Sendhil Mullainathan & Eldar Shafir – Kıtlık

Yapılması gereken işler var, sınav kâğıtları okunacak diyelim. Sınavdan en geç iki hafta sonrasına kadar okumamız, sonuçları öğrencilere duyurmamız lazım. On gün okumuyoruz, hâlâ zaman var. Sonra bir anda bir dünya iş çıkıyor, öngörülemeyecek ve öngörülebilecek işler. Sıkıştırırsak yetiştiririz hepsini, bu kez de verimlilik azalıyor, işleri doğru düzgün yapamıyoruz. Ne oldu, patladık. Zamanında yapsaydık? Bolluk zamanları hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor, “şimdi” sonsuza kadar sürecek sanki. Sürmüyor, belirsiz bir geleceğe ertelediğimiz her şey büyüdükçe büyüyor, hiçbir şeye yetişemiyoruz sonra. Kitabın yazarları akademisyen, Hindistan’daki çiftçilerle bir deney yapıyorlar. Çiftçilerin kısa vadeli borçlarını ödüyorlar, böylece tarlalara daha fazla yatırım yapılabilir, verim artırılır ve borçlanmanın önüne geçilebilir. Başlarda işe yarıyor bu, insanlar gerçekten borçlanmıyorlar ama bir süre sonra eski hallerine dönüyorlar, öngöremedikleri olaylar yüzünden. Hindistan’da pahalı hediye verme adeti yaygın, birilerinin düğünü için iyi para harcamak zorunda kalıyorlar. Ürünlere zam geliyor, masraflar artıyor. Rehavete kapılıyorlar, bolluk zamanlarındaki harcamalarına dikkat etmiyorlar. Pek çok faktör var böyle, bir şekilde borç sarmalına giriyorlar yine. Mullainathan ve Shafir bu sarmalı inceliyorlar, ortaya koydukları yeni disiplinin dinamiklerini anlatıyorlar. “Kıtlık” kavramı geniş, sadece açlıkla kısıtlı değil, hayatın her alanında kıtlıklarla yaşamaya alıştığımız için, kısacası yoksul olduğumuz için zaman satın alamıyoruz, işlerimiz için yardımcı tutamıyoruz, hep bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. Yazarlar “jonglörlük” diyorlar buna, aynı gün içinde beş işi birden halletmeye çalışırken dikkatimiz dağıldığı için başarısızlığa uğrama riski artıyor. “Kalori kıtlığı” yüzünden rejim yapanların yaşadığı zorlukların yanında kredi kartlarının borçlarıyla cebelleşmenin ve zaman bulamamanın temelde aynı problemden doğduğunu öğrenirken esas meseleye geliyoruz, herhangi bir kıtlık türü bilişsel yetilerimizi sekteye uğratıyor. “Kıtlık çok az şeye sahip olmanın verdiği memnuniyetsizlikten daha fazlasıdır. Düşünme şeklimizi değiştirir. Kendisini zihinlerimize zorla kabul ettirir.” (s. 8) Pek çok deneyle açıklanmış bu, en vurucusu herhalde yine çiftçilerin yaşadıkları. Hasat zamanı elde ettikleri gelirden tasarruf etmedikleri için bir sonraki hasatta daha fazla kazanmaları için gereken gübreyi alamıyorlar örneğin, ellerinde ne varsa planlı veya plansız harcamalara gidiyor. Bu durumun bir benzeri de II. Dünya Savaşı sırasında kurtarılan esirler konusunda yaşanmış, uzun süre düzgün beslenmeyen insanları nasıl beslersiniz? Bir anda yiyeceğe boğarsanız vücutları tepki verecektir, o yüzden sağlıklı yeme ve içme düzenine tekrar “alışmaları” gerek. Yavaş yavaş, günden güne normale dönerler. Birikimler de böyle