Mukadder Gemici – Hatırlı Yara

Asgari öyküler. Düz anlatım, dil parıltısız, sonlara doğru Allah’ı bulmak, Allah’tan güç almak, tek katman, tek üslup. Bilimkurgudan bir tutam serpilen, distopyada geçen bir iki öykü, aslında ikincisinin konusu ilginç, iyi bir öykücülükle topyekun enteresan hale gelebilirdi ama hikmet çıkarmaya çalışınca, eh. “Hatırlı Yara”da oğlu için üzülen kadın “ağleyeceğeni” söylüyor, çıkardığı sandıkta Salih’inden kalanlara bakıyor: fotoğraflar, Salih bir yaşında, Salih beş yaşında, Salih bilmem kaç yaşında, künye, beyaz tişört, bir iki oyuncak araba. Listeleme, uzun. Elbet kaç gece baktılar, elbet bakıp bakıp ağladılar, öngörülebilecek olanı genişletince bunaltıyor hikâye. Baba bilgi topağını atıveriyor: “‘Kadın, yapma. Din için, devlet için, vatan için… İsyan etme…’” (s. 7) Irmağının akışına şehit olan Salih için hep üzülüyorlar da o gün eşinin neden üzüldüğünü anlamıyor adam, kadın hemen söylüyor: sandıktaki tokanın sahibini bulmuş. Yan binadaki bozacının kızınınmış o, İzmir’de okul okuyan. Bir ara görüşmüşler, tutulmuşlar birbirlerine de vermiş kız zamanında. İzmir’de evlenmiş sonradan, iki kızı olmuş, biri Şevval, öteki de Yusuf “gadaa” emme bu Şevval’le Yusuf kim, neci, bir daha karşılaşmayacağız onlarla, ortaya atıldıkları gibi kaldılar. Neyse, hikâye burada bitti aslında da bitmedi, uzuyor, kadın pazarda karşılaşmış kızla, konuşmuşlar, kız tokadan bahsetmiş. Bitti mi, yine bitmedi, asıl hikâyeden sonra kapanış için iyi bir edebî atak lazım. Herhalde. “Pembe tokayı kutunun en derinine, hatıra denizinin en dibine sakladılar. Nihayet akşam ezanı okunurken açıldıkça hep aynı sıcaklıkla kanayan bir yarayı, kutunun kapağını kapattılar.” (s. 10) Eh. Kitaptaki en iyi öykü “Hırsız”, yarattığı tekinsizlik gerçekten başarılı, esas oğlanın belirsizliğe bodoslamadan dalması hoş. Hırsız bu, girdiği evde şöyle bir bakınıyor, çalacak bir şey yok ama sağda solda belki değerli bir şey. Derken yaşlı bir adamla burun buruna geliyor, ödü kopuyor, yaşlı adamın ödü kopmuyor çünkü oğlunun geldiğini düşünüyor, tam zamanında gelmiş hem de, eşinin yanına götürüyor. Latife açsın gözünü, baksın kim geldi! Tuhaf bir atlama sonra, lisede matematik derslerinden çok sıkılan bir hırsız, ayrıca çam ağacının dallarını, yapraklarını dinliyor, kimsenin o sesleri duymamasına hayret ediyor, yatakta yatan kadının başını da çam ağacının marazı varmış gibi yan yatan dalına benzetiyor. Hikâyenin devamındaki görece obskürant havayı düşününce taşmıyor öyküden bu lise zamanı, ağaç dinleme filan, güzel icat, yoksa ikinci bir edebî atak olabilirdi. Neyse, Latife’nin yatağa dökülmüş saçları kendi annesinin saçlarına ne kadar da benziyor, şaşırıyor hırsız, sonra annesi olup olmadığından emin olamıyor kadının, çocukluğundan anılar gelmeye devam ediyor, yalnızlığıyla boğuşmaya başlıyor ister istemez. Yedi kapılı bir dolaptan çıkan, karanlık pencerenin ötesinde görünmeyen, bilinmez bir dünyadadır artık. “Bu evden bir an önce gitmeliydi. Kadınla odada yalnız kalmıştı şimdi, adam nereye kaybolmuştu? Kedi gardırobun üstünden yere inmişti. Çakallar çocuğa diş geçirmeye devam ediyordu. Sessizce seyrediyordu. Bu ev, bu hava, bu sarı ışık, giderek daha da daraltıyordu. Ayağa kalktı, kadının bir pranga gibi tutan elini silkeledi. Bu evden gitmeliydi. Nerden girmişti bu uğursuz eve? Saat kaç olmuştu acaba?” (s. 14) Halı deseni var bir de, çakallar çocuğu dişliyorlar, çocuk kayıp, içip içip kafayı bulunca gelmiş, eve girmiş, kendiyle karşılaşmış. Nihayet dışarı çıkabildiğinde karanlığa boğulan bir sokakta, evden kurtulsa da kendi yaşamından kurtulamayacak. Geri dönüp baktığında bir ışığın parladığını görüyor. Çok uzakta, bembeyaz bir ışık. Aklına gelen o kız, eski günahlar, pişmanlıklar, sis ardındaymış gibi kapalı bir anlatımla