İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye girmediyse de 168 askeri öldürüldü 1941’de. İngilizlerden iki denizaltı alınmıştı, Refah adlı köhne bir şilebe doldurulan mürettebat ve eğitim personeli denizaltıları teslim almak üzere Mısır’a doğru yola çıktıktan kısa süre sonra bir Fransız denizaltısının torpiliyle şehit oldular, 35 asker kurtarıldı. Vâlâ Nurettin o sıra Akşam‘da çalışıyordu, zehir zemberek bir yazı döşedi, “bin bir emekle yetiştirilmiş vatan evlatlarını çürük bir tekneyle ve ciddi bir tedbir almadan ölümün kucağına atanlara” verip veriştirdi. İsmet Paşa bir yanda savaşa girmemeye, diğer yanda muhalefeti bastırmaya çalışıyor, bu yazı ok gibi saplanıyor Ankara’ya. Kollar hemen sıvanıyor: bu Vâlâ zaten sabıkalı, 1920’lerin başında Şevket Süreyya Aydemir ve Nâzım Hikmet’le beraber Lenin Rusya’sına “ihtilal tedris etmeye” gittiler. Nâzım Hikmet’le beraber Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı sırasında ellerinden geleni yapmışlar, Vâlâ o sıra Mustafa Kemal’in takdirini kazanmış, Rusya’dan dönünce parti marti hiç karışmayıp parlak bir gazeteci olarak adını duyurmuş, tamam da, yani şehit düşen askerler için ah vah eden adam askerliğini yapmış mı bakalım? Kurtuluş Savaşı’na öyle böyle katılan herkes asker olarak görülüyor zaten, hemen bir istisnai durum yaratılıyor, kırk yaşındaki Vâlâ askerliğini yapmak üzere Konya’ya gönderiliyor. Bâkır Çelebi kalender bir adam, Mevlânâ ruhlu, orada sürgünlüğü hissettirmiyor Vâlâ’ya, yazar çizer dostlar da habersiz bırakmayınca iki yıl su gibi geçiyor, eşi Müzehher’le birlikte Kalamış’ta bir ev tutan Vâlâ için hayat her şeye rağmen güzel. Sertel’lerle yakınlaşıyorlar, dönemin çoğu aydını, düşünürü, sanatçısı Moda’daki o evde, Vâlâ’yla Müzehher de o kültür ocağının müdavimi oluyorlar. 1945, Vâlâ eve geliyor bir akşam, yüzü bembeyaz, eşine hemen hazırlanmasını söylüyor, Zekeriyalar’a gidecekler çünkü baskından sonra yardıma ihtiyaçları olabilir. Moda’daki ev karanlıklar içinde, civarda sivil polisler dolanıyor. Bir dostlarının evinde buluyorlar çifti, hemen kendi evlerine götürüyorlar, çıkmadan Vali Lütfi Kırdar’a telefonla bilgi veriyorlar. Üç yıl geçiyor, Moda’daki eve gelen giden yok artık, adeta ev hapsi, üstüne Sabahattin Ali öldürülüyor. O sıralar Ankara’dan bir mektup geliyor Vâlâ’ya, genç bir akademisyen malum davadan sonra devletin düşman kesildiğini anlatıyor, huzur yok artık, her kurumuyla eziyet etmek isteyen yapı yaşam alanı bırakmıyor. Bir akşam ikiziyle birlikte geliyor bu akademisyen, Ankara’dan geleceklerin de önünü açıyor, bu kez Vâlâ’yla Müzehher’in evleri mahfil haline geliyor. Ev lazım yine de, mektubu gönderen Niyazi Berkes, eşiyle birlikte Cahit Irgat’la eşi Mina’nın oturdukları Küçüksu’daki koca köşkün bir bölümüne yerleşiyorlar, Berkes’le birlikte yargılanan Boratav yakında bir yer buluyorlar, Behice Boran kendi başının çaresine bakıyor. Sonra ülkeden gitme planları başlıyor, Kanada’ya, Paris’e, Sertel çifti de Avrupa’ya gitmeye karar veriyorlar. Hepsi uçup gidiyor, Vâlâ’yla Müzehher’in evlerine hüzün çöküyor. Yahya Kemal bahsi, “Üstad” yine sofralarda fırtına gibi esiyor tabii, Nâzım Hikmet’in şiirinin hakkını veriyor ama politikaya bulaştığı için mahvolmuş, nitekim Haşim’in, bilmem kimlerin şiirlerini eleştire eleştire bir hal olurken Nâzım için, “Yazık oldu çocuğa!” diye hayıflanıyor sade. İmza olayı meşhur, sonrası ilginç, en muhafazakâr sayılan aydınlar bile imza verirken Yahya Kemal yanaşmayınca Vâlâ haber gönderiyor: “Ne o benim cenazeme gelsin ne ben onun cenazesine gideyim.” Gerçekten de gitmiyor Vâlâ, büyüğü bildiği, kaç yıl arkadaşlık ettiği adamı görmeyecek ölüme dek. Üç arkadaş gitmişlerdi Rusya’ya, ikisi otuz yıl konuşmuyorlar, Nâzım hapse girdiği zaman Aydemir ne arıyor ne soruyor. Yıllar sonra bir araya gelecekler, Vâlâ rica ediyor Nâzım’dan, suratını asmayıp iyi davransın. Tamam, sofrada buzlar eriyor ama hava kurşun gibi ağır, muhabbet ilerlemiyor. Nâzım şiir okumaya başlıyor, mum ışığında dev, Aydemir hemen fotoğraf makinesine sarılıp fotoğrafını çekiyor arkadaşının. O geceden sonra bir daha karşı karşıya gelmiyorlar. Aydemir burjuva iktidarının bürokratlığına soyunmuşken zor. O gecenin etkisinde kaldığından herhalde, öyle fikir yürütüyor Tanju, Vâlâ da Bu Dünyadan Nâzım Geçti‘yi yazıyor da o sıra kanserden ölebilir, durumu kritik, kitabı tamamlayamamaktan korkuyor. Neyse, bitiriyor, ilk nüshalardan birini Siyami Ersek’e hediye ediyor. “Doktor, ameliyat masasında elin titreseydi, ben bu kitabı bitiremeyecektim!”
