Murat Yalçın – Aşkımumya-İma Kılavuzu

“Her Halde Bir Hayal” anlatıdaki hızlı geçişlerle başlıyor, çalımlı adımlarla kaldırımda ezilmiş farenin omuzlarındaki kepeği “okuyup üflemek” var, kepek özelinde yan yana gelmemiş iki sözcüğün Aktunç’un seveceği biçimde yan yana getirilişi. Karşıdan gelen otomobil bastonu havaya savuruyor, adamı da savuruyor, berberin vitrinine doğru inişe geçen adamın kırdığı camlar sakal tıraşı olan müşteriyi yaralayıp içeride sırasını bekleyen şişko bunağın karısını düşleyişine dönüşüyor, otomobilin sürücüsünden fare efendinin peynirlerle münasebetine, oradan kaosun bilmem hangi noktasına, eylemlerin bir düzen yaratma çabasına geçiyoruz ama Yalçın’ın öyküdeki epigrafına, aralarda yer verdiği kaosa dair alıntılarda görüldüğü üzere kaos aradan bir yerden sızar, anlatıyı yola sokmaz, düş biçiminde belirir ve anlatıcı ışığı yakar, bebeğin güldüğünü söyler, yanındakinin düşüne karşılık kendisinin suskunluğudur düşün sürmesini sağlayan. Meme uçlarını sıkar uyumak üzere olanın, sonra ayaklanır, aşkın yanında bambaşka görüntülerdir aklından geçen. Evden bıkmıştır, alnından öptüğünü yatakta bırakır, sokağa çıkar. “Sözü dinlenmeyen, yarıda kesilip azarlanan bir çocuğa benzediğimi, bunları da kaotik bir tutkuyla yazdığımı biliyorum.” (s. 22) Öykülerin anlatıcıları yer yer ortaya çıkarır kendini, tek kişidir, farklılaşır, öyküden öyküye dil yoluyla kılık değiştirir. “Ben’cilik Oyunu”nda benliğini, neliğini doldurmaya çalışan anlatıcı, öykünün anlatıcısının karşısındadır, çay içerler, ilki varoluşunu kentin varoşlarında tattığını söyleyip çamurlu sularda kâğıttan gemi yüzdüren çocukları, gri ve köhne binaları, sokakları anlatır, attığı her adımda kendinden uzaklaştığını ayırt eder. Ben’cilik oyununun bir parçasıdır bunlar, bu tür oyunların tükendiğini söyleyerek lafını bitirir. “Bütün bir anlatı bunu mu söylemek içindi?” (s. 27) Deneyimler açığa çıkarılır, izlenimlerle kurulan benliğin kurulduğu malumdur ama anlatılanların ne kadarı benliğe dahildir, kurmacayı yaratan bilincin yaşamdaki yansıması sadece kurmacadan mı ibarettir, hikâyelerimizi bir araya getirme biçimlerimiz sadece zaman çizgisinden mi ibarettir, yoksa sondan eklemeli, baştan köklemeli dilimizi sözcüklerle, eklerle, harflerle oynaştırarak başka bir bilinç düzeyine varabilir miyiz, varmalı mıyız, ne istiyoruz? Yalçın’ın öyküleri ne istediğimize göre açılıyor, görülüyor, kimine sözcük oyunu olarak görülüyor ki anlaşılabilir, soyut dışavurumcuların eserlerine getirilen eleştirilerle aynı düşünce yapısından geliyor bu tutum. Eric R. Kandel’ın Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik nam metninden yola çıkarak dili bilişsel yapıyla ve sanatla bağlamaya çalışacağım, resimle edebiyat arasında koşutluk arayacağım. “Beyin biliminde indirgemeciliğin ardından çoğunlukla sentez yapma, yeniden inşa etme girişimleri gelir. Burada amaç, bir araya getirilen parçalar acaba bütünü açıklıyor mu, görmektir. Bu tür sentez sanatta nadirdir ama sanatçı Chuck Close tam da bu sebepten ötürü öne çıkar.” (s. 161) Close’un ortaya çıkardığı teknik bugün akıllı telefonların fotoğraf efektlerine bile girmiştir, şu bağımsızmış gibi görünen parçaların uzaktan bakınca anlamlı bir bütün oluşturmaları hani. Close bu tekniği insan yüzlerini resmederken uyguluyor, yatay ve dikey hatlar üzerinden örüntüler oluşturuyor ve kaostan düzen çıkartıyor adeta, Yalçın’ın da değindiği mevzu. “Portreler, Close’un felsefesini de örnekle anlatır. Bu felsefeye göre kişinin kimliği, son derece yapılandırılmış bir bileşiktir.” (s. 163) Kandel’a göre bu tür teknikler beynin evrimleşme biçimine paralel olarak imgeleri farklı biçimde yorumlayabilmemizi sağlar, Jack Flam’e göre “yeni bir hakikat iddiası”dır bu, okur veya bakar önündeki metne veya resme göre yeniliği bulmaya çalışır. Karşısındadır, zeminin üzerinde iki renk, kutulaşmış biçimde. Kandel dikey işlemlerden bahsediyor uzun uzun, değinmeyeceğim, kısaca söylemek gerekirse aşağıdan yukarıya doğru uzanan bilişsel aktiviteler zihnin aşina olduğu örüntülerin üzerine kuruludur, çizgisel bir hikâyenin takip edilebilirliğini bu tür işlemler sağlar, imgeleri bu doğrultuda anlamlandırırız. Yukarıdan aşağı doğru uzanan bilgi, burada yeni bir dünya gizli işte. Beyin yeni işlemleri hipotezler kurup sınamak, mevcut olanla kıyaslamak ve yeniye yer açmak zorundadır. Iskalanabilir bir işlemdir bu, hazır bilişin üzerinde pek durmayacağı, kısacası anlamlandıramayacağımız veya sıkılacağımız bir eserin karşısında nöronların ateşlenmemesi, yeni yolakların açılmaması mümkün. Yalçın’ın öyküleri tam da bu kapsama giriyor, “Kör Nokta”da anlatının zamanıyla anlatının ele aldığı geçmiş zamanın olayları bir anda ortaya çıkan bir mektupla çakışır, mektup öykünün ortasında beliriverir, böylece öykünün tek bir anlatı düzeyiyle sınırlı kalmadığını görürüz. Hikâye bitmeye meyilli değildir üstelik, sonu gelir ama anlatıcının zihninde hikâyenin bitmediğini imleyen bir ukde, bir kurt dolanır. Hikâyenin devamı diğer hikâyelerde aranabilir, böylece öykülerin arasındaki sınırlar ortadan kalkar, uçlarından teyellenen öyküler bir bütün haline gelir. Biçem uçsuz bucaksız anlatılara açıktır, dil vasıtasıyla kurulan mikro anlatı parçaları geçişlidir, hemen bir diğerine eklemlenebilir. Gökhan Yılmaz’ın öyküleri de benzer bir yapıya sahipse de o öykülerde söz dizimi, sözcükler bağlamında daha deneysel işler var, tahkiye daha geri planda. Yalçın’da temel bir anlatım yapısı bir şekilde ortaya çıkıyor, “Kanatlı Kapı” öyküsünde hem içeri, hem dışarı açılan kapının imgeleri sokağı gösterir, anlatıcı sokakta yürürken çocuğun biri yanaşır, anlatıcıya yerde ne işi olduğunu sorar. Gölgeye işaret ama hendeklerden atlamanın su birikintilerini çağrıştırdığı da malum, yansı da belirebilirdi, bu kez gölgenin bağımsızlığından söz edilemeyecekti. “Ah gölgem, beni bırakıp yanlış sokaklara sapsan… Seni yola getirmek için bütün yolsuzluklara katlanırdım.” (s. 35) Semantik oyunlar arada derede karşımıza çıkıyor böyle, belki oynamıştır, var olup olmadığını hatırlamıyorum ama Yalçın “örgü” ve “örgüt”le de oynayabilir, ekler kökler, kim kimi ağırlarsa. Bu öyküde de evden çıkmalar, sokaklara gark olmalar ve nihayetinde çağrışımların bağlandığı nokta yer alıyor: “Bilmiyorum artık hangi kapının içeri hangisinin dışarı açıldığını, ya da kapandığını büsbütün.” (s. 40) “Kapı” ve “açı” geldi aklıma, birbirinin zıddı olarak kullanmıştım bir öyküde. Üçgende kapı, eşikte açı. Yukarıdan aşağıya bilgi akışı. Yeni sinapslar, yeni imgeler, beynin evrimine alternatif bir uç.

