Stanley Bing – Roma AŞ

“İnsanlık tarihinin ilk kurumsal şirketi”nin kısa ve korkunç tarihi matrak bir anlatımla birleşiyor da yine korkunç. Tuttuğunu sömüren devlet Lewis Mumford’ın Tarih Boyunca Kent‘inde söylediği gibi tiranların at koşturduğu ve yiye yiye semirdiği bir devlettir, devlet değilse de güç odağı bir örgüttür, insanı öğütmeye bakar. Mumford kent yapısına dair bir görüşü alıntıladıktan sonra der: “Kentin bu geniş yorumuna sonuna kadar katılıyorum; kentin oluşumu konusunda toplumsal çekirdek herhangi bir fiziksel görünümden daha önemlidir, zira burada insanların ideal amaçları kentin oluşumunu hazırlayıcı fail ve araçlardan önce gelmektedir.” (s. 109) İnsanların ideal amaçları ancak ütopyalarda değişir, sınıfları ortadan kaldırmak için yapılmış hemen hiçbir şey yoktur. John Oldman’ın na şurada dediği gibi Roma “Giant Killing Machine” AŞ insan kırımının en organize haliydi, The Walking Dead‘deki Negan’dı, dünya nüfusunun dörtte birine yaşam tarzı dayatan dev bir çarktı. Rıza üretirdi, ilkel bir yaşam sürüp ekmeği aslanın ağzından almaktansa Roma’ya haraç verip devletin nimetlerinden faydalanmak çok daha iyiydi. İlk değildi ama sistemini oturtup konu komşuya dayatan en büyük devlet olması bakımından ilkti, American Dream‘in prototipi Pax Romana dipten gelip zirveye çıkılabileceğini gösteren ilk düsturun bir parçasıydı, kısacası küçük şirketleri ve insanları yutarak büyüyen ilk şirketti Roma. Bing bu devasa şirketin nasıl kurulduğunu, orta düzey yöneticilerin ülkeyi nasıl yönettiğini ve doğal sınırlar aşılır aşılmaz imparatorluğun nasıl çöktüğünü anolojiyle anlatıyor. Günümüzün şirketleri o dönemde var olsaydı hangi sınıfı oluştururdu, CEO’lar şirketi yönettikleri gibi imparatorluğu da yönetebilirler miydi, nerelerde hata yaparlardı mesela, ilginç sorulara ilginç cevaplar veriyor Bing, mizahı bol tutuyor da Roma’yı bir arada tutmak için yapılanlar dehşet verici. Bir annenin gözlerinin önünde oğlunu aslanlara parçalatmak var, yüzlerce senatörü katletmek var, akla gelmeyen türlü gaddarlık atılgan bir CEO’nun davranışlarına indirgenince günümüzün şirketlerinden ve yöneticilerinden nefret ediyoruz ki etmeliyiz, yöneticilerin aldıkları maaşlar ve tazminatlar gelir dağılımını makası öyle bir açıyor ki adamların malvarlığını kamulaştırmak istiyor şu deli gönül. Bir şey daha, dönemin insanları şak şuk gırtlak kesip gerçek anlamıyla kafa patlattıkları için biraz şaşırıyor Bing, böyle eylemlerin muhtemelen çoktan unutulmuş bir yaşam görüşünün ve eğitim sisteminin ürünü olduğunu söylüyor. Eh, insana pek değer verilmeyen bir dönem, kişi kendi canını ve can acısını günümüzdeki gibi değerlendirmiyor, dolayısıyla onurunu korumak için bileğini kesen bir adam pek de garipsenmiyor o dönem. Kimdi o ya, bileklerini kesip yemek sofrasına oturuyor da arkadaşlarıyla sohbet ederken yavaş yavaş ölüyor adam. O dönemin normali. Roma’yla ilgili olmayabilir bu örnek ama tam bir Romalının yapacağı iş şu. Neyse, şirket kurulmadan önce hikâyesi kurulur, önemli bir şirketin önemli bir hikâyesi olur ki “daha ucuza çalışacak eleman” tavlansın da işe koşulsun. Roma’nın kuruluş destanı efsanelerle örülüdür, Romus’la Romulus bir Vesta rahibesinden ve kudretli bir tanrıdan olma iki kardeştir, başlangıçta iyi anlaşırlar da bir iki tatsızlık yüzünden köylerini ayırırlar. Romus yerel muktedirle karşı karşıya gelir, Romulus olaya dahil olur ve muktediri tepelerler. Tepelenen adam Romus’tan korkmakta haklıdır, canından olmuştur nihayetinde. “Bu hikâyedeki kötü başkanın paranoyasının sağlam temellere dayandığına dikkat edin lütfen. Paranoya hemen her zaman sağlam temellere dayanır, özellikle de üst düzey yöneticilere sunulan tek tazminat seçeneğinin, başlarının vücutlarından ayrılması olduğu kurumsal kültürlerde.” (s. 15) Kardeşler arasında çıkan çatışmalar durmaz, yerleşkenin etrafına örülecek duvarın nereden geçeceğine dair tartışma bir ofisin kurulma aşamasında ortaya çıkan uzlaşmazlığa benzer. Sonuçta Romulus kardeşini katleder ve “kurucu” unvanını alır, Roma’ya dönüştüreceği topraklarının tek hakimi olur. Organizasyonu başarıyla kurar, askerinden köylüsüne otuz iki kısım tekmili birden bir Age of Empires devleti oluşturur. “Senato” onun icadıdır, yüz yaşlı adam yönetimde söz sahibi olurlar ama olmazlar da, duruma göre. Vatandaşların kafalarına üstün gelme inancı yerleştirilir, bu bir kültüre dönüşür ve karşılarına kim çıkarsa indirmeye ant içerler. Aşağılık barbarlar Roma’ya katılırlarsa süper vatandaşlar haline gelebilirler, rakip şirketin elemanını işe almak ticari sırların korunması için kanunların çıkarılmasını gerektirmiştir de Roma zamanında böyle bir şey yoktur tabii, haraç verebilmek önemlidir. Mesela Etrüskler o civarda mutlu mesut yaşarlarken kokuşuk Romalıların saldırılarına uğrarlar, daha düşük bir uygarlığın acı gücüyle karşılaştıkları zaman hemen boyun eğerler ve Roma’nın hödüklüğünü gidermekte katalizör olurlar. Akıllıca bir karar, yok olmaktansa düşmana katılmak daha iyidir.

