Tülay Ferah – Mayo mu Osmanlı mı

Bir şeyin ayrımında mısınız? Değil misiniz? O zaman açıklayayım: Her şeyi bilen ben, sonum hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Demek ki ölümlü bir kahraman olmayacaktım. Eğer olsaydım, adım tarihe, ardından da ansiklopedilere girerdi. Şimdi diyeceksiniz ki, ‘Siret Bey, siz bir roman kahraman değilseniz bu öyküyü niye okuyalım?..’ Bence artık okumayın, ama biliyorum ki sizler de alacakaranlık kuşağının içine çekildiniz; özür dilerim, öykü bitmeden hiçbir yere gidemezsiniz!..” (s. 115) Sonunu bilmediğini de bilmeyen Siret yaşamak ister, sonunu bilmekten uzak durmaya çalışırken üç dişi kırılmış -ikisi veya biri Hüseyin Rahmi tarafından- ve bacağından bıçaklanmıştır -Halide Edip mi takıyordu, meşhur yazarların eli armut toplamıyor, kabza tutuyor- ama onca yaradan harf dökülür, fırtına bir türlü dinmez, padişahına çok yaşa çeken Siret bir zaman kesin Jön Türk olmuştur da can tatlıdır, ölüm tatsızdır, hikâyenin nereye varacağını çıtlattığı için idam edilmeyi beklemek ne sıkıcıdır! Şehzade Ahmed’in öleceğini kimileri bilmez, Siret adeta bir spoiler‘dan ötürü idama mahkum edildi edilecektir, eğer gammazcıyı durduramazsa. Pera Palas’ta geçiyor hikâye, Sirkeci’den otele malum yol, malum şirketin yaptığı binalar, bir Agatha Christie eksik ki Sevgi Soysal’ın bile ortaya çıktığı yerde o yok mu, 1909’da orada bulunup bulunmaması hiç önemli değil, zamanlar ve karakterler karışık, postmodern klişeler -romanın yazıldığı zaman klişe niteliğindeydi çoktan- kafaya kafaya geliyor: Hüseyin Rahmi de biliyor o gardan yüzlerce öykü çıkarabileceğini de zamanı yakalayabilir mi, okurlarının zihnine zaman imgesi dışında ne yerleştirebildi yazar, komik diyalogların ardındaki yoksulluğu, kaygıyı aktaramadıktan sonra eksik değil mi edebiyat? İşlev bir yana, zaten edebiyatın bütün işlevlerinin şöyle bir çalkalanıp kenara konacağı türden kurgu, yahu televizyonda söyleşi yapanlardan neyi eksik anlatıcının, Siret’in, onu izlemeye devam edelim. 1908’e kadar bir şey yazmamıştır uzun zaman, Hüseyin Rahmi’yi stüdyo ışıkları altında bulsak buluruz, Kramer’ın çöpte bulduğu stüdyo dekorunu evinin salonuna kurup arkadaşlarını konuk olarak aldığı programdan hallice: politik değil gerekçe, tefrika metni başka bir gazete yürütmüş, yazarın tepkisi yazmamakmış. Servetifünun tepkisi, bari Madagaskar’a falan kaçsaymış! Ne ağlamalar, memlekette ihtilal olmuş, kim bilir kaçıncı, padişahı indirmişler ama destekçileri hâlâ var, sırf o yüzden İngiltere’ye kaçmamış mı Halide Edip, yoksa başka bir zamanın olayı mıydı bu, karakterleri belli bir tarihte belli bir mekâna tıkınca böyle karışıklıklar yaşanabiliyor, mesela Halide Edip çekiyor bıçağını, Simone’u altına alıyor, tam bıçaklayacakken geliyor odaya Siret, engellemeye çalışıyor, eğer Simone yaşarsa Sartre üstüne düşeni yapıp imza kampanyasını başlatacak, şehzadenin ölümünü haber veren anlatıcının canını bağışlatacak kamuoyu tepkisiyle, belli mi olur, Sartre başlattığı yüz elli üç imza kampanyasıyla da meşhurdur, Simone “sevgilisini” her koşulda desteklemesiyle, Woolf intihar provalarıyla, daha da kim varsa romanda, herkes bir şeyiyle var. Cebine tıktığı taşlarla nehre girip iki kez yıkanamaz Virginia, bir kezde bitirir yaşamını, ondan önce metinlerini kaleme alırken ağladığını kim bilir Siret’ten başka? Pera Palas’ın odalarında dolanırken gördüklerinden biridir, gözyaşlarına dökülen sayfalar, Virginia çektiği acıyı hissettirir. Fırtına hızında bir anlatı, sahneler hızla değişiyor, Siret bazen kurgu olduğunu fark ediyor, kendini ışınlasa ışınlar bir yere, Amasya’ya asla ışınlamaz çünkü bir okun yayıyla veya yağlı urganla boğulabilir, kendini güvenceye almak için Sartre’ın kampanyasına muhtaç da 500 frank istiyor pipo adam, 1000’den pazarlıkla düşüyor, belki Simone yapmıştır pazarlığı hem, karmakarışık. Daha Cumhuriyet bile olmamış kimse, Osmanlı aydınları ne kadar işbaşında olurlarsa olsunlar idam cezası kapıda bekliyor, tepkiler pek bir işe yaramayabilir. “Her kafadan bir ses çıktı; kimimiz İslamcı, kimimiz Türk Ocağı militanı, kimimiz de Prens Sabahattin’in ardılı oldu. Gece yarısı, sıradan bir gerçek üstüne yumruklaştık. Fazla yiyip içen parayı ödeyecekti. Herkes yediğini içtiğini yadsıdı. Düşünce ve eylem, birbiriyle asla mutlu olamayan katı bir gerçek olarak, gecenin içine etti.” (s. 19) Herkes birbirine girer, ayrılır, küfür kıyamet, ardından köşklere. Barakaya, gecekonduya giden yoktur bu tayfadan, Ferah usulca bombalıyor böyle, dört dörtlük.

