Karanfilsiz, Gülayşe Yabancının Aşkı, Naj, haso öykü, etkilemiştim zamanında. Ardından düşüş. Öykü terk etmiş görünüyor Şenocak’ı, geriye olağanüstülüğe yaslanan hikâyecilik kalmış sanki. Üzdü. “Sevgili Nefret”te Handan Hanım’ın eşi Âli Bey’den nefret etmesinin sebebini öğrendiğimizde diğer senaryonun gizemi ortadan kalkıyor, yaşamın sunduğu olasılıklar arasındaki geçiş yitiriyor etkisini, mevzu finale kadar gizli kalsaydı Şenocak’ın yarattığı büyüyü tekrar görür, sevinirdim. On yıl önceki o uğursuz geceden sonra Handan’ı pamuklara sarmıştır Âli, her gün kırk üzüm tanesiyle beslemiş, bir kadeh kırmızı şarabı kendi elleriyle içirmiş, taze cevizleri burnuna sokmuştur filan, yediği haltın büyüklüğünün -fazla beklemeyeceğiz, bilgi topağı dank diye düşecek metnin ortasına, öğreneceğiz- farkındadır. O akşam eve döndüğünde kuru üzüm faslına geçecekken on yıl olduğunu söyler Handan, tam on yıl olmuştur, Âli’nin hayal gücü hemen çalışmaya başlar ve on yıl önce ölüp gitmiş olan oğlu Ömer’in yüzünü eşinin yüzüne yerleşmiş olarak görür, Handan oğlunun sesiyle konuşur: “Kurtar beni baba…” İyice bağlansın damara madem: “Başını usulca kaldırıp camı hırpalayan yağmur tanelerini seyrederken, on yıl evvelki o melun, o alçak, o gazap dolu geceyi bütün gövdesinde acıyla, hırsla, kederle hissetti ve unutmak için ölmeyi bile göze almış olduğu halde, bir türlü ölmeyip de unutamadığı o geceyi, o ânı bütün detaylarıyla, ince bir sızıyla hatırladı.” (s. 14) Yüzüncü baskı olmasının yanında öyle aman aman bir hikâye de gelmez peşinden, akraba ziyaretine gidilmiştir, deprem olur, “o melun”, “o zındık”, o türlü türlü hayvanlık peşinde koşan deprem, zelzele, bir tepik atmıştır alttan, dünya tepetaklak olmuştur da Âli koşturup eşini kurtarmış, Ömer’i içeride bırakmıştır. Handan’ın yüzünde Ömer, Âli delirdiğini düşünür, kafayı yemektedir, kayışı koparmıştır. Handan suçlar eşini, Ömer babasına isyan eder, sonra yumuşak bir geçiş: Handan’ın koltuğu yerinde değildir, Âli hatırlamaya çalışır ama aklına gelmez neler yaşandığı, içeriden Ömer’in sesi gelir. Handan’ın mezarını ziyarete gidecekler. Bu. Bir koltuğa bağlanmış gizem, öyküye yayılsa şansı vardı, bu haliyle kolaycı. “Beyaz Kuşun Çaresi”nde başka türden sorun, Raci’nin kendini balkondan atmaması gerektiğine dair üç yüz beş gerekçe, atması için beş yüz, oysa atıp atmadığının gerilimini yaşatacak bir durum da yok, daha doğrusu tek bir kez atmaya yaklaşsa daha etkili olabilecek kurgusal şalalayı tekrarlayınca etkisi azalıyor tabii, edebî atağa dönüşüyor, öyküyü canlandırmak için şok vermek gerekiyor. Raci’dir, eşi terk etmiştir, çocuğunu göremez, işyerinde şefinden şamar yemektedir sürekli. Yetmedi, dişi ağrır, apse yapmıştır, arkadaşı Memet de pek sallamaz Raci’yi, antibiyotik verip yollar. Diş isyancıdır, eti şişirir, ayrı bir kafaya dönüşmek üzeredir, Raci’yi ele geçirse geçirir yani. Balkondan sarkar Raci, atladı atlayacak, tabii atlamayacak. Hatıralarına dalar, aslında dişinin hatıralarına da dalar zira çocukluğundan beri dişlerinden mustariptir adam, dişiyle münasebeti çok eskilere dayanır, bir anda kıymak da istemez ama ikinci kafa bir gözünü kapatınca canına tak eder, yallah Memet’e, kerpeteni kaptığı gibi dişi uyuşturmadan çekerler. “Gözleri sımsıkı kapalıydı Raci’nin. Dişi gövdesinden ağır ağır sökülürken, bir daha hiçbir zaman böyle bir haz duymayacağını düşündü. Birkaç saniye sonra her şey olup bittiğinde ise, ağız mukozasında açılan çukurun, dün gece evinin balkonundan aşağı bakarken gördüğü derin boşluğa ne kadar benzediği geçti içinden. Usulca gözlerini araladı. Memet’in kerpetenindeki dişin nasıl kan ağladığına baktı.” (s. 34) Özdeşlik, eh, dişin boşluğuyla balkondan uzanan boşluğun denkliği, yine eh çünkü