Victor Turner – Ritüeller — Yapı ve Anti-Yapı

Victor Turner kültürel antropoloji dalında yaptığı araştırmalarla tanınmış, Manchester Üniversitesi çıkışlı, Stanford’da çalışmalarını sürdürmüş bir bilim insanı, daha çok Lévi-Strauss’un “yapı” kavramının statikliğine karşı çıkarak “anti-yapı”ya dair öne sürdüğü argümanlarıyla biliniyor. Bu kitapta Morgan Konferansı’ndaki sunumunun üç bölümü yer alıyor, dördüncü ve beşinci bölümlerde Ndembu kabilesinden elde ettiği verileri Batı’daki komünitelerle kıyaslıyor, “eşiktelik” ve “komünitas” kavramlarını Afrika’daki ilkel ritüellerden Bob Dylan şarkılarına, Aziz Francesco’nun tarikatına dek takip ediyor böylece. Başta o güne kadar yapılmış diğer çalışmaları gözden geçirirken araştırmacıların gözlemledikleri ritüellerin “ruhuna” tam anlamıyla nüfuz edemediklerinden bahsediyor, bir kültüre içeriden bakmak için Batı biliminin perspektifinden ve rasyonelliğinden bir nebze kurtulmak, elde edilecek verilerin salahiyeti için yerlilerin dünyayı algılayış biçimlerine dikkat etmek gerek. “Daha basit” inanışlar, ritüeller yok, insanların farklı zihin yapıları olduğu ön kabulüyle yapılan araştırmalar spekülatifliğe kayma tehlikesine çok açık. “İnsanın ‘hayali’ ve ‘duygusal’ hayatı her zaman ve her yerde zengin ve karmaşıktır. Kabile ritüellerindeki sembolizmin ne kadar zengin ve karmaşık olduğunu göstermek bu kitaptaki hedeflerimden biri.” (s. 13) Klinik derinlik psikolojisinin ve antropolojinin gelişmesiyle Lévi-Strauss’un yazısız toplumların mit ve törenlerine dair düşünsel yapıları tespit etmesi, bu yapıların modern felsefecilerin sistemlerine benzerliğini saptaması Turner’ın kendi bulgularını temellendirecek bir yüzey de sunmuş oluyor böylece, tabii ritüellerin zengin sembolizminin değişkenliği ve anlam enginliği daha derin bir araştırmaya, anti-yapısal çözümlemeye kapı aralıyor. İlk basamak Ndembular. Anasoylu bir kabile, çapa tarımıyla ve ritüel değer verdikleri avcılıkla yaşıyorlar. Ağaç oymacılığıyla elde ettikleri eşyaların da ritüel değerleri var, inançlarıyla yaşamları iç içe. Ndembular ritüellerine saygı gösteren her araştırmacıyı aralarına memnuniyetle alıyorlar ki en önemli nokta burası, şimdi adını hatırlayamadığım bir araştırmada yerlilerin saygısız “beyazlarla” dalga geçtikleri, neyi görmek istiyorlarsa ona göre davrandıkları söyleniyordu, dolayısıyla yanıltıcı bilgilerle veri üretmemek için çok önemli bir şey bu. Turner’a göre de sırf gözlem yeterli değil, ritüelin stilize hareketlerini, söylenen şarkıları ve haykırılan sözcükleri yerlilerin düşünce sistemlerini kerteriz alarak incelemek gerek. İkelenge nam reis Turner’a saygıyla yaklaşmış, Turner’ın ailesi yerel toplumun bir parçası olarak görülmeye başlanınca işler kolaylaşmış iyice. Yerlilerin hastalıkları için Avrupa’dan getirilen ilaçların kullanılması da tarafları iyice yakınlaştırmış, yerliler ilaçların kendi ilaçları gibi bir tür mistik nitelik taşıdıklarını düşünmüş ve şifacılar Turner’a bir nevi meslektaş gibi bakmaya başlamışlar. Ritüellere geliyorum, ilki İsoma. Ndembular özellikle ritik sözcüklere birden fazla anlam yükledikleri için kavramların doğurduğu anlamsal ilişkileri analiz etmekle uzun uzun uğraşıyor Turner. Bu ritüelde doğurganlık gücünü kaybetmiş veya doğum sonrası ölümlerle bebeklerini yitirmiş kadınlara musallat olan “gölgeler” ele alınıyor. Üçlü diyakronik bir yapıya sahip ritüel, kadını önce seküler dünyadan, sonra dünyasal yaşamdan ayırıyor ve en sonunda gölgelerin yarattığı engeli kaldırıyor. Şölen dansıyla biten uzun bir ayin. Ağaçlara çentik atılması gibi eylemler en az iki olguyu birden taşıyor, yol göstermek ve avcılarla bölge arasındaki ilişkiyi belirtmek fenomenlerin dünyasıyla bilinmeyen öte dünya arasındaki kaosu ve düzeni sembolize ediyor. Benzer bir anlam zenginliği ritüelin adında da mevcut, hem topluluktan ayrılma hem de bebeğin kayıp düşmesi/çıkması anlamı komünitenin bireyle kurduğu metafiziksel ilişkiyi de gösterdiği için önemli. Ndembularda gölgeler ataların ruhlarıyla bağlantılı olduğu için tamamen olumsuz bir anlama sahip değil, diğer bütün olumsuz durumlarda olduğu gibi burada da marjinin dışına düşen ruhları topluluğa kazandırma amacı güdülüyor, dolayısıyla diyalektik düşüncelerin sağaltıcı etkisinden söz edebiliriz. Halkın kendi yaşam görüşünce biçimlenen dünya bireyin esenliği için kontrol edemedikleri durumları “evcilleştirmeye” çalışarak kendi inançlarını güçlendiriyorlar, “komünitas” kavramının özünde bu tür bir kenetlenme yer alıyor. “Eşiktelik” belki de komünü bir arada tutmak için yaşanması gereken yegane durum. Ndembularda ikiz çocuk doğurmak da ritik süreçlere yol açıyor, meselenin olumlu ve olumsuz yanları birlikte ele alınarak ortaya çıkan bu olağanüstü durum “zararsızlaştırılmaya” çalışılıyor. İkizlerin öldürüldüğü kabileler var, ikizliği kozmogoniye bağlayıp rasyonelleştiren kabileler de var, bu konuda çok çeşitli yorumlar var yani, Ndembularınki ekstrem değil. Cücelerin, ikizlerin şeytan olduğunu düşünen topluluklarda olduğu gibi ölüm tek çözüm değil, halkın bütünlüğü için insanları birbirine bağlayan inanç sistemleri besleniyor, törenler ve şenlikler düzenleniyor, topluluk ruhu açığa çıkarılıyor. Turner’ın anlattığı motiflerin, ele aldığı ritüellerin kabaca özeti bu. Ele alınan iki mühim kavramın pratikteki temellerini öğrendikten sonra esas meseleye geliyoruz, “eşiktelik” bütün sınıflamaların dışında, yaşamın toplulukça belirlenmiş boyutları arasında bir yerde yer alan bireylerin erginlik aşaması anlamına geliyor. “Zamanın ve dünyevi toplumsal yapının hem içinde hem dışında” olma hali. “Komünitas”la doğrudan bağlantılı, eşikten geçebilenler seküler ve kutsal normlarla biçimlenmiş toplumun bir parçası haline gelebiliyorlar, bunun için en dibi görüp yükselmeleri gerekiyor. Afrika’daki topluluklarda var bu, Kızılderililerde de var, dünyanın pek çok bölgesinde erginlik ayinleri benzer bir amaç için düzenleniyor. Günümüzde bu ritüelin yansımalarını görebiliriz, Cadılar Bayramı çocukların yetişkinleri korkutacak figürleri canlandırmalarıyla bir nevi rol değişimi yaşadıkları hoş bir ritüel örneğin. ABD’de özel günlerde subayların erlere hizmet etmesi, erlerin subay gibi davranmaları da yine ritik bir özelliğe sahip, hiyerarşinin korunması adına roller bir günlüğüne de olsa değiştiriliyor ve kademeler arasındaki farkın ortadan kaldırılması fikri topluluğun “gazını alıyor” bir nevi. Kabile reisi seçilirken de benzer bir uygulama var, reis kutsanmadan önce aşağılanıyor, türlü hakaretleri yutmak zorunda kalıyor, haksızlık yaptığı insanlar karşısında utançtan yerin dibine giriyor ve sonrasında tahtına oturtuluyor, geldiği yeri ve kim olduğunu unutmayacak artık. Durumlar ve statüler arasındaki geçişler eşiktelik halinin sürmesini, topluma ayar çekilmesini sağlıyor. Sağlıyordu en son, günümüzün toplumlarındaki işlevini inceleyen daha ayrıntılı bir araştırma yapılsa tadından yenmez. “Soytarılık” kavramı çoktan incelenmiştir, belki Türkçeye çevrilmiş araştırmalar da vardır, bakmak lazım. Kralları hacamat etme kudretine sahip soytarıların tarihsel gelişimi, delilikle bağları, toplumsal konumları incelenmişse on numara iş.