Pera Palas’ta toplugörüşme, üç yazar Evropa’dan, bir o kadar Turkiyya’dan, televizyonlarda devrim gösterilmediğine göre gidip yerinde izlemek lazım, Siret öz Türkçe akımına kusursuzca uyduğu için bazı sözcüklerin öylesini böylesini birlikte kullanacak, kafaları da karıştıracak bazı, Hüseyin Rahmi neyi nasıl söyleyeceğini bilemeyeceği için sopayı indirince -başka sebepten indiriyor da kalsın neden, sopayla da girmiyor zaten, şöyle elinin tersiyle şaak diye bir vuruyor, döküyor Siret’in dişini ama eldivenini çıkarıp da şaaklatsa gerçeğe biraz daha yaklaşırdı Siret, anlatıcı, gerçekliğe yaklaşmak gibi bir derdi olmadığı için ne yapsa iyidir çünkü bu bir roman, ne yazık ki- daha fazla öz Türkçe sözcük atılıyor ortaya, kim nasıl konuşmak istiyorsa, memleketin tarihinde kaç türlü bölünme varsa görebiliriz de etnik mevzular cıs, insan başına ne geleceğini bilemediği için Siret bile çekiniyor herhalde. Mihri Hanım tey Amasya’dan gelmişler, Şehzade Ahmed’in selamını getirmişler, Sartre alıp başına gözüne koysa yeterliydi fakat Siret’in dili durmuyor, şehzadenin başına ne geleceğini söyleyiveriyor. Hüseyin Rahmi bilip söylemediğine göre işkillenecek bir şeyler var, Siret aptal değil ama aptallık yapıyor, gerçi şehzadenin başına gelenler 450 yıl önce olduğuna göre bilinmemesinin imkânı? Vardır, yoksa insan ölmek, öldürmek ve öldürülmek ister, Siret’in o taraklarda bezi olmasa da aklı vardır, kendini kurtarmaya çalışacaktır Mihri’nin elinden, hafiyelerden, yazarların kanlı kalemlerinden! Sartre’ı gördük, Simone oralarda, Siret hiçbir şey anlatmak istemediğini üzerine basa basa söylese de yazara diş bileyemez, söz geçiremez, ayak direyemez, daha da ne deyimlerle neler neleyemez. Başta Halide Edip’le Sevgi Soysal yok, sonra gelecekler, Siret yediği bokun üzerine bir bok yemeye daha kalktığı zaman, eh, bu kez engellenebilir, Soysal’a bir süre sonra kanserden öleceğini söylemek olacak iş midir, öyledir. Karakterimiz hiçbir zaman elde edemediği kontrolünü kaybetmek üzere olduğu her sefer bir şamar yer, üstü başı kan olur ama hep de kendine gelir, yaşaması lazımdır ki roman sona ermesin. Erecektir, Amasya’ya götürüldüğü zaman tarihin sözcüklerine gömüldüğünü fark ettiği zaman. Sözcüklerden ibaret tarih, hiçbir şekilde sarsılamaz o sözcükler, değiştirilemez, olanları aynen kaydettiği iddiasında olduğundan ne saygısızlıktır tersi, “öyküyü” karman çorman ettiğinin farkındadır Siret de cesaret edemez olanlarla oynamaya, kudreti aynı anda olmayanları oldurmaktadır. O ne cürettir, başarır ama Sartre’ın kadınına bütün erkekliğini sunmak istediği halde sunamaz, toplumsal normlar ne kadar güçlüdür Osmanlı erkeğinin yaşamında, başkasının kadınına bakmak ne terbiyesizliktir, başka türlü terbiyesizliğin içinde padişaha karşı çıkmak vardır ama bir kez çıkıldıktan sonra tekerlenen tarihin peşine takılmaktan başka da yapacağı bir şey yoktur Siret’in, takılır. Bir Osmanlı erkeği olarak güçlü, kuvvetliymiş, kıç kenarı. Gazetecilerin karşısında küçüldükçe küçülür, yazarların karşısında sesi bokuna karışır, öyle de cesurdur kendisi. Kurtulmak ister karakterlikten, gücü yetmez, bari tam uyuşsun ama ona da gücü yetmez. Ne klişedir. Romandan daha fazla klişe.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!