“Paris Bir Şenliktir”, Gürsel’in Paris’e kavuşmasının coşkusu. Gidilen mi, dönülen mi, ev mi, durak mı, Gürsel için Paris nedir, sergiler programlar, cıvıl cıvıl bir yer. Gürsel’i daha fazla göreceğiz bu kitapta, aşırılığa varan bir görünüm, kurmaca metinlerinin taşıdığı oyunları açıklamak mesela. Görmezden gelinmiş veya görünmemiş, eleştirmenler işin o kısmına pek eğilmemişler, çok üzücü. Böyle tehlikelere karşı sonda bir açıklama kısmının yer almasını tavsiye ediyorum ben, kim ne gizlediyse metnine, ilgili okur için yazsın da rahatlasın taraflar. Son formaya kondu diyelim, okumak istemeyenler için açılmaz o forma, tamam. Neyse, Aragon yüz yaşında, Jdanovculuğundan diyalektik şiirine bir portre. Şu yorum tartışmaya açık: “Aragon’un çocukluğunda yaşadığı büyük sarsıntının önce gerçeküstücü harekete, sonra da Komünist Partisi’ne aşırı bağlanmasında önemli bir rol oynadığını sanıyorum. Her iki bağlanışta da bir aile olayı, gerçekte yaşanılmamış bir sevgiyi (anne sevgisini) arayış var çünkü. Andre Breton’un gerçeküstücü topluluk içindeki ataerkil otoritesinin, varoluşundaki ilk büyük eksikliği (babanın yokluğunu) trajik bir biçimde yaşayan Aragon’u büyülemesi doğaldı.” (s. 12) Politikacı babanın oğlunu kabul etmek istememesiyle Komünist Parti’ye yönelen oğul, hmm. Mittérand övgüsü sonra, kitap okuyan bir başkan var tepede, süper. Danielle Mittérand okumuş Gürsel’in kitabını da uykularından olmuş, büyük metih. “Oysa bir yazar iktidara uzak durmalı. Eleştirel bir konumda yer alması gerektiğinden bağımsızlığını her durumda korumalı, koruyabilmeli. Ama iktidarı cisimleştiren bir siyasi liderin yazarlara, giderek edebiyata duyduğu ilginin önemini de -hele içinde yaşadığımız bu çılgın ve duyarsız ortamda- kavrayabilmeli, diye düşünüyorum.” (s. 16) Kavramakla kalmıyor Gürsel. Halil Gökhan’la iki söyleşisi var kitapta, bir de Gökhan’ın bir metnine övgüsü, ne olacak. Gökhan dil meselesine dair bir soru sormuş Gürsel’e, Türkçe yazmanın Türk edebiyatında olmakla ilişkisi üzerine, “Paris’le yazınsal bir ilişki kurmaktan çekinmek” nedir, Gürsel cevap olarak kitabın içeriğini özetliyor, bölümlerine dek, Yeni Roman’dır, Aragon’dur, nelerden bahsettiğini anlatıyor, resim yorumları filan, şimdi Gökhan’ın sorusunun bağlamı besbelli ama Gürsel’in verdiği cevap: “Adını andığınız kitabın önsözünde ‘Paris’le yazınsal bir ilişki kurmaktan çekindim’ derken bu yazıların Paris kentini değil, bu kentte izleme olanağını bulduğum kültür ve sanat etkinliklerini konu edindiklerini söylemek istemiştim. Ama daha değişik nitelikte yazılar da var. Bazı anılar, acılar, özlemler, yolculuklar.” (s. 25) Dil? Yok. Gürsel’in mahkemelerle boğuşmasının hikâyesi vardır, kitaptaki en ilgi çekici bölüm. Müstehcenlik, saçma sapan sebeplerden soruşturmalar, davalar, özellikle 12 Mart’tan sonra Paris’e gitmekten başka çare bulamamış Gürsel ki çektiği sıkıntılar malum. Öncesinde Vedat Günyol’un açtığı yolda yürümüş Gürsel, Günyol’un ne kadar önemli olduğunu bilmeyen bilmeli. “Memet Fuat’ın Altunizade voleybol takımına transfer önerilerine aldırmayarak öykücülükte direndim. Sonra, yeni çıkmaya başlayan Halkın Dostları’nda yayımlanan bir yazım nedeniyle hakkımda soruşturma açıldı. Mahkemeye verdiler. Savcı yedi buçuk yıl hapsimi istiyordu.” (s. 26) Bir yanda voleybol, diğer yanda hapis. Önceki yıllarda kabul etmediği bursu kabul ediyor artık Gürsel, istikamet Paris, orayı mekân tutanlar zincirine yeni halka. Makal da gelmiş bir ara, Gürsel eserlerini hiçbir zaman dışlamadıysa da onun gibi yazmaya da çalışmamış. Kitapları, yargıç dedesinin kitaplığını devralmış Gürsel, sonra babasının Fransızca kitaplarını. Aileden kitaplılık. Rilke, Ece Ayhan, Nâzım Hikmet’in kitapları sürekli yanında, nereye giderse götürüyor Gürsel, yazılarında da sıklıkla bahsediyor sevdiği şairlerden zaten. Başka, “Kıvılcım” nam öyküsünün yazılış hikâyesi, kaynakları, valla hiç ilgimi çekmediği halde okudum, geçtim. Yazdığı romandan ötürü Venedik’i şöyle enine boyuna iyi bir gezmiş, incelemiş