Ömer Faruk Ciravoğlu – Titrek Hamsi Örgütü (Devrimcinin Notları)

Aydınlık hareketinden Ciravoğlu, Perinçek’le bağı sıkı, Gün Zileli’yle de. Otuz iki kısım tekmili birden devrimci. Anılarında dönemi, Aydınlık’ı tahlil etmeye çalışmadığını söylüyor, onu aşarmış, sadece “profesyonel devrimci” olma hikâyesini anlatıyor, gelişim sürecini, somut olaylarla birlikte devrimi kavrayışıyla birlikte. “Söylemesi belki çok anlamlı değil ama ütopyamı muhafaza ediyorum ve bütün bu deneylerin Sosyalizme hizmet ettiğini düşünüyorum.” (s. 7) Kadınlar, Ciravoğlu hiç yer vermese daha iyiymiş, gerçi önemi olmasa bahsetmezdi herhalde. Trabzon’da gençlik, arkadaşlarıyla birlikte Assiye’yi götürüyorlar ahır gibi bir yere, yapıyorlar veya yapamıyorlar. Ahırın sahibi arkadaş tabii, babası hakim mi, savcı mı, bir şey. Trabzon küçük, herkes birbirinin en azından tanışı, örneğin ileride yargılandığı zaman Ciravoğlu, mahkeme salonunda tartaklandıklarında bir çavuş önünde duruyor, şamar yemesini engelliyor. Mahalleden arkadaşıymış meğer, göz kırpıyor çavuş, ailesine bir mesajı olup olmadığını soruyor. Başa dönelim, serserilik yüzünden ölümlerden dönüyorlar, bir kezinde kaçırdıkları araba takla atıyor, tahtalıköy tabelasını görüyorlar, bir dünya olay. İlk hadisesi Nâzım şiiri okumak mı acaba, okulda münazara düzenleniyor, savaşlarda maddiyat mı maneviyat mı daha önemli? Karşı taraf Mehmet Akif’ten okuyor, Ciravoğlu malum, hakkında soruşturma yürütülüyor sonra. 1968’e gelince, mevzu başlıyor: Trabzon’daki Amerikan üssü protesto ediliyor, yankinin evine dönmesi için slogan atılırken AP yanlıları fırlayıp gomüniklerin kahrolmasını isterlerken şefkatli dokunuşlarla şenlendiriyorlar ortamı. Teorik tartışmalar dönüyor evde, Ciravoğlu’nun abileri Sosyalist Devrim-Milli Demokratik Devrim çatışması hakkında her gün konuşuyorlar. “Bana, Sosyalist Devrime giden yolda, feodal engelleri ortadan kaldırmak ve Sosyalist Devrimin yolunu açmak daha gerçekçi görünüyor. Ne de olsa MDD tartışmaları sırasında, kulağımız Mao’ya iyice açık hale geldi. Bu teoriye daha yatkınız. Üstelik MDD’ciler daha mücadeleci ve aktifler. Sosyalist devrimi savunanlar daha bürokrat görünüyor bana. Daha çok kuralları var. Onlarla ilişki daha zor kuruluyor. Üstelik birçok mücadeleyi kolayca karalıyorlar. Provakasyon olur! diyorlar. Bu yüzden kitle hareketlerine sıcak bakmıyorlar. Ve bu hareketlerde yer almıyorlar.” (s. 17) Karadeniz kaynıyor, Karadenizliler toprak sahiplerinden bıkmışlar, bu yüzden işgallere girişiyorlar. Sonraki dönemin olayları bunlar, Ciravoğlu sağlam örgütlüyor köylüleri, zamanı gelince anlatmalık. Bildiri dağıtıyor başta Ciravoğlu, MDD’cileri iyi niyetli TİP’liler destekliyor, güzel. Kaçırılıyor Ciravoğlu, kötü. Tam kaçırılma değil aslında, sağcı dostlarından biri davet ediyor, Ciravoğlu gidiyor, plana göre rehin tutulduğu zaman ellerinde güç olacak sağcıların, dost da işlediği suçtan yırtabilecek böylece. Korku dolu iki gün, vursalar vururlar, hiç belli olmaz, neyse ki avukatın biri boşa kürek çektiklerini söyleyince salıyorlar Ciravoğlu’nu. KTÜ’nün öğrencileri çok aktif, köy köy gezerlerken heyecanla karşılanıyorlar, bazı köylerde silahla kovalandıkları da oluyor ama olur öyle. “Köyler bayram yerine dönüyordu. Gizli TİP sempatizanları ortaya çıkıyordu. Ezbere Nazım Hikmet okuyanlar oluyordu. Şaşırıyorduk, moralimiz yükseliyordu. Devrime inancımız pekişmişti. Bu halk cahil değildi. Derin bir önsezisi vardı. Bir köyün muhtarı TİP’liydi. Çok etkilenmiştik.” (s. 20) Bölge Mahir Çayan’dan çok etkileniyor, konferansa geldiğinde insanlar dinliyorlar, her yer hareketli. Daha etkin olabilmek için Ankara’ya gidiyor Ciravoğlu, Kıvılcımlı’nın konferansını dinliyor, okuduklarından pek bir şey anlamadığı için belki söylediklerini anlayabileceğini düşünüyor. Kıvılcımlı orduyla halkın arasını açmamak gerektiğini, Türk ordusunun başka ordulara benzemediğini söylüyor, Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) grubunun genel geçer doğruları tekrarladığını ama pratiğe yüz vermediğini söylüyor. PDA’dan Halil Berktay sözü alıyor sonra: “Kimsede çıt