olmalı, acı şoklara karşı alınacak önlemlerin temeli bolluk zamanlarında atılmalı. Zaman harcayan işler için de böyle, bütün önemli işler ötelememek, verimi azaltmamak için yapılması gerekenler bir bir anlatılıyor. Bunun yanında bir parça olsun kıtlık ve bolluk her zaman iyi. Kaygı durumunun yapılan iş üzerindeki etkisi kıtlık için de geçerli, çok fazla veya çok az kaygı insanı ketlerken ideal seviye yakalanırsa kaygı faydalı hale geliyor. Tüketim toplumunun eleştirisi olarak da okunabilir bu metin, hep daha iyisini isteyen insanların çıkmazlarını ele aldığı bölümler dinmeyen arzunun peşinde helak olanların hikâyelerini içeriyor, ibretlik. Kıtlık yüzünden “bant aralığı” daralan insanlar sağlıklı kararlar alamamaya başlıyorlar, düşünceleri kıtlıktan başka bir şeyde odaklanamıyor, çuvallamaları kolaylaşıyor böylece. Alt gelir grubundaki insanların işlerini düzgün yapamama durumlarının esas sebeplerinden biri bu kıtlık meselesi. Günün her ânı akılda kira borcu, kredi kartı ekstresi varsa verim ister istemez azalıyor. “Bu kitaptaki tezimiz bir bakıma çok basittir. Kıtlık dikkatimizi esir alır ve bu durum sınırlı bir fayda sağlar: Acil ihtiyaçlarımızın gereğini yerine getirmekte daha iyi oluruz. Ancak, daha geniş bağlamda bunun bize bir maliyeti olur: Diğer konuları ihmal eder ve yaşamın geri kalanında verimsiz hale geliriz.” (s. 17) Bu sınırlı fayda durumuna “tünel” deniyor, belli bir tünelin sunduğu bakış açısı yapılan işte yoğunlaşılmasını sağlasa da uzun vadeli işlerin yapılmasını sekteye uğratıyor, yorucu çünkü. Başka bir olumsuz yanı da başka hiçbir şeyi düşünememeye neden olması. ABD’de yapılan araştırmalara göre kazalarda ölen itfaiyecilerin önemli bir kısmı emniyet kemeri takmadıkları için ölüyormuş. Bir dakika içinde yola çıkabilecek kadar uyanık ve hazır insanlar emniyet kemeri takmayı nasıl unutuyorlar? Her an tetikte olma hali yüzünden akıllarına bile gelmiyor. “Odaklanma kazancı” yangınla en iyi şekilde mücadele etmelerini sağlıyor ama bu “tünelleme” işlemi yüzünden diğer önlemler unutuluyor. İki kutbun arası en iyi performansı sunmamızı sağlıyor, bant aralığının yükünü artırmamış oluyoruz. Tünelleme yüzünden bant aralığının aşırı yüklendiği ve işlevsizleştiği pek çok örnekle anlatılmış, bu ketlenmenin kalıcı olmadığını bilmek biraz rahatlatsa da sürekliliği yüzünden zihnimizdeki küçük gerilimler bir araya gelerek davranış ve alışkanlık haline geliyor ne yazık ki, neredeyse kalıcı bir hasar alıyoruz. “Tren geçerken kasiyer patates kızartması siparişini duymazsa şaşırmazsınız. O halde, bu ayın kirasını nasıl ödeyeceği düşüncesinde kaybolmuşken patates kızartması siparişini atlarsa da şaşırmamalısınız (ve müdürü de buna şaşırmamalıdır).” (s. 71) Kolay sinirlenirdim ben, bir tanecik işi olan insanların işlerini düzgün yapmaları gerektiğine dair söylenirdim bazen, çok açsam örneğin, artık hiçbir şey demeyeceğim. Yaşamak bu kadar zorken işleri düzgün yapmak lüks oluyor tabii.