İma Kılavuzu, olay örgüleri daha belirgin, anlatım biçimi klasiğe daha yakın. Kitaba adını veren öykü diyalogdan ibaret, yürüyen iki anlatıcı uzaktaki Lüllüz Kaya denen yere yürüyorlar, incecik bir çizgi üzerindeler, yolda yürüdüklerini sanmıyor biri. Tırnakla değil, uzun çizgiyle kurulmuş diyaloglar, anlatıcılar kendi çizgilerinin birleştiği noktadalar. “Konuşmasak Da Olur” parantezin içine kısılmış anlatıcının dıştakini bir anlamda yemlediği, “iç monodiyalog” diye üfüreceğim bir teknikle yazılmış, karşılıklı söyleyişler ayna metaforuyla destekleniyor, sonrasında gelecekten geriye doğru bakışın güncel zamanda geçmişin inşasına ve şu ânın geçmişleştirilmesi çabasına yol açtığı fikri var, hoş. “Medcezir Balıkları” bir şiir düzyazı, sığ havuzlarda gidip gelen balıklarla kurulan bir anlatı. “Kısaltmalar” bölümünde kısacık metinler var, kısaltmaların doğurduğu çağrışımlarla örülü. Kısa hikâyecikler şeklinde kurulanları da var, örneğin “Ecz.” yağmurlu bir gecenin birkaç sözcükle betimlenmesiyle başlar, ardından nöbetçi eczane panosuna bakan adamla karşılaşırız, ıslak, terli, yorgun ve kararlıdır. Nöbetçi eczaneyi bulacak, sabah olmadan denkleştirmesi gereken parayı bulamazsa canından olmamak için. Eczane yaşatır, böyle de.

Yalçın bir konuşmasında İlhan Berk’le yanlış hatırlamıyorsam, bir muhabbetini anlatıyor, öykülerini okuttuğu İlhan Berk, “Çok okunmayacaksın, zor bir yoldasın, tek başınasın,” gibi şeyler söylemiş. İlgili başka bir şey daha var, yazdığı şiirleri şairler için yazdığını söylüyordu İlhan Berk. Yalçın’ın öyküleri de öykücülerin okuması için yazılmış denebilir mi? Öylesi bir oyunculluk varsa da bu çerçevede ketlenemez, yeniliğe açık her okur içindir bu öyküler. İyidir, okur bir anlamda sınar kendini, niteliğini artırmak için uğraşır. Okursa.

Ek: Yazıyı tam yolluyordum, bir şey ilişti gözüme. “Tarazlanan sevgiler, defolu kumaşlara benzer; tavanlara sokuşturulur, el uzanmayacak, gönül indirilmeyecek uzaklıklara bırakılır. Böyle diyordun, değil mi?” (s. 95)

“Unutulan”?