çıkmıyor. O saldırılara nasıl cevap verecek? Berktay, Kıvılcımlı’nın teori düşmanlığı yaptığını söylüyor. Devleti ve orduyu sınıflar üstü bir kavram olarak ele almakla ve revizyonistlikle suçluyor. Reformcu darbe hayalleri yaymakla itham ediyor. Kürt meselesi karşısında tavır almadığı için eleştiriyor. Birçokları içinden hak veriyor. Nedense açıktan kimse bir şey söylemiyor. Anlayamıyorum.” (s. 21) Yıllar sonra birlikte çalışacaklar aynı dergide, öncesinde İzmir’de örgüt görevi verilen Ciravoğlu büyük bir gizlilik içinde hazırlanırken Berktay’la karşılaşacak, Berktay’ın evine gittiklerinde hasta yatağında yatan genç kadını görecek, yıllar sonra mahkeme tutanaklarından öğreneceği üzere o kadın Fatmagül Berktay. Sırayı bozmadan, Perinçek’in görüşlerini benimseyen Ciravoğlu memleketinde sağlam eleştirilecek ama saf tutulmuş, Perinçek’in babası Sadık Perinçek’in AP’li olmasına söylenen laflar etkisiz. Ekip iyi çalışıyor, teorik tartışmalar tam gaz derken takıldıkları mekânda, yan masada oturan ayyaş adam, arada sırada bunlara içki ısmarlıyor, meğer rapor ediyormuş masada ne konuşuluyorsa. 40-50 kişi tutuklanıyor, ilk deneyim. Ankara’da hapishane, Muammer Sun hemen bir koro oluşturmuş ekipten, “Titrek Hamsi Örgütü Marşı”nı çalıştırıyor. Zülfü Livaneli orada, Ataol Behramoğlu’nun dosyada adı geçiyor filan. “Ali Faik Cihan, Zülfü’nün müzik alanında müthiş bir yetenek olduğunu ve çok ilerleyeceğini söylüyor. Çocuk kafamla gülüp geçiyorum.” (s. 25) Halil Berktay’ı geçelim biz de, İzmir il örgütü kurulacak, kuruluyor, Ciravoğlu ve arkadaşları çalışıyorlar, bildiri dağıtıyorlar, derken bir gün, bence biraz da tedbirsizlikten, plansızlıktan ayrıca, yakalanıyorlar. Yaşadıkları binaya gidene dek on dakika boyunca çorak bir alanda yürümek gerekiyor, etrafı açık, ey, polis bassa nasıl işaret verecekler? Kapı mı, pencere mi, bir şey aralık kalacak veya kalmayacakmış, onu görene kadar çoktan evin önüne gelir insan. Nitekim bir gün Ciravoğlu bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyor ama çok geç, silahlı adamlar fırlayıp tutuyorlar adamı, ikinci kez hapishaneye. Beden eğitimi tamam, okuyup yazmaca tamam, aşırı disiplinli bir ortam. Mamak. “Hapishane hayatına biraz alışıktık zaten. Olmayanlar da o kadar çok şey biliyordu ki. Gene de cazipti hapishane hayatı. Hem zaten solcu demek ne demekti ülkemizde? Hapislik onlar için normal bir yaşam tarzı değil miydi? Kimler yatmamıştı ki hapiste. Ayrıca siyasi mahkumlar her yerde itibar görür, herkes gözünde büyütür onları. İşte bir Nazım Hikmet, Kemal Tahir. İşte Hikmet Kıvılcımlı, Orhan Kemal. Hapis yatmayan solcu olur mu?” (s. 45) Hoş geldin dayağı atılır, yastık kaydı diye bir şey uydurur mahkumlar, eşek şakası, insanımız her koşulda eşek şakası yapmaya çok isteklidir malum, sonra hapishane günleri işte. Örnekleri başka metinlerde çok, geçeceğim, bir iki olay hariç. Uğur Mumcu’nun volta arkadaşı oluyor Ciravoğlu, ne ki ayrı dünyaların insanları, uyarılıyor da arkadaşıyla iletişimi kesmek zorunda kalıyor. “Liberal” çünkü Mumcu, öyle kodlanmış. “Bizim katı Mao’cu yanlarımızla dalga geçiyorlar. Mao’nun militanlara köy çalışmalarında, köylülerin ekinlerine zarar vermemeleri ve kadınlara iyi davranmaları gerektiğini belirten bir talimatı var. Uğur Mumcu da bizimle dalga geçecek ya, Ne demiş Mao diyor, ‘Ekinleri ezmeyin, karıları düzmeyin!’ Mao’nun böyle dalgaya alınması hiç hoşumuza gitmiyor ama Mumcu’nun espri üretme becerisi her türlü ‘takdirin fevkinde’.” (s. 53) 1975’te tekrar hapis, Yılmaz Güney de var içeride. CHP’nin desteklenmesini önermiş Güney, Zileli bu yorumu “ilginç” bulduğunu söyleyip geçmiş, Ciravoğlu kendi söylese Zileli’nin eşekten düşmüşe çevireceğini söylüyor. Denge politikası güdüyor Güney, herkes onu seviyor, herkesin sorununu çözüyor çünkü. Asla taraf olmuyor, hapishane idaresinin de sıkıntılarını çözüyor, öyle bir üst merci gibi. “Yılmaz Güney, önünü alamam diye kimseyle resim çektirmiyor. Ama biz istisnayız. Bir defalık bozuyor prensibini. Toplu resim çektiriyoruz.” (s. 67)

Meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!