Cumhuriyet dönüm noktasıdır tabii, Roma önüne geleni kesip biçerek korku salar, agresif bir yayılma politikası izler, piyasaya yeni girmiş zengin şirket şımarıklığının etkisiyle Latium’a yayılır. Sonra işçiler ortaya çıkar ve haklarını ararlar, tipik hikâye. “Binlerce yıl sonra Amerikan devriminde olduğu gibi, bu lümpenlerin başkaldırısı değildi. Bu, sermaye demokrasisinin devletin yönetilme biçiminde bir dereceye kadar ifade bulacağının açıkça beyan edilmesiydi.” (s. 38) Yani kâr payı artırılır biraz, oyna devam. Grev bu dönemin icadıdır, çokuluslu şirket işlerin duracağından korktuğu için boyun eğer gibi görünür de bambaşka sömürü yolları bulmaya devam eder. Ortalığı durultmak için güçlendirilen yapılar yönetime el koymaya kalkınca plebler tekrar genel greve giderler, sonunda On İki Levha çıkar ortaya. Çok kaba bir adalet sistemi ama iş görür, Roma da pek öyle kibar değildir zaten. Ayrımcılık yine belirgindir, mesela patricilerin pleblerden daha hafif cezalar almaları için başlı başına bir kanun vardır, borcunu ödeyemeyenlerin köle olarak satılmaları kararlaştırılmıştır ki bunlar zaten yoksul işçilerdir, sözde eşitlikten nasiplerini alamazlar. Kabul etmekten başka çare yoktur, sınırların dışında yaşayan halkların “rezil” durumu itirazları susturmuştur. Roma’nın iç düzeni oturtma çabaları sırasında tokatlandığı da olmuştur, kuzeyden gelen Keltler devletin ta içlerine kadar girip sağlam bir ganimet koparırlar da Roma yine toparlanır. Ders almıştır, elinde sağlam bir güç bulundurmadan saldırmayacaktır, asla savunmaya çekilmeyecektir ve kazanacağından emin olmadığı hiçbir savaşa girmeyecektir artık. Ölü yatırım yapmamak için tarihi didik didik eder, nasihati dinler. Ok yaydan çıkmıştır artık, savaşlarla genişleme yoluna gidilir. Kartaca’yla yapılan savaş Hannibal’ın tez canlılığı sayesinde kazanılmıştır biraz, adam İspanya’dan kalkıp mekanı basınca Kartaca’dan destek geleceğini düşünmüştür ama kendi memleketlisi kulak asmaz hiç, yani şirket genişleyecek de bir şeye dayanıp genişlemeli, öyle kuru planla çökertirler. “Başka bir deyişle onları yenemiyorsanız satın alın. Alamıyorsanız da ezip yok edin.” (s. 49) İmparatorlar deli gibi para saçmaya başlarlar birkaç yüzyıl sonra, yenememeye başlamışlardır. Orta düzey yöneticiler en tepedekilerin riskini paylaşmazlar, en alttakilerden kat kat iyi durumdadırlar, dolayısıyla ortada olmak iyidir, Bing öyle söylüyor. En kötü durumda da yükselen bir dalgayla birlikte yükselmek ömür uzatır, Hristiyanlık örneğinde görüyoruz. Kısacası Roma AŞ var olmak için her türlü oyunu çevirmiş, her çeşit kalleşliği yapmıştır ve sağlam yaşamıştır, yaşamaya devam etmektedir. Bing’e göre şirketlerin ruhunda. Batacaksak daha da genişleyelim, bu da son taktik. Evet.