Hippilerin “komünitas”a atfedilen kutsiyeti taşıdıklarına dair yorumları var Turner’ın, özellikle Zen Budizmi temelinde yayılan görüşleri incelediği bölümler pek hoş. Asıl uğraşı üçüncü bölümden sonra başlıyor, Aziz Francesco’nun tarikatını ve Hint diyarlarındaki inanışları “komünitas” bağlamında değerlendirdiği kısımlar ilginç. Shakespeare’in eserlerinde de kavrama dair çıkarımlara yer veriyor, statünün reddedilmesinden özel mülkiyetten kaçınılmasına kadar pek çok ögenin izine Ndembu inanışlarında rastladığımız kadar Hristiyan topluluklarda da rastlıyoruz. “Fransisken yoksulluk” tarikat için esrime niteliğine sahip bir yaşam sunması açısından önemli, “manevi soyunma” hem bireye hem de topluluğa kurtuluşun anahtarını veriyor. Daimi eşiktelik. “Ona göre din insan ile Tanrı ve insan ile insan arasında, yani deyim yerindeyse, yatay ve dikey olarak, komünitastı; yoksulluk ile çıplaklık da komünitasın ve ona erişme araçlarının etkileyici sembolleriydi.” (s. 151) İsa’yı böyle değerlendiriyor Francesco, diğer yandan Kilise’nin mülkiyetle ilgili fikirleriyle de ters düşüyor tabii, bu yüzden cemiyeti ikiye ayrılarak Kilise’yle farklı türde ilişkiler kuruyor. Baştaki saf hal komünitasın en duru hali, muazzam bir manevi doyum sağladığı için yoksulluğu en derinden yaşamaya devam edenler esrimeyi yaşamaya devam ediyorlar. Ritüellerin yapısını andıran bir durum, yapısız komünitas insanları geçici olarak birbirine bağlasa da kalıcı tatmin için birtakım roller, kurallar ve eylemler gerekiyor. Turner bu tür manevi birliklerin tezahürlerini inceliyor sonlara doğru, günümüzdeki halleriyle de noktayı koyuyor.

Antropolojiyle ilgilenenler için şahane bir kaynak, meraklısı okusun.