Boş alan, azalan marjinal fayda gibi ekonomik kavramlar kıtlığın ne olduğunu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bal arılarının ve yaban arılarının kovanlarını inşa etme biçiminde ekonominin izini sürebiliyoruz, yaban arıları hemen her yerde bulabildikleri çamurla inşa ettikleri yapıların içini pek bir şeye benzetmek zorunda değiller, malzeme bol olduğu için boş alanları çok fazla, kafalarına göre takılıyorlar. Bal arıları öyle değil, azıcık balmumu elde edebilmek için günlerce çalışıyorlar ve yerden tasarruf etmeyi sağlayan en ideal biçim olan altıgen oluşturarak inşa ediyorlar yuvalarını. Kaynak azsa en iyi şekilde kullanmak gerekiyor, diğer türlü saçabiliriz. Kaynak azlığı üzerine temellenen zihinsel süreçler daha planlı işler yapmamızı sağlar gibi gözükse de aslında bilişsel yetilerimizi kısıtladıkları için yarardan çok zarar verebiliyor. Yoksullar paranın değeri konusunda uzmanlar, elde ettikleri geliri giderle denklemeyi başarma olasılıkları daha yüksek, tabii yetersizlik duygusu onları esir almamışsa. “Borçlanma ve Uzağı Görememe” kısmında detaylıca anlatılıyor bu, işi gücü yerinde bir insanın borç batağına nasıl saplandığını görüyoruz. Borcu borçla kapatırken nakit kaynaklar tükendikten sonra sıra gelecekteki gelirden geçmişte elde edilenlere gelince uyanıyor insanlar ama çok geç artık, iş işten geçmiş oluyor. Bugünkü kıtlığı aşmak için yarına daha büyük bir kıtlık hazırlıyoruz, dünün ödemeleri bugüne sarkınca bugünküler yarına sarkıyor, böyle gidiyor bu. İşleri erteleyerek birikmelerini sağlamak da aynı sürecin sonucu. Bunda bir etken de “yama” taktiği, ucuz eşya alacak kadar zengin değilsek ucuza kaçtığımızda gelecek için daha büyük bir harcama ortaya çıkarmış oluyoruz, yama patladıktan sonraki ödemeye hazır olmayacağız üstelik, çünkü yarınlar yokmuş gibi güveneceğiz yamaya ve elimizde kalacak. Yatırım bunun zıddı oluyor sanırım, yarınki büyük kâr için bugünden yatırım yapmıyoruz, günü daha rahat geçirerek yarının rahatlığından oluyoruz. İyi bir geliri olmayan insanların yaşadıkları problemler bunlar, başka bir örnek olarak ameliyathaneleri dolup taşan hastaneyi veriyor yazarlar. Planlı ameliyatlar için bütün boş zamanlar kullanılıyor, üstüne acil ameliyatlar da eklenince planlı olanlar durmadan erteleniyor, içinden çıkılmaz bir durum. Hastane yönetimi bir iş uzmanı çağırıyor ve uzmandan bir ameliyathaneyi acil ameliyatlar için boş bırakma tavsiyesi alıyor. Karşı çıkıyorlar, onca ameliyat varken nasıl olacak? Mevzu şu ki acil ameliyatların sıklığı bütün program için sorun yaratacak ölçüde ama hızlı bir şekilde yapılmaları yönünde problem yaratmıyorlar. Planlı olanların sıkışıklığı bu boş alan sayesinde ortadan kalkıyor, ameliyatlar her açıdan daha iyi yapıldığı için kazanılan zaman ve kalite artışı bütün sistemin rahat bir nefes almasını sağlıyor. Ağzına kadar doldurmak iyi değil yani, bir günü baştan sona işle doldurursak acil işler bütün programı sekteye uğratabilir. Bir parça boşluk şart.

Ufuk açıcı, şahane bir araştırma. Zamanla, parayla sıkıntısı olanlar mutlaka okumalı. Aslında herkes okumalı, her şeyle ilgili bir metin bu.