Gürsel, padişah resimlerine bakmış, oradan edindiği bilgileri yığmış yazılarına da parlak yorumlar olmayınca veri dökümü sade. Metinlerini eleştirenlere cevabı var bir iki yazıda, kadın olsun erkek olsun karakterleri aynıymış her metninde Gürsel’in, olurmuş öyle şey, zaten bir metindeki karakteri başka bir metinde de görünüyormuş şöyle bir. “Okumak üzerine yazmaktansa, öykülerime yansıyan okuma gerçeğini, benim öznel gerçeğimi aktardım buraya. Yazmak konusunda da aynı şeyi yapabilirim. Ama alıntılar uzayıp gidecek; çünkü her kitabında yazan, dünyası yazmak olan bir öykü kahramanı çıkacaktır karşınıza.” (s. 42) Şimdi, elbet biliyorum, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak gerekir de şu kısımdan sonra Gürsel’in metinlerini okumaya başladığımı düşününce içimi fenalık bastı. Yazan yazarlar, yazamayan yazarlar, yazamayan yazamayanlar, yazıp yazamadığını yazan yazarlar, yazıp yazamadığını yazamayan yazarlar, yazıp yazamadığını yazamayan yazamayanlar, camdan mı atlasak acaba. Aslında yazıları için de geçerli, öznelliği ne kadar geride bırakabiliyorsa o kadar iyi yazıyor Gürsel, kendinden bahsetmeye başladığı an bitiyor olay, beni hiç ilgilendirmiyor çünkü yazma pratiği, kurgularının yapısı, nesi. Hayranları için eşsizdir, benim için sıkıntı. Kitaplarının anlatıcılarına nitem: “Çoğu şu ya da bu biçimde yazarak varolma çabası içindedirler. Onların, dolayısıyla da benim yazdıklarımı siz keşfedin. Söz konusu kitapları okuyarak. Yazma konusunda neler düşündüğüm, Kafka’nın deyimiyle ‘edebiyattan başka hiçbir şey olmayan’ bu tuhaf edime nasıl baktığım öykü kahramanlarımın dünyasında gizlidir.” (s. 43) Öff.
Ömer Kaleşi’nin dünyası, “İzoguro” diye biri varmış, edebiyat ortamlarında adı öne çıkıyormuş, kim acaba. Jean-Eden Hallier’nin ilginç yaşamı ve Gürsel’in üzerinde çok çalıştığı, çok emek verdiği romanı, bilinsin istiyor. Fatih’in Mesnevi‘yi okuması önemliymiş mesela, o romanı sevenler bu yazıya bir göz atsa iyi olur herhalde, Gürsel romana ne koydu, nasıl koydu, detaylarıyla anlatıyor. Röportajda. Enver Ercan sormuş soruları, biraz paparazzi kokuyor, tuhaf. “Onat Kutlar İçin” çölde vaha gibi çıkıyor bir anda, Gürsel’in annesi Leyla Gürsel o yıllarda Gaziantep Lisesi’nin matematik öğretmenlerinden, o bahsedermiş Nedim Gürsel’e Kutlar’dan. Baba Orhan Gürsel de Fransızca öğretmeni, Kutlar’a edebiyat ve dil sevgisini o kazandırmış, ne güzel. “Onat Kutlar’ın dürüst, saydam ve anlamlı yaşamı. Ve anlamsız bir son. Köktendincilerin listesinde kim bilir kimler var daha, bilmiyorum.” (s. 161) Herhalde henüz bilinmiyormuş saldırıyı kimin yaptığı, yazıyı 1995’te yazan Gürsel yapıştırıvermiş “köktendinciler” diye. Kutlar’la söyleşi yapmış bir zaman, yanlarında Ece Ayhan. “İyi bir öykü yazarı” demiş Kutlar, Gürsel havalara uçmuş. Yorgo Seferis bahsi, Urla’da doğduğu eve plaket çakmışlar, sokağa da adını vermişler ama belediye başkanı seçilen ANAP’lı Özcan Uzun plaketi kaldırmış, sokağa eski adını vermiş, gerekçesi: “Bütün sokaklara Yunanlılar’ın isimlerini verirsek, Yunanlılar silahlanıp ülkemizi yeniden işgal ederler.” Son olarak, Gürsel’in kendini savunduğu yazı. Zeki Coşkun “kendi kendinin paparazzisi” demiş Gürsel’e, evet, Gürsel gerçekten öyleymiş. “Edebiyatın magazinleşme sorunu ve yazarlar konusunda Coşkun’un görüşlerine coşkuyla katılıyorum. Ama oyunun kuralı bu. Ya oynarsın ya susarsın! Ben, dört yılımı verdiğim kitabımın gündeme gelmesi için oynamayı seçtim. İtiraf ediyorum. Bu, bana iftira edilmesinin bir gerekçesi olmamalı elbette.” (s. 169) Söyleyecek bir şey kalmıyor aslında, keşke Gürsel biraz daha oynasaymış da kitabı yüz seksen beş bin baskı yapsaymış, şöyle iyicene bir okunsaymış, bana pek az oynamış gibi geldi. En son 25. yıl özel baskısı çıkmış kitabın, pek ilgi çekmemiş gibi görünüyor. Dört yıl da yetmemiş olabilir bu konuda, hani altı yedi yıl iyi olurmuş, belki. Almanca şiir yazmak için dille dört yıl uğraşmanın yetmeyeceğini söylemişti Gürsel, ondan diyorum.












Cevap yaz