Simon Garfield – Mektup

Mektup şeklinde tasarlanmış bir kitap var elimizde, kapağı açtığınız anda zarf deseniyle ve posta kurumunun damgasıyla karşılaşıyorsunuz, sonra mektupların dünyasına dalıyorsunuz. Tarihsel gelişimin yanında II. Dünya Savaşı’nda Mısır’dan Yunanistan’a dek pek çok yerde bulunmuş bir askerin mektuplarıyla da karşılaşıyoruz, ardışık biçimde sıralanmış bu bölümler. Pek az tanıdığı bir kadına yazdığı mektuplarda oldukça samimi bu asker, ölümle her gün yüz yüze geldiği için olabildiğince açık, erotizme kayan bölümlerde kadına tutkuyla bağlandığını görüyoruz. Sigaradan hoşlanmadığını, o güne kadar biriktirdiği parayı, kadının para biriktirmesi gerektiğini söylüyor arada, böylece dönüşte evlenirlerken zorluk çekmeyecekler. Son mektuplarından, Yunanistan’da esir düşüp kurtulduktan sonra yazdıklarından birinde döner dönmez evlenmek istemediğini, zamana ihtiyacı olacağını söylediğinde kadın hayal kırıklığına uğruyor ama karşı çıkmıyor, geleceğe dair tatlı tatlı hayal kurmaya devam ediyor. Son bölümde çiftin profesör oğullarından hikâyeyi öğreniyoruz, savaş bitince evleniyorlar, iki çocukları oluyor ve mektupları ölene kadar saklıyorlar, 2000’li yılların sonuna kadar. Ölümlerinden sonra çocuklar istediklerini yapabilirler, dilerlerse bastırabilirler de, öylesi renkli bir yazışma. Sırf adamın yazdığı mektupların sayısı beş yüzü geçiyor, binlerce kelimelik savaş anlatısının yanında sevgiliye duyulan özlemin de kaydı. Mektuplarının yayımlanmasını ömrünün sonunda düşünüyor ancak, oğlunun dikkati olmasa belki de o döneme dair birinci elden kayıtlar kaybolup gidecekti. Çoğu insan umursamıyor ama sanatçılar umursuyor, kimi mektuplarının yayımlanmasını istemiyor, hatta geride hiçbir şey bırakmamak için ölümünden sonra bütün yazışmalarının yakılmasını istiyor, bazı koleksiyoncularsa sanatçıya duydukları saygıdan ötürü kayıtları yok ediyorlar veya yayımlamıyorlar. Al Alvarez’in durumu iyi bir örnek, Sylvia Plath’in son günlerine doğru içinde bulunduğu durumu anlattığı mektupları yakmış Alvarez, saygıdan ötürü. Pişman olup olmadığı sorulduğunda verdiği cevap: “Hem de nasıl, aklıma sıçayım.” Mektuplar iyi para edeceği için, belki de hikâyenin eksik parçalarının tamamlanmasını sonradan istediği için dövünüyor, yazdıklarının kopyasını çıkaran sanatçılar için ikinci bir adrese bakılabilir ama Plath’in Hughes’la yazışmalarının kopyaları yok. Hughes e-posta kullanmamış hiç, kalem ve kağıt dışında yazmak için hiçbir teknolojik zımbırtıya ihtiyaç duymamış. Yazma alışkanlıklarına değinirken bilincin hızıyla uyumlu bir edimle karşılaşıyoruz, belli ki ömür boyu süren alışkanlıkların bilişsel yapıyla da ilgisi var. “Mesela yazı yazmaya ilk başladığınızda bilgisayar kullandıysanız belki sizin sinir sisteminiz daha farklı bir şekilde gelişiyor, beyinde daha farklı bir sözdizim deneyimi meydana geliyordu.” (s. 350) Hughes’unki çok karakteristik, gece bekçiliği yaptığı sırada bütün zamanını yazmaya ayırıyor, sessizliğin içinde ilk eserlerini üretiyor. Plath’le tanıştığı sırada belli bir ünü var, sonrasındaysa eşiyle birbirlerini besleyerek büyük yazarlar haline geliyorlar. Hughes eşinin intiharından sonra sıklıkla suçlanıyor, malum, o dönem yazdığı mektupları kendini savunmak için piyasaya çıkarmıyor, sessizliğe gömülüyor, ta ki ömrünün sonlarında yayımlanan metinlere kadar. Şu o acı günlerde yazdığı bir mektuptan: “Gene her zamanki gibi yardım istemişti benden. Ona yardım edebilecek tek kişi bendim ve tantanalarından, bitmek bilmeyen taleplerinden artık o kadar bıkmıştım ki gerçekten yardımıma ihtiyacı olduğunda bunu fark edemedim.” (s. 360) Tanıdıklarına, akrabalarına yazdığı mektuplarda da aynı pişmanlığı buluyoruz, belki de çok içten mektuplar olduğu için Hughes’un ölümünden sonra mektuplarını toplamak isteyen araştırmacıya Hughes’un arkadaşlarından bazıları olumsuz cevap veriyor, sanatçının özel hayatına karışılmamasını, mektuplar konusunda yardımcı olamayacaklarını söylüyorlar. Mektuplar alanın değil, yazanın mülkiyetinde ama bunun kesin bir takibi yapılamıyor tabii, mektupların muhafaza edilip edilmediği bile belli değil, yine de Hughes’un defterlerindeki isimlerin hemen hepsine mektuplar yazılıyor, kimileri dağılmak üzere olan mektupları yolluyorlar ve ciltleri dolduracak kadar belge çıkıyor ortaya. Biraz define avcılığı, biraz sabır taşlığı.