benzetmenin benzeri daha önce yapıldı, dişle düşüş birleşti bir noktada, finalin etkisi azaldı. “Buluşma”, insanın neden ölmek istemediği sorusuyla açılıyor, aynı teknik, ilk cümlede veya paragrafta ortaya atılan sorunsalın etrafına hikâye kurmaca veya hikâyenin ortasına fikir döşemece. “Bunları düşünmekle hata mı yapıyorum? Belki. Kesin. Ama elimde değil. Aydın’ın öleceğini düşünmek akıl alır gibi değil. O hastalık her gün biraz daha eritiyor onu. Yiyor sanki. Tıp çaresiz. İlaçlar çaresiz. Ben çaresizim. Herkes çaresiz. Lanet olsun! İnsan neden ölmek istemez?” (s. 37) Bu kadar açıldıktan sonra umulmadık alanlara geçmeyen hikâyenin niteliği, eh, pek de geçmeyecek zaten. Bir yan sonsuza kadar yaşamayı düşünürken diğer yan ölüme yaklaşıyor, anlatıcıyla Aydın’ın eşlerinin aynı kişi olduğunu öğreniyoruz, aralarındaki bağı anlamak pek de zor gelmiyor artık. Sürprizi antika öykü, aslında sürprizsiz öykü, en kötüsü. “Kalbiye’nin Gürültüsü”ne gelelim, bahçeye düşen gürültünün ardını kamera çekimiyle izleriz: Kalbiye akşam olmadan içmeye başladığından boş bir şişeyi halının üzerine koymuş, televizyonun karşısında sızmıştır, uzaktan kumandaya güçlükle uzanmıştır bir de, hayati ayrıntılar bunlar. Nedir, arka bahçeye zbam diye bir şey düşmüş, Kalbiye yerinden fırlamıştır. Pencereyi aralar, dinler, hiçbir şey görüp duyamaz ama sezer, pencereyi kapar, perdeleri çeker, dağınık salona şöyle bir bakar, uyumak için yatak odasına yürür, ışığı yakar, “Ulan ben uyuyacağım, ışığı niye yaktım?” der, ışığı kapar, pikeyi kaldırır, pikeyi indirir, gözlerini kapar, altına sıçar, ne bileyim, böyle tempo değişikliğini, odak ayarını, hız düşürmeyi gerektiren ne oldu da bu kadar yavaşladı bu anlatım, öyküyü şişirmekten başka bir şeye yol açtı mı, hayır, karakteri öyle devindir geç. Özensizlik. Ertesi sabah da süper: Kalbiye çayı demler, mutfağın bir köşesine sıkıştırılmış küçük masanın üzerinde ekmeği dilimler, ağzına layık bir omlet yapıp kahvaltıya oturur, bir yandan gazetesini okuyup bir yandan omletini yerken nedensizce keyifsizlenir, kahvaltısını bitirir, bir bardak keyif çayı alır, salona geçer, kallavi bok yer filan, vallahi can sıkıntısından kekik sarıp içeceğim yazarken bile, okurken daha beterdi. Abi kuş düşmüştür bahçeye ya, bir tane dangalak kuş düşmüş, Kalbiye’nin yalnızlığını cortlatacak Gürültülü Kuş. Bakıyor Kalbiye, kuş büyüyor ama yeterince büyürse uçup gidecek. Çok da seviyor kuşu, göğsüne bastırıp öyle tutarsa uçup gitmez. Ama gider yine, kim bilir, sonuçta her seferinde çöküp kalkıp yuvarlanıp zıplayıp durmadan hareket etmek, hareketleri atomize etmek de zor şimdi, kuş sallamaz zaten, basıp gider. Dank son: Kalbiye elbet insafa gelir gibi yapar, kuşu serbest bırakacak gibi olur ama şak şak iki makas darbesiyle sorunu kökünden çözümler. Evet, ardından içeri gider, gazetesini açar, biraz okur, kapar, kalkar, oturur, ansızın üç kilo patlıcan yer, akabinde amuda kalkar. Neyse, yazının sonuna pek bir şey kalmadı, bir öykü daha: aşk acısından beynini dağıtmış adam, duvarları bok etmiş, kafası koltuğa yaslı öyle duruyor. Dışarıda yaşam devam ediyor, silah sağ elinde, eli kucağında adamın, dışarıda fırtına geliyor. Rüzgâr sertleşiyor, bir şeyleri sürükleyip götürecek, adam yerinden kalkıp kendine bakıyor: yanağından akan kan kötü görünmesine yol açıyor, kafasındaki deliklerde sorun yok. Ölümden sonra bir yer, gitmek için koşuyor, çelik fırtınaya kapılmak istiyor. Daha hızlı, yetişebilirse, nihayet. “Birden, fırtınanın bacaklarına atlıyor. Atlamıyor da, sanki saplıyor kendini bu çelik bacaklara. Yeniden başlıyor. Yeniden başlamak için fırtınaya karışıyor.” (s. 63) Meh.
Şenocak’ın ilk üç kitabından sonrası, bilemiyorum. İlk üçü okumalı.












Cevap yaz