“Roman uçları”, serpilemediğinden öykü. Yazarın yaşamının birkaç paragrafa sıkıştırılmış halidir. Yabancılaşma, davarlaşma, ekonomik sıkıntılar, göçmenlik, türlü konularda öyküleri var Ergin’in, ilki “Piyanist Olmak İstiyordum”. Yolda yürürken kendi kendine konuşanları görüp şaşırıyor adam, otobüs beklerken yanında yaşlı bir kadın veya genç bir adam, dudaklar kıpır kıpır. Kimle konuşuyorlar? Günlerce, aylarca gözlüyor, bulamıyor, sonra kendi de düşüncelerini içine sığdıramaz olunca ters tepki, sadece hımlayarak konuşmaya başlıyor eşiyle, çocuklarıyla. Fabrikada konuşmuyor, eşi para istediğinde “hımm olur”, çocuklar para istediğinde “hımm olmaz”. Fena, hele maddi sıkıntılar ayyuka çıkınca. 380 papel kazanıyor kadın, onca çalışıyor, adam kıymet biliyor mu? Kızı isyan ediyor, adam fabrikada sekiz saat çalışıyormuş sadece, annesi kaç saat çalışıyormuş, haberi var mı babanın? Hem kendi de isyan ediyor kızın, eve gelince ödevler, kardeşinin ödevleri, vakit kalırsa ev işi. Gerçekten berbat bir hayat. Makinenin yağı, piston kolları, freze başlıkları, takır tukur. Sevdiklerinin isyanını da aynı tondan, bari piyanist olsaydı adam. Piyanist olmak istemiş. Nedenine dair hiçbir şey söylemiyor, kondüktör de olmak isteyebilirdi takır tukur, o insan olmaktan başka her türden insan olabilirdi. O insan olduğu için konuşmuyor, öykü anlatıcı değiştiriyor o sıra, güzel takla, adam konuşmaya başlıyor, dudaklarını oynatıyor duraklarda, iş arkadaşları delirdiğini düşünmüşlerdir. Kendi kendine konuşan her insan kendi öyküsünü yazıyordur bir yerde, olur ya. Kendine sorar, kendi cevaplar, kimse de hiçbir şey duymaz. Diye bir son, ortalama üstü öykü diğerlerine göre. “İlk Gün”de öykünün dinamizmi, tekniğe dair potansiyeli yok, anıya daha yakın ki öyküye çalan anı da tadından yenmez aslında. Neyse, 1951’de Nâzım Hikmet’in tutuklu olmasını kınamak için Moskova’daki Sovyet Yazarlar Birliği’nde toplantı düzenlemiş anlatıcıyla arkadaşları, tek eksik Nâzım Hikmet’in portresi. Çizilecek artık, neye dayanarak, siyah beyaz fotoğrafa tabii. Kara kaş, kara göz bir Nâzım, pala bıyıklı, “tam bir Türk”. Altı ay sonra Nâzım’ın hapisten çıktığı, Romanya’ya ulaştığı duyuluyor, heyecanlı bekleyiş, gelecek elbet. Anlatıcıya verilmiş karşılama görevi, öyle coşkulu ki şaire sekreterlik yapmanın hayali bile kendinden geçiriyor. Birkaç hatırası var anlatıcının, Nâzım kalacağı evi gördüğü zaman istememiş, savaş sonrası ev kıtlığı varken onca lükse dayanamayacağını, küçük bir odanın yeteceğini söylemiş. Kendi evine götürüyor anlatıcı, şairin dinleneceğini düşünüyor ama Nâzım hemen çıkmak istiyor dışarı, Gorki Caddesi’ni görecek. Topallıyor, Romanya’da ayakkabının tekini bir numara küçük vermişler. Hayır, yeni ayakkabı istemiyor, da, ödenek ayrılmış, rahat etmesi için ne gerekiyorsa yapılacak. “Gorki caddesinde yürürken, sanki ben konukmuşum gibi, parkları, müzeleri adlarıyla anarak bana gösteriyordu. Moskova’yı çok iyi tanıyordu. Bu ne unutkanlık? Havaalanındaki olayı anlatacaktım sana. Yaşlandım artık.” (s. 10) Anlatıcı, anlatıcının muhatabı, plan laks diye çıktı ortaya, bir de asıl hikâyenin henüz anlatılmadığı. İki saat önce gitmiş havaalanına, bir dünya bekleyen var, şairi görmek istiyorlar. Uçak bir saatlik gecikmeyle iniyor, inen yolculara bakıp Nâzım’ı bulmaya çalışıyor anlatıcı. Yok, bir türlü görünmüyor, derken açık kahverengi saçlı, mavi gözlü şair yaklaşıyor, aynı portredeki gibi. Renkler hariç. “Merhaba kardeş!” deyip kucaklıyor anlatıcıyı. Gerçek bir öykü bu, muhatap rol değiştirip anlatıcılığa soyunuyor bu kez, hikâyeyi anlatanın arkadaşı Wladimir olduğunu söylüyor. Zart diye gireyim araya, şurada genişletmiş hikâyeyi Ergin, bakmalı. Moskova’daki evinde, 1987’de anlatmış hikâyeyi Wladimir, sonra bir battaniyeyle girmiş anlatıcının odasına. Nâzım’ın İstanbul’dan getirdiği battaniye, düğün hediyesi. Anlatıcının yatağının karşısında, duvarda Nâzım’ın siyah beyaz fotoğrafı.