Sanatçıların mektuplarının yanında ülkelerin mektup ağı kurma maceraları da oldukça ilginç. Başlarda son derece ağır aksak ilerleyen dağıtım işlemleri gelir kapısı olarak görülmeye başlanınca düzenleniyor, gönderim ücretleri devletler için ek kazanç haline geliyor ve yeni iş kapıları çıkıyor ortaya. Özel posta teşkilatları da var başlarda, özellikle ABD gibi oldukça geniş bir ülkede özel güvenlik önlemleriyle yolculuk eden postacılar çıkıyor ortaya, devlet olaya tamamen el atana kadar boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Vurgun gibi bir şey aslında, çoğu şirket sağlayamayacağı güvenliğin reklamını yaparak sayısız mektubun kaybolmasına neden oluyor, kazancı cebe attıktan sonra tabii. Yolların güvenliği sağlandıktan sonra dağıtım ağı daha sağlıklı bir şekilde kuruluyor, pul sistemi ortaya çıkıyor ve iletişim hızlanıyor, insanlar ülkenin bir ucundan diğer ucuna haber gönderebiliyor artık. Toplumsal bir fenomenin ansızın belirmesi problem de doğuruyor ister istemez, biri şu: “Mesela Pazar günleri mektup yazmanın Kiliseye yapılan bir saygısızlık olup olmadığı on dokuzuncu yüzyılın en meşhur tartışma konularından biriydi. (Sonuç: Şahsi mektuplar kabul edilebilirdi ancak işle alakalı mektuplar için aynı şey söylenemezdi.)” (s. 212) Toplumsal tepkiler de ilginçleşiyor, örneğin İngiltere’de kadınların seçim haklarını savunanlar kendilerini önemli şahısların ve kurumların adreslerine postalayarak yaratıcı bir protesto gösterisi düzenliyorlar. Kendini postaya vermeye çalışan insanlarla uğraşılmış bir dönem. İnsan ne garip ve mucizevi bir şey ya.

Birkaç önemli şahsiyetin mektup maceraları çok hoş, Emily Dickinson’ın mektuplarıyla şiirlerinin karşılaştırılması ve mektup arkadaşlıkları örneğin. Jane Austen’ın küfürlerinin ve hakaretlerinin ortaya çıkmaması için aile üyelerinin mektupları gizleme çabaları keza. Bazı yazarlar ve şairler havaifişeklerle doldurdukları romanlarına, şiirlerine karşın mektuplarında son derece düz, sıkıcı bir üslup kullanıyorlar, nedenleri mektupların yazıldığı dönemlere ve kişilere bağlıyor Garfield, mektup uzmanlarıyla ve sanatçılar hakkında bilgi sahibi olan insanlarla konuşarak gizemleri açığa çıkarmaya çabalıyor. Çok iyi bir araştırmacı bu arada, Tam Benim Tipim‘de gösterdiği titizliğin daha fazlasını bu metinde göstermiş. Napolyon, Virginia Woolf, Henry Miller gibi isimlerin mektupları da oldukça ilgi çekici, en başta Britanya’da ortaya çıkarılan Roma döneminden kalma kayıtlar da o zamanın askeri yaşamına dair hoş detaylar içeriyor, oralara değinmeden mektubun ilk zamanlarıyla ve ilk büyük ustalarıyla bitireceğim. Homeros’un metninde Kral Proteus’un bölümü edebi eserlerde mektubun geçtiği ilk örnek olarak gösterilebilir, mektupların çok uzun bir süredir belli bir biçimde yazıldığını da çıkarabiliriz buradan. “Selam olsun” kalıbı, ardından Latince kısaltmalar, esenlik dilekleri, hepsi kökünü Antik Yunan’dan alıyor. Tarihteki ilk gerçek mektup yazarlarıysa Romalılar, mektuplaşma geleneğini başlatıyorlar. Cicero’nun mektupları ilk önemli kayıtlar, mektuplardaki özgüven Cicero’nun devlet kademelerindeki başarılarını anlamak için iyi bir gösterge. Ciltler dolusu mektubu ortaya çıkaran Petrarca olmasa Cicero’nun mektuplarından haberimiz olmayacaktı, Rönesans’ın serpilmesinde bu mektupların önemi büyük. Julius Caesar’ı ağırladığı, birlikte yemek yedikleri günü anlatıyor bir mektupta Cicero, birlikte iyi vakit geçirdiklerini söylüyor ama imparatoru bir kez daha ağırlamak istemediğini de ekliyor. Seneca’nın mektupları da pek güzel, okurun ellerinden öper. Bu kitapta mektuba dair pek ilginç bilgilere denk geleceksiniz, Victor Hugo’nun yayımcısına yolladığı ve sadece “?” ibaresini koyduğu mektup örneğin. Günümüze doğru yaklaştıkça e-postalara, dijital dünyanın mektup kültürünü nasıl öldürdüğüne rastlayacaksınız, zamanın iletişim kanallarını nasıl değiştirdiğini ve yok ettiğini göreceksiniz. Hoşunuza gider bence, iyi bir araştırma. Tarih konusunda pek ince eleyip sık dokunmamış, daha çok yazışma tarihinin önemli figürlerine odaklanılmış, hoş bence.