İzmir’in haytaları yine, İstanbul’a göçmüşler veya göçmemişler, imbatla dolu aşkları diye edebî atak geçirteceğim yazıya. Öldü. Burada bitirip uyumak isterdim, gözümden uyku föşkürüyor ama kafamdaki çıkıntıya takıldı tırnağım, kafamı ara ara tırnaklıyorum da kafamdaki çıkıntıya takılıyor tırnağım, ne olduğunu bilmiyorum. Tırnağın. Saçma sapan bir şey, evrimle ilgili kesin. Hiç merak etmiyorum çünkü uykum var, normalde on saniye sürer ne zaman evrildiğini, manasını bulmak. Aşka kitakse şimdi, bizde aşka “dikiz” olmuş herhalde, Tirali’nin okuyacağım bir şeyi kaldı mı? Bir kitabını bırakıyorum yazarın, Capote’nin Soğukkanlılıkla‘sını bitirdikten sonra umutsuzluğa düşmüştüm, mektupları varsa basılana dek -ki basılmaz, kim okuyacak Capote’nin mektuplarını, ölü yatırım- bir daha okuyamayacağım. Çoğunluk okuyor herhalde, ben okuduğum şeyi bir daha okumamayı tercih ediyorum, ilk kezin havasını kepaze ediyor çünkü. Fakat şu Tarık Dursun K.’nin metinleri, yine ikinciye okumam da okutuyor o, kalbi imbatla dolduruyor, serseri âşıkların hırtlıklarını öyle kuruyor ki üçüncü, beşinci kez göresi geliyor insanın. Bu kitaptaki metinlere bakınca, azıcık sevmek yeterli serserileri. Üç, beş, kaç kişiyse, döndür döndür anlat, bölümleri dağıt da birbirine geçsin hikâyeler. Takip edilebilir, o kadar dağınık değil, tekiller hariç. “Öpüşsüz Bir Güvercin Aşkı” kuş içindir, güvercinin birini eline alıp sıkan çocuk babasını dinlemiş sadece, tepeli güvercini getiren adam avucuna doldurmasını söylemiş, geh geh diyecekmiş çocuk, güvercin gelecekmiş? Anne balkondaki begonyaları sularken görüyor çocuğun sıkışını, koşturup kurtarmasa kuşu, çocukluğun bir kısmı ölecek. O ev mi bu, terasından mı, balkonundan mı, deniz görünüyor, yeşillikler sarkıyor demirlerinden, baba sürekli gelip giderken bir gün gelmeyiveriyor eve, anneyle çocuklar kalakalıyor. Yazarın çocukluğunu geçirdiği ev diyesiyim, öyle yeşildir. Kanatları bağlı kuş orada, kaçmasın diye kötülük yapar mı çocuk, guru guruyu duyuyor da bulamıyor kuşunu, sesleniyor, bir daha bağlamayacak ayaklarını, sıkmayacak, pek çok yem verecek. Baba geliyor, başka bir kuş alacağını söylüyor, üzülmeye değer mi? Paçalı alacak üstelik, yeter ki oğlan iyileştiğini söylesin. Hasta olmadığını söylesin babaya, yeşile gömülmekten vazgeçtiğini. Kısa metinler, dank son, kurgu yetkinlikle çatılınca kötü bir şey değil dank son. “Aşklara Gelen Tren”, son bölümde aşklardan giden tren, demiryolu geçecek öykülerden. Amerika’ya kaçmaya çalışan biri vardı, ne oldu acaba, onun öyküsünü de tamamlamıştır Tarık Dursun K., bununla birlikte belki. Kasabaya bir yerli gelirse de hikâye olur, geride bir şey bıraktıysa. Anlatıcı sabaha karşı indiğinde sesler duyuyor: ırmak, tren, türkü, meyvelerin büyümesi, yeni yetme günlerin uğusu. Göreceğiz nereye gidecek anlatıcı, “Ara Nağme”de Kerim’in hikâyesine bakalım. Babası köşeye çekilip oturuyor, filtreli ağızlığına geçirdiği sigara, annesi ölüm döşeğinde. Kerim geliyor, büyükannesini çekiştiriyor, tekerleme söyleyecek. Rahat bırakmayacak, hayır, portakalın dilimini ağzına sokmaya çalışacak kadının. “Portakal dilimi kadının sıkılı dişlerinden geçemiyor, eziliyor, suları ağzının buruşuk kenarlarından iki yanına, çenesinin altından boynuna doğru sızıyor. Yastığın yüzünde hemencecik sarı bir leke beliriyor.” (s. 15) Korku filminin başlangıcı. Annesi alıyor Kerim’i yataktan, büyükanneye bakıyor, gözleri büyüyor. Makbule Teyze’yi çağırsın Kerim, ardından mahallenin kadınları eve doluşacak, Kerim ne olduğunu anlayacak mı? Peynir ekmek, sonrasında kadınları iteleyip çekeleyip odaya giriyor, büyükannesinin yanına gidiyor, sarsıyor kadını. Cevap alamayacak. Ölümün cevap verdiği bir an olmuştur, anlamamıştır Kerim. Yıllar sonra, savaş arifesi, Almanlar yurdu işgal edecek, kasabanın üstünde uçaklar uçacak, pencerelere kara perdeler çekilecek, bütün ışıklar söndürülecek ve bir kız Kerim’in ellerini isteyecek korkmamak için, Kerim’in sıcaklığı ölümden uzaklaştıracak. Keloğlan yok, Kerim yok, kötüyü alt etmek için umut sade. “Uzun tırnaklı, keçe saçlı, uçan süpürgeli üvey annem beni öldürecek. Kerim ağlaya ağlaya bir hal olacak. Kerim bir şey yapamaz ki o cadıya, hiçbir şey yapamaz. Üvey annemi büyüleri herkesten koruyor.” (s. 19) Çocuklar, çaresizler, öpüşecekler ve suskunluğu anlayacaklar. Öyle olur, o yakınlığın kalbe iyice yerleşmesi için. Kerim mi yine o peki, okula biraz zorla yollansa da öğretmeninin sevdiği, derslerini öğrenmeye çalışan çocuk, uzaklara okumaya gitmesi gereken, herhalde o. Türk, doğru ve çalışkan, ne söylediğini anlamadan söylüyor çünkü her sabah onca insan söylüyorsa terso bir durum yoktur. Böyle düşündük, olduğumuzu iddia ettiğimiz şeyleri olup olmadığımızı fark etmeden bir şeyleri olduğumuzu iddia ettik. İddianın iddiada kaldığını kaç yıl sonra anladık, mesela varlığı armağan etmenin bir tür armağan ekonomisiyle ilgili olduğunu anlamak için Mauss okumak gerekiyordu, aşırı yoruma kaça kaça zorla yorumu deşe deşe. Hiç de öyle şeyler yokmuş, aşk varmış bir. Okulda aşkın olduğunu öğrendim ben, âşık olduğumu da okulda öğrendim, bir bu işe yaradı okul, gerisini kendim de halledebilirdim. Aşkı okulda öğrenmişim ve kırkıma gelmişim, bu ikisini yan yana getirince ne vardı diye düşündüm, hatırlamak istediğim ne var, ilkokuldan değil de liseden, aşka dair ya da hayal kırıklığına. “The Eleventh Hour“, tamam, metinle alakası, yazarla teması, sadece bildiğim için var. Kerim’in dönüşünü gidişinden önce vermek iyi fikir, neyi yitirdiğini anlatmadan neyi hatırlamaya çalıştığını sezdirmek okura güvenin süper örneği. Kasabada bir şeyler değişmiş, örneğin sokak lambası birkaç adım öteye kaymış, aslında sokak kaymıştır da ışığı aynı yerden, aynı biçimde almaya çalışmıştır diye düşünüyorum, bir sokak değişen ışığa kayıtsız kalamaz. “Ver elini, tutun bana, şimdi oldu! Burasını hatırlarsın, Arnavut Muharremlerin ağılıydı eskiden. Muharrem üç yıldan fazla oldu, Almanya’ya işçi gitti. Sonradan duyduk, karısıyla iki çocuğunu da aldırtmış yanına. O gitti gideli ne ağıl kaldı, ne bir şey. Ama bak, kokla, eski kokusunu duyuyor musun?” (s. 39) Süheylâ’nın S’siyle Kerim’in K’si bir ağaca, tahtaya, bir yere yazılmıştır, aşk hiç unutulmayacaktır. Sözde. Olabilirse. Okumak için büyük şehre gidecek Kerim, son bölüme atladım da olsun, Hamza’yla Neclâ’dan bahsedeceğim, itmeli çekmeli ilişkileri bir başka aşk örüntüsü. Kerim ailesiyle vedalaşır, trene binmeden bir torba çıkarırlar ortaya, sevgilisine gönderdiği bütün mektupları. Bitti mi? Aşktı, sürmeyecekti, alsındı mektuplarını da versindi kızın mektuplarını, eskiden öyle olurmuş ayrılıklarda. Nedir, o harala gürelede torbayı almayı unutur Kerim, trene biner, uzatılan torbayı alamaz tren hareket ettiği için. Yeğeni veya kuzeni, torbayı kaptığı gibi koşturmaya başlar, illa verecektir Kerim’e. Geride hiçbir şey kalmasın diye, köprüler yansın, dönüşü olmasın o aşka diye, koşturur da yetişemez bir türlü, raylar sağa kıvrılınca kolu havada kalır. Kerim’in yıllar sonra kasabaya dönüşüne sebeptir belki, o gün mektupları alabilseydi. Unutulmayan sevdanın yanında dayaklısı, şiddetlisi de var, Hamza davarı âşık olduğu kızı döver, Neclâ başta yeminlidir dönmemeye de Kerim’i karşısında görünce duraksar, Hamza’nın yalvarışlarını dinlemek zorunda kalır. Tamamdır ama, o gün için kiralanan taksiye binecektir, gezinti geceye kadar. El kaldırmak yok bir daha, aşkın neresine sığarmış. Yeminler ediyor Hamza, sonradan görüyoruz ki çocukları olmuş ama huyundan vazgeçmemiş adam. Kerim de aşkından vazgeçmeyecek, dönecek bir gün. Belki bir anının kuytuda aradığı parçası için.
Kısacık, yoğuncuk metin, tam yazarının işi.












Cevap yaz