“Sevgili Bobi” o kadar kötü ki asgari öykü bile değil neredeyse, anlatım pratiği diyelim. Bir köpeğin anlatıcı olduğu en kötü öykü rastladığım. “Dal Dal Dal!” geri kalmıyor, hikâye içinde hikâye de ilki sırf planı oluştursun diye, ikincisi de futbol maçı hikâyesi, cort. Bir iki ilginç nokta var, tezahüratların son derece dandik olması dikkat çekici. Fincanın taştan oyulması, eh, berbatlığının yanında klasiktir de Beşiktaş-Ankaragücü maçında bir taraf o işin olamayacağını haykırıyor, diğer taraf bal gibi olacağını höykürüyor, dönemin popüler şarkılarından başka söyleyecek bir şey yok herhalde. Bürokratların, kodamanların eşleri geliyor sahaya, protokoldeki yerlerini alıyorlar, anonsta taraftarların küfretmemeleri rica ediliyor. Hanımlar var, güvenlik güçleri o konuda çok hassas, kimsenin başına iş gelmesin. Ne oluyor, gol atıyor bir taraf, protokolden bir kadın ayağa kalkıp “Geçirdik!” diye böğürürken malum kol hareketini yapıyor. Öp babanın elini! Çıkalım artık fişfirik öykülerin arasından, “Yeşil Ekinler İçinde Kan Kırmızı Gelincikler”e gelelim, takdir edelim iyi öyküyü. Bahsetmiştim önceden, Semiço’nun kaçışını hatırladım da önce öykü: bayram ertesi birliğine teslim edilmek için yola çıkacak anarşist kaçmış, ilçe jandarma karakolunun erleri çarşıdan güçlükle toplanıp aramalara katılmış da bulamamışlar. Herkes panik, suçlu nöbetçi askeri mahkemeye verseler en az iki yıl hapislik, sonra yeniden askerlik, yandı bitti ömür. Firar haberi verilmese daha beter, bir iki hafta içinde “yakalanıp birliğine derhal sevki” diye yazılar gelecek, karakolun namusu iki paralık. “Karakolun namusu, jandarma erlerinin umurunda bile değildi. Anarşisti aptalca elinden kaçıran, bir de ondan gözünün üstüne bir yumruk yiyen nöbetçi erle dalga geçip kaç yıl hapis yatacağını hesaplıyorlardı. Akşam yemeğinden sonra, eski bir asker olan, devlet başkanlarını dinleyerek, karılarına, çocuklarına, arkadaşlarına, yurtlarına, işsizlik ordusuna katılacakları günleri, geriye doğru sayıyorlardı.” (s. 21) İhbarlar geliyor, komşu ilçede tornacıda çalışıyor kaçak, karakola getirilene kadar sağlam sopa yiyor. Beş yıl hapis, ardından askerlik, kaçmaktan başka çaresi yok. Yazıcı er kitabını kapatıyor, manzarayı seyrediyor, kaçağın konduğu hücreye iki paket sigarayla gidiyor, ardından aşçıyı paylıyor çünkü yemek vermemişler mahkuma. Cesur adam, öyküyü eğip bükecek kadar cesur, diğer askerleri tehdit ediyor kaçağa kötü davranmamaları için. Yakacak kendi askerliğini, kaç günü kalmış şunun şurasında da o sigara paketlerini de verecek. İntikal zamanı geliyor, kaçağı teslim edecekler, yazıcı gönüllü oluyor. Hafız’ı istiyor yanına, herhalde o kadar ilginç bir ikili görülmemiştir o güne kadar. Üçlü. Yola çıkıyorlar, trenle yirmi dört saat, kaçak da içiyor yazıcının içtiği rakıdan. Kaçmıyor, arıza çıkarmıyor, iyilik yapana kötülük yapamaz. Teslim ediyorlar, dönüş yolunda haberi geliyor: kaçak yine kaçmış, bu kez askerî hapishaneden. Kafaya koyan uzuyor bir şekilde de Semiço o kadar akıllı değildi, yakalattı kendini. Nöbette yandaki Değirmenlik’e sıvışmak istediğini söyledi bir gün, tellerden atladığı gibi beş dakikada orada. “Kaçam mı hoca?” diye sordu, “Kaçma Semiço,” dedim, “ağzıma sıçarlar.” Sonra kaçtı bu, çarşı günü. Biz döndük Girne’den, bu Lefkoşa’ya gitmiş, dönmemiş. Mağusa’ya gitmek yasaktı o zaman, bu minibüse atladığı gibi limana gitmiş, hani gemiye binebilirse Mersin’e gidecek de nah biner, kalmış öyle. Hava kararmış, sokaklarda dolanmaya başlamış Semiço, denk geldiği bir adamdan Türkiye’ye gitmek için yardım istemiş. Adam yardım edeceğini söylemiş, bir iki arkadaşını arasınmış hele. On beş dakika sonra basmışlar orayı, Semiço’yu paketlemişler. Biz koğuşta bekliyoruz o sıra, yakalandığı haberi gelince sevindik, çok kilitlemeyecekler bari çarşıyı. Bok kilitlemeyecekler, dört hafta mı ne çıkamadık.
Almanya havaları geliyor öykülerden, memleket özlemi cabası. Denk gelen okusun, dikkate değer bir öykücü Ergin.











Cevap yaz