dönüp duruyor, didaktizm yok, dört dörtlük öykü. Sürmüyor bu nitelik seviyesi, slogan öykülerle kayboluyor. “Su Köpüğü”nde Karadeniz kıyılarına gelen Suriyeli iki aile, biri travmayı atlatamamış, diğer nispeten atlatmış. İkinci derste bombalanan okulda ölen çocuklardan biri ilk ailenin çocuğu, gerçi ayırt da edemiyorlar artık, her çocuğa üzülüyorlar ama onları orada istemeyenleri görünce daha da üzülüyorlar. Bir gitseler keşke, çok sıkmışlar, oralarda ne işleri varmış. “Şu çeken dalgalarınız nerde, alıp götürse hepimizi. Cesetlerimizin fotoğrafları çekilmemek şartıyla ama değil mi, gözünüze gözünüze girecek bu sefer de o fotoğraflar çünkü. Bu kadar. Bu kadar değil aslında ama, diline dahi dökülmemişken içi de susuyor artık. Bunca yıl geçmişken her şeyin üzerinden, kelimeler de çıkmak için isteksiz.” (s. 21) Hantallaştırıyor böyle bilgi topakları, bir de çeşitleme verimsiz olunca bir cümlelik işi beş cümleye esnetmek, eh. Tamam, sonlara doğru rahatlama, mutluluğa benzer bir şey, en azından hayattalar, azıcık olsun sevinebilirler? “Terzinin Kızı”na o kadar gerek yok ki atölyede yazılır mesela, kenara konur, bir şey türetmek için kullanılabilir. O kadar. Anlatıcı terzide, aileyle ilgili önemli bir gün için elbise diktiriyor, önemin ne olduğu aşırı önemsiz. Terzinin kızı çıkıyor piyasaya, kadından düşen kitabı alıyor yerden. Hocası ödev olarak vermiş, çok sıkıcı bir kitapmış, sevmemiş. Kadın kitaba bakıyor, arka kapaktaki yazıyı okuyor, sonra kitap üzerine konuşuyorlar biraz. Kadın hikmet sıkıveriyor yine, hikâyeye dair klişe: “Kız yine kendinden emin, omuz silkti; yani… sıkıcı aslında… okumayı sevmiyorum, öyle geldi bana. Yazarın yaşadığını sana hissettirecek kadar hikâye sana geçmişse, sıkıcı olamaz bence dedi kadın. Bu sefer kız güldü, bu hikâye idare eder yani dedi.” (s. 27) Kadın zorluyor kızı, “Yok, yok,” diyor, “sen sevdin bu kitabı aslında, farkında değilsin. Sevdim de lan!” Ortaya çıkıyor ki kadın iki hafta sonraki konferansta konuşmacıymış meğer, kız o konferansa da katılmayıp bahçede voleybol oynamayı tercih etmiş, kadın sinyalliyor yine: “Ooo terzinin kızı dedi, iyi vur da sayı olsun…” Kitap okumayı sevdirmek için çok iyi yöntem, bunu uygulayacağım. Turbo moda geçelim: “Kanmak”ta İngiltere’ye gidip okuyan gencin duygusal şiddete maruz kalması var, babası “kanmamasını” söylüyor, para vermemiş, helallik de vermemiş anlaşıldığı kadarıyla, anne zaten ara bulmaya çalışmaktan bitap düşmüş. Baba kimliğini er geç kabul edeceğini söylemiş, çocuk finale doğru aynı asansöre bindiği bir kızdan etkilenince bu kimlik meselesini hatırlayıp dönmeyi düşünüyor çünkü annesi gâvur gelin getirmesinden korkuyor. Kız buna bir yapışırsa boku yedi, günah dolu gecelere savrulursa memlekete de dönemez artık? “Yepyeni Bir İnsan”, nasıl demeli, komik bir öykü. Başta bir sureden alıntı, ona göre okumak lazım, kutsal metin. Ya bir şey de yok aslında, bedeni baştan yaratıyorlar, estetik mestetik, sonra bu işi yaptıran şahsın âşık olduğu kadın sıfır estetikli, “çirkin” birine âşık olduğunu söylüyor. Bu kadar, başka hiçbir şey yok. Kurguda, dilde, sıfır. Ha, sonda bir sure daha var, ondan feyz alın bari eşekler. Evdeki robotun namaz kılmaya çalışan adama musallat olduğu efsane bir öykü daha var, en sıradan iddiaların sıralandığı bir öykü, vallahi sıkıntıdan ne yapacağımı bilemedim. Ulan ruh üflenmiş mi içinize sizin kâfir robotlar, siz kimsiniz müminlere namazın nasıl kılınacağını öğretiyorsunuz. Filan. Başka bir öykü, kız selfie çekmeyi seviyor, annesiyle babası kızın yüzünü, bedenini, her yerini faş ettiğini, kimlerin ne sapıklıklar yaptığını düşünüp fenalık geçiriyorlar neredeyse, sonra işi Allah’a bırakıyorlar ve rahatlıyorlar. Eh. Başarısız öyküler, özetle.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!