Northrop Frye – Hayal Gücünü Eğitmek

Massey Seminerleri’ni Kolektif basıyordu, bu kitap için Ketebe erken davrandı sanırım. Edisyon dört dörtlük olmuş, emeği geçenlerin ellerine sağlık. Bu seminerler yarımşar saatlik radyo konuşmalarından oluşuyor, Frye’ınki altı bölüm. “Metafor Saiki” temel sorulara odaklanıyor, eleştirmenlerin, öğretmenlerin ve akademisyenlerin işlevi nedir? Bu tür soruları cevaplamak zor, Frye iki konu açarak ilerliyor, İngilizcenin İngilizce edebiyatla ilişkisini değerlendirirken edebiyat çalışmanın toplumsal değerini ve hayal gücünün öğrenme sürecindeki yerini inceliyor. Gemi metaforu ilerleyen bölümlerde de karşımıza çıkacak, diyelim ki yolcuyuz ve gemimiz battı, ıssız bir adadayız, Robinson Crusoe’nun dünyasına hoş geldik. Sohbet, ahlak, hiçbir şey yok, adayı inceleme isteği doğuran zekâmız, merakımız ve adayı korkunçlaştıran hislerimiz, duygularımız dışında yalnızız. Batılılar meraka odaklanıyor, Doğulular duygulara, Frye’ın görüşü. Sonuçta iki kutbu bir araya hiçbir zaman getiremeyeceğiz, biri diğerine baskın gelecek. Bilim ve sanat açısından düşünürsek birini bir kutupta, diğerini diğer kutupta düşünebiliriz. Frye’ böyle bir ayrım yapıyor ama Eric R. Kandel’ın Sanatta ve Beyin Biliminde İndirgemecilik nam metninde ikisinin birleşme biçimlerini görebiliyoruz, sağlam bir sentez bilinmeyen örüntüleri ortaya çıkarıyor. Neyse, ev yapıyoruz, bahçeyi düzenliyoruz ve zekâyla duygular aynı uğraşın bir parçası haline geliyor, doğadan ve beşerî dünyadan farklı bir dünya inşa ediyoruz, yabani otları ayıklıyoruz, yaşam alanımızı beğenimiz ölçüsünde oluşturuyoruz. Bu işlemler sırasında bilimin nerede başlayıp zekânın nerede bittiğini ayırt edemiyoruz, pratik yaşantılarımız üçüncü bir düzlem oluşturuyor böylece, İngilizcenin işlevleri buraya bağlanıyor. Zihnin üç kademesinin dille ilintisi bilinç ve farkındalık, topluma katılım ve hayal gücü aşamalarında ortaya çıkıyor, sonuncusu esas mesele. Bu temelde bilimle sanat arasında bir ayrım yapıyor Frye, değerlendirmeleri modern bilim ve sanat bağlamında değerlendirilirse makul. “Bilim, içimde yaşadığımız dünyayla, onun verilerini kabul edip yasalarını açıklamaya çalışmakla başlar. Oradan, hayal gücüne doğru ilerler: Zihinsel bir inşa, deneyimi yorumlamanın olanaklı yollarına dair bir model haline gelir. (…) Sanat ise gördüğümüz dünyayla değil, inşa ettiğimiz dünyayla başlar. Hayal gücünden yola çıkar, sonra gündelik deneyime ilerler. Başka bir deyişle, kendini olabildiğince inandırıcı ve tanınabilir kılmaya çalışır.” (s. 17) Kesin bir ayrım, bilim entelektüel alana aitken sanat duygusal alana ait, biri gerçek dünyadan çıkarken diğeri sahip olmak istediğimiz, hatta doğrudan “istediğimiz” dünyadan çıkar. İkisi de önseziler ve aklıselim üzerinde yükselse de bilimin ilk konseptlerinin sanattan doğmasını bunlarla nasıl tokuştururuz, bilemiyorum. Frye’a göre yazarlar bilimdeki ilerlemelerden pek de nasipleniyor görünmezler, hurafelere daha meyillidirler, bu da sallantılı bir yorum. Gözlemcinin varlığına göre niteliği değişen maddenin tiyatro oyunlarında karşılığı var, paralel gerçekliklerin ardışık sırada dizilmesiyle oluşan metinleri de düşünebiliriz, bilimkurgudan bahsetmeye gerek bile yok. Laboratuvar ortamında inşa edilen bilimin yanında beşerî disiplinlerin etkisine değinmeye de gerek yok, Anlatım Teorisine Giriş adlı şahane metin disiplinlerin edebiyatla münasebetlerini birçok başlıkla anlatıyor, göz atılırsa değiş tokuşlar görülebilir. Frye bilimsel gelişmeler yüzünden sanatın pabucunun dama atılacağı fikrine değiniyor, Hint metinlerinde uçan atlarla gelen tanrılar uçakların yanında sönüp gider mi? Peacock’ın bilim ve teknoloji çağında sanatçıların taş yiyeceğini duyurduğu ironik metnine dostu Shelley karşılık veriyor, şiiri savunuyor. Müzik ve resimden sonra üçüncü sırada geliyor şiir, en eski sanatlardan biri, dünyaya dair her şeyi karman çorman edebildiği için en eklektik sanat belki. Bu durumda sanatın işlevinin sürdüğünü söyleyebiliriz, .zip uzantılı şiirlerin çağındayız zira. Resim ve müzik de yenilenerek ilerliyor, yapay zekâ nice müzik profesörünü kandırıp ürettiği eseri Mozart’ın eseriymiş gibi kabul ettirebilir ama nihayetinde eseri de insanın uzantısı, her açıdan. Sanat insanın kurduğu başlı başına bir dünya, oraya kaçabiliriz, oradan geleceğe bakabiliriz, yolu anakronizmden geçirerek alternatif geçmişler üretebiliriz, bilimle ketlenemeyecek yeniliklere varırız. İkisi de aynı derecede heyecanlandırıcı, ikisi de sanat, ikisi de bilim hatta. Birbirlerinin alanına keskin çizgileri darmadağın edecek ölçüde girerler, harikalarının ucu bucağı yoktur.

“Şarkı Söyleme Okulu” ikinci bölüm, edebiyatın dilin çağrışımları yardımıyla kurulması, metaforun doğası üzerinden ilerliyoruz. Hayal gücümüz, dilimiz bilinen dünyanın kapsamı içinde gelişiyor, bilimle sanatın birleştiği noktada disiplinler iç içe geçiyor, bilimin basamaklı yapısını sanatta da görebiliyoruz. “Bütün bunlardan çıkarılacak ders şudur: Edebiyattaki her biçimin bir soyağacı vardır ve köklerini en eski zamanlara dek sürebiliriz. Bir yazarın yazma arzusu ancak önceki edebiyat deneyimlerinden geliyor olabilir ve o güne dek ne okuduysa onu taklit ederek başlayