelediği yer ayakta durmaya pek müsaade etmiyor ama yaşlı osuruk Wizzer elinden geleni yapıyor. Ev sahibesi Bayan O’Connor’ın attığı kılçıkları yemiyor mesela, dişlerini gösteriyor, ergen komşusunun çıkıntılıklarına aynı şekilde mukabele ediyor, kaya gibi sağlam. Tek yarası Elsa, bir zamanlar ortadan kaybolan aşkının yasını bir ömür tutmuş, anısına işini gücünü sürdürmüş. Çöp-Wiz! Reklamlarda çöplüğünü gösteriyor, her şey çok ucuz, her şey var: bisikletler, ceketler, oyuncaklar, şok cihazları, sanat eserleri hatta. Bahçesini belki hiç kullanılmadan atılmış eşyalarla dolduruyor Wizzer, toplumun bokunu allayıp pullayıp yine topluma sokalayıveriyor, iyi bir geri dönüşümcü. Kurtlu Güveç’ini satın almaya kalkanları küfür kafir mekandan kovaladığı zaman bir hikâye daha: Maryland’de şube açmayı düşünüyorlardı Elsa’yla birlikte, parayı pulu her şeyi ayarladıktan sonra o eve gelip Kurtlu Güveç’i, dikişlerinin arasını kurtların bastığı oyuncağı bulmuştu Wizzer, Elsa’nın kayboluşundan sonra aralarında gelişen dostluk da yasa dahil, bu yüzden kimseye satmaz, satması teklif dahi edilemez. Şok cihazı da olaydır, Wizzer porno filmlerin gösterildiği bir sinemaya gider, mastürbasyona başlar, sonra otuzbircilerin arasında dolanan şık kadını görür. Oturur, yanındaki adam kendinden geçer, kalkıp başkasının yanına oturur, muhtemelen el işi yapmaktadır. Sıra Wizzer’a gelince o da nesi, kadın şok cihazını çakıverir, Wizzer boşalma sırasında yapılan hareketleri yaparken kadın beş papeli çekiverir cebinden, gülümseyerek kalkar. Böyle tuhaflıklar Wizzer’ın yaşamının küçük bir parçasıdır zira çok daha büyük tuhaflıklar beklemektedir. Yaşam çok çılgın bir şey, kafası kesik cesetlerin bahçeye atılması olsun, dünyayı gezerek antik kalıntıların ticaretini yapan bir adamın kadim bir bokböceğini takaslaması olsun, yıldırım düşmesiyle canlanıveren ceset olsun, bunlar olağandır Wizzer’ın yaşamında. Bu yıldırım olayı matraktır zira elektrik verilerek diriltilen kişilerle dolu bir edebiyat tarihimiz vardır, 19. yüzyılda elektriğin biyolojiye etkisini yorumlamanın tarihidir bir açıdan. Boris Morgan’ın yaşam kaynağı olarak nitelediği bokböceği binlerce yıl önce Mısır’da firavunları mı diriltmemiştir, firavuniçeleri mi yoldan çıkarmamıştır, onun da ayrı bir tarihi vardır. Bütün gezegenler arka arkaya sıralanır, bütün koşullar olgunlaşır da Wizzer tepetaklak iki şaplak yuvarlanmaya başlar hikâyenin içinde.

O’Connor berbat kokudan yakındığı zaman ayar Wizzer, gerçekten de kokan bir şey vardır, gecenin bir körü bahçesine atılan ceset olsa gerek. Çok güzel bir kadının cesedi, kafası yok. Wizzer’ın televizyonda izlemeyi sevdiği Canavar Gölü serisinden fırlamış gibi duruyor, morarmaya başlasa da, yani o meme, o kıç, muazzam. “Riggy-mortis” başlamıştır, adamımız gidip über bir marketten sanayi tipi koku satın alıp cesedin kokusunu dağıtmaya çalışır, başarılı da olur ama satıcının kovulduğunu öğrenince üzülür, sonuçta kız yardımcı olmaya çalışmıştır. Patronlar çok gaddar. Neyse, Weezer kokuya bular kadını, bacaktan göğse yumuşak dokunuşlar. “Ben ovalamaya devam ettim, o da öylece yatmayı ve suskun kalmayı sürdürdü. Terliyordum ve bir tür gerginlik hissediyordum ve sanki kanımın tamamı, bir saç tutamı gelip duşun giderini tıkadığında olduğu gibi midemde toplanmıştı ve bulanır gibiydi. Sonra birden o kan gitti ve iki ayrı yöne, yukarıya kafama ve aşağıya çok özel yerlerime vurdu ve yaptığım şeyi bırakmak zorunda kaldım.” (s. 50) Tansiyon yükselince bağlaç mağlaç ne varsa yığar cümleye, muhteşem bir sahne, Weezer odanın içinde dolanıp yaptığı şeyin doğru olmadığını söyler kendi kendine, bir eliyle başını tutarken diğer elini otuzbir çekmek için kullanmaktadır, sonra “cesedinin” boynunu maktapla birkaç noktasından deler, cansız mankenlerin birinden aldığı kafayı monte eder. Ta daa, işte Elsa! Yıldırım düştükten sonra sürtünme problemi yaşayan Wizzer mayonezle idare etmiştir, bir süre sonra ıslanma problemi çözülür de dünyanın en mutlu insanı olur. Hikâye o kadar fantastik yerlere eriyor ki değinmek dahi istemem, sadece şunu söyleyeceğim, Wizzer da cesedi bahçesine atanlar tarafından katledilme tehlikesi geçirip Bay Morgan tarafından gerçekten katledilince sözü bir bölümlüğüne cesede bırakıyor, kadın neden Wizzer’la birlikte olduğunu berbat bir dille anlatıyor. Berbat dil zira ölüler dilbilgisine dikkat edecek kadar toplayamazlar kafalarını. Wizzer gerçekten sevmiş kadını, sevgisini hissettirebilmiş, bu yüzden yaşamda ve ölümde birlikte olmaya karar vermişler. Çok tuhaf şeyler yaşıyorlar, aslında bu Alasdair Gray’in Zavallılar‘ındaki Bella’nın ilk zamanlarındaki halinin birebir kopyası ceset, söylenenleri yanlış anladığı için önüne geleni katlettiği bir bölüm var, acayip. Daha da neler. Tekrar basılabileceğini sanmıyorum bu metnin, sahaflardan bulunabilir. Şiddetle tavsiye ederim, kafa açar.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!