Anı kitabı mı bu, emin değilim, anılar derlemesi diyebiliriz zira Tanju kimi anlatıyorsa pek çok insanın şahitliğinden de faydalanmış. Sait Faik’le ilgili çok kişinin anısı var tabii, kitaptaki en zengin bölüm bu. Bedri Rahmi’yle Sait Faik’in tanışmaları 1934’te, Bedi Rahmi yirmi iki yaşında o zamanlar, Sait Faik de tahsil için gittiği Grenoble’dan eli boş dönüyor, otuzunda. Yağ İskelesi’ndeki yazıhanesinde ilk kitabına koyacağı öykülerini yazıyor, ortağı tarafından dolandırılıyor ama farkında değil. Saray Sineması’nın önündeki kahvehaneye gidiyor, Cahit Sıtkı ile buluşuyor, oturup muhabbet ederlerken yan masadaki Bedri Rahmi’yle Sait Faik’i tanıştırmak istiyor Cahit Sıtkı, zaten ne zamandır tanışmak istiyorlarmış. İkisi de buluttan nem kapan, şakayı boka çeviren, ansızın parlayan tipler, muhtemelen sopalarını saklıyorlar da yıllar süren dostluğu öyle götürüyorlar. Bir gün sergi mi, atölye mi, neyse ona gidiyor Sait Faik, Bedri Rahmi’den resim hakkında malumat istediğinde ressam eşi benzeri olmayan renkleri tespit edip edemeyeceğini görmek istiyor arkadaşının, Sait Faik “zehir yeşili” dediği rengi belliyor. Başka bir gün Beyoğlu’nda piyasa ederlerken Sait Faik zıplıyor, yanlarından geçen Çingene kadınının üstündeki rengin zehir yeşili olduğunu söylüyor. Kadını hemen ikna edip atölyeye götürüyorlar, Bedri Rahmi modeli kaçırmadan resim çizmeye çalışıyor. Sait Faik kadının kucağındaki bebeğin kimden olduğunu soruyor, ardından karnındaki bebeğin, belli ki hikâye yazıyor kafasında. İlk kitaplarından birindedir, Çingeneler arasındaki muhabbet, sona doğru biri diğerini bıçaklar. Hoştur Tanju’nun saptamaları, iyi de bir Sait Faik okurudur sanıyorum, anılardan öykülerin hikâyelerini çıkarıverir. Kimler kimler var bu bölümde, okurun elinden öper.
Yahya Kemal, Kemal Tahir, geçtim bunları. Ahmet Adnan Saygun. 1934’te Münir Hayri Egeli telaşla geliyor, Gazi’nin bir opera istediğini söylüyor, Şah Rıza Pehlevi’nin bir ay sonraki ziyaretine kadar hazır olmak zorunda üstelik. Saygun yerinden fırlıyor, mümkün değil, opera yazılsa bile solist, koro, orkestra, hiçbiri yok ortada. Halkevinin bir odasına piyanoyla karyola konuyor, binanın bir odası Pehlevi için hazırlandığından tak tuk tadilat işleri, bir de motosiklet cayırtısı, bağırış çağırış, bu ortamda elinden geleni yapıyor, Osman Zeki Üngör’ün yönettiği Riyaseticumhur Orkestrası her gün yarım yamalak çalışıyor. Üngör şikayetçi, bu zor işi tecrübesiz bir adama verenlere laf ediyor. Gazi bir gün geliyor, çalışmaları izliyor, herkesi Köşk’e davet ediyor o akşam. Saygun’a soyunu sopunu soruyor, Üngör’e orkestranın hazır olup olmadığını soruyor, Üngör orkestra üyelerinin hepsini bulabilmenin mümkün olmadığını söyleyince kaşlarını çatıyor, orada devrim yaptıklarını sinyoritaya söylüyor. Yok, şöyle: “Bir inkılâp yapıyoruz beyler! Bunu anlayamayanlara içimizde yer yok!” Oydu buydu derken opera tamam, çok beğeniliyor üstelik, Üngör’ün yerine Saygun getiriliyor. Tanju’ya göre Osmanlı’dan kalan son bürokratlar, sanatçılar yollara taş koymaya çalışıyorlar, Saygun’un, Cumhuriyet’in o genç ve yetenekli sanatçısının akıbeti de o taşlara toslamak olacak. Üzücü bir hikâyesi var, gerisi de okurun elinden öper.
Anılardan portreler mi demeli, aşağı yukarı öyle bir toplam.











Cevap yaz