Gürcan Çilesiz – İstanbul’da 30 Saatlik Kaos: 26 Ağustos 1896 Osmanlı Bankası Baskını ve Ermeni Katliamı

Çoğu Türkçe, az sayıda kaynaktan faydalanmış Çilesiz, yazdığı önsözden anlaşıldığına göre yüksek lisans tezinden çevirme bu araştırma metni. Ermenilerin, Rumların gazetelerinde durum nasıl aktarılmış, büyükbaşların yazdıklarından başka durum nasıl alımlanmış, buralardan veri pek yok, hikâyeyi ana hatlarıyla görüyoruz. Biraz geriye sarıyor Çilesiz, baskını ortaya çıkaran koşulları anlatıyor, iyi yapıyor. 2x’te anlatacağım mevzuya gelene kadar: “Ermeni” sözcüğü ilk kez MÖ 521’de Darius’un oydurduğu Behistun yazıtlarında geçiyor, ikinci yazılı kaynak Herodot’tan. “armenii“. Ksenophon “tarımla uğraşan, müreffeh ve barışçıl bir halk” olarak tarif ediyor Ermenileri, kendi prensliklerini ve krallıklarını kuruyorlar. MS 301’de Kral Tridate aslında pagan fakat Hıristiyanlığı devlet dini olarak ilan ediyor, tarihte ilk “Hıristiyan devlet”. Kilikya Krallığı efsaneymiş, Ermenilerin “altın çağ” olarak andıkları dönem. Osmanlılar ve Ermeniler ilk kez Osman Bey baştayken karşılaşıyorlar, Osman Bey Kütahya’da bir Ermeni dinî merkezi kurulmasına izin veriyor, hoşgörüsünde siyasal ve ekonomik gerekçeler önemli. İstanbul’un fethinden sonra II. Mehmet haber yolluyor, Bursa’daki Ermeni Piskoposu Hovagim’e diyor ki: “Kardeşim bu topraklardaki bütün Ermenilerin patriğisin artık, çağır gelsinler İstanbul’a, Samatya gibi toplanın, aha Sulumanastır Kilisesi de sizin olsun.” Çaldıran seferinden sonra Anadolu’daki Ermenilerin bütün toprakları Osmanlı sınırlarının içinde kalıyor, oradakilere de haber(!) gidiyor, İstanbul’da toplanabilirlerse süper. Ermeni toplumu belli bir bölgede yoğunlaştı böylece, devletin ve halkın azınlıklara yaklaşımı aşağı yukarı belli, can sıkmadıkları sürece sessiz sedasız yaşayıp gitsinler. Rusya’daki Ermenilerden çok daha rahat koşullarda yaşıyorlar bu arada, dillerine karışılmıyor filan. Cereyanlardan çok fazla etkilenmiyorlar başta, kışkırtmalara kulakları tıkalı da işler cortlamaya başlayınca Osmanlı için, sıkıntı çıkmaya başlıyor. Nedir, özgürlük rüzgârları, milliyetçilik, teknikte zıplamalar derken Balkanlar kaynamaya başlıyor, Osmanlı dayak üstüne dayak yiyor, ön almak için Tanzimat ve Islahat ama istimi atamıyor devlet, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi dönemin aydınları azınlıkların kayırılmalarından son derece şikayetçi. Nedir yani, Müslüman genç cephede ölecek de Hıristiyan parasını verip muaf mı olacak askerlikten, Müslümanlar da tarıma, ticarete, sanayi ve sanatlara yönelmesinler mi? Bunlar gerçekleşmediği için öfke doğrudan Rumlara, Ermenilere yönelecek tabii, manipülasyon çok kolay, hele II. Abdülhamid gibi alengirli biri padişah olduktan sonra. Geliyoruz oralara, Rusya’nın Osmanlı’yı silindir gibi ezip geçtiği dönemde Ermenilere koltuk çıkması Küçük Kaynarca Antlaşması’yla görünür hale geliyor, “Şark Meselesi”nin “oluşturulması” 1700’lerin sonu. Ermeniler o tarihlerden sonra Rusya’ya sempati duymaya başlamışlar, Avrupa diplomasisine güvenmişler diğer yandan. “İnsani müdahale ülküsü görünüşte Osmanlı topraklarındaki gayri Müslimlerin haklarının verilmesi için geliştirilmişti. Gerçeğin ise bambaşka olduğu söylenebilir. Rusya ve Batılı devletler Osmanlı topraklarındaki gayri Müslimleri güç mücadelesinde bir piyon olarak gördüler. Sultan Abdülhamid ise İngiltere ve Rusya arasındaki rekabeti ustalıkla kullanarak yıllarca durumu idare etmeyi bildi.” (s. 28) Dadrian’ın kallavi araştırması Ermeni Soykırımı Tarihi‘nden bu son bölüm, kitap bende var da gözüm henüz kesmedi girmeye, bakalım. Neyse, İngiltere’dir, Fransa’dır, Rusya’nın Osmanlı’yı cortlatma tehlikesi doğunca denge unsuru olarak Osmanlı’nın yanında yer alıyorlar hatta Osmanlı’nın bir iki kritik savaşı kazanmalarını da sağlıyorlar fakat Ermeniler bu güç savaşları sırasında verilen sözlerin tutulmamasından ötürü önce hayal kırıklığı yaşıyorlar, sonra işin başa düştüğünü anlayarak kendi eylemlerini düzenliyorlar. Söylemeye gerek yok da bütün Ermenileri aynı kefeye koymamak gerek, bir sürü parti, görüş var, hatta Ahalinin Gidişi‘nde Ermeniler anılarında anlatıyorlar işte, 1915’te Osmanlı’ya karşı birleşen Hınçak’la Taşnak tayfaları birbirlerini katlediyorlar, biri “devletçi” olduğu için falan. Devam, Paris Antlaşması önemli fakat asıl Berlin Konferansı’nda alınan kararları ciddiye alıyor Ermeniler, öyle ki Lozan Antlaşması görüşmeleri sürerken İstanbul’daki Ermeni gazetelerinde Berlin’de verilen sözlerin anılmadığı yazı yok gibi bir şey, merak eden şu kitaba bakabilir. Zurnanın zort dediği yer, 61. Madde: “‘Babıâli, Ermenilerin oturdukları vilayetlerin mahalli şartları, dolayısıyla muhtaç oldukları ıslahat ve düzenlemeleri gecikmeden yapmayı ve Kürtler ile Çerkeslere karşı emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt eder ve bu konuda alacağı tedbirleri sırası geldikçe devletlere tebliğ edeceğinden, adı geçen devletler de bu tedbirlerin tatbikine nezaret edeceklerdir.'” (s. 35) Bu maddeyi iteleyip çekelemek oldukça kolay, İngiltere, “E hani dostum, sözlerini yerine getirmediğin gibi Rus tehlikesi karşısında da boku yiyecek gibisin, sen bana Kıbrıs’ı verirsen ben bir şaralop yapıp seni kurtarırım,” diyor mesela, stratejik dehâ Abdülhamid veriyor Kıbrıs’ı, sonra İngilizlerin pek bir halt yapmaya niyetlerinin olmadığını görünce “Biz o cennet parçasını boşa mı verdik?” diye sinirleniyor. Padişah sinirlenince, bilirsiniz, dünyayı yakar, veriyor sonra Balkan topraklarını filan. Bazı insanların öfkesi çok tehlikelidir. Ermeniler katlediliyor, sürülüyor, padişah bir kez silmiş defterden “dışarıyla işbirliği yaptıkları için”, Hamidiye tayfası marş marş. Eh, banka işgaline kadar varıyor mevzu.

Zeytun İsyanı’ndan alalım, yine Ahalinin Gidişi‘nde bahsedilen mevzu, aynı coğrafya çünkü. Yüksek vergiler, Kürt toprak ağalarının tacizleri derken dağa çıkıyor Ermeniler, Osmanlı’yı çalkalıyorlar, padişahın kararıyla barış yapılıyor, vergi borçları siliniyor. Hınçak isyanı daha çok, Taşnaklar sonra ortaya çıkıp destek oluyorlar da Batı’yı harekete geçirecek, katliamların önünü alacak daha büyük eylemler lazım. “Taşnak liderliği Zeytun’daki direnişe destek amacıyla çeşitli eylem planları üzerinde çalışmaya başladı. O tartışmaların sonunda üçü üzerinde yoğunlaşma kararı alındı. Mısır ve Kıbrıs’taki silahlı gruplar aracılığıyla Zeytun’a yardım gönderilecekti. İstanbul’da büyük bir intikam eylemi planlanacaktı. Son olarak Kürt aşiretlere karşılık vermek üzere İran’da silahlı gruplar oluşturulacaktı.” (s. 71) Genel: Ermeniler bir yandan Kürtler, diğer yandan Osmanlılar, direnebildikleri kadar direnmişler, iyi bile direnmişler aslında. Ama bu banka eyleminin sonuçları, orada homojen bir topluluk olamamanın sıkıntıları, örgütlenme eksikliği ve strateji geliştirememenin yarattığı dertler var. Film gibi bu banka baskını, Çilesiz tanıklıkları da katarak John Wick filmi izletiyor adeta, on numara beş yıldız da sonuçları korkunç. Eylemi düzenleyenler verilen sözlerin bir kısmının tutulmasıyla canlarını kurtarıp soluğu Marsilya’da alıyorlar, tutulmayan sözler -Ermenilere karşı şiddet olaylarının durmasına dair taleplerin bir kısmı gerçekten uygulanamaz, kriz çıkarır ama bir kısmının uygulanmaması aracıların aldıkları kararların sonucu- canlarını sıksa da mücadeleye devam ediyorlar. Armen Garo‘nun yaşamı sinemaya uyarlansa mesela, bombastik olur. Asıl dehşete düşüren kısma geleyim, baskın haberi yayılır yayılmaz eli sopalı, zincirli dayılar sokaklarda Ermenileri öldürmeye başlıyorlar, yüzlerce -tam bir sayı verilemiyor, binlerce de olabilir- Ermeni vahşice öldürülüyor, yük arabalarıyla üst üste yığılıp denize atıldıklarına dair şahitlikler var. Samatya’daki örgüt evlerinde çatışma çıkacağı kesin de siviller söz konusu, işine giden, çocuğunu komşuya bırakan, bakkala peynir almaya giden falan, kime rastlarsa öldürüyor güruh, otuz saat boyunca. Padişahın milleti fişteklediğini gösteren işaretler var, zaptiyeler başlarını çevirmişler cinayet işlenirken misal, korkunç olaylar. Bu arada padişahın Batı basınını satın alma teşebbüsü var sonda, zavallılığın öylesi yani, adamlar, “Burada öyle şeyler olmuyor, düşünce ve ifade özgürlüğü diye bir şey var dostum,” diyorlar.

Manzara geniş, belli noktalara odaklanan metinlerle tamamlanacak, bu açıdan Çilesiz’inki orta-iyi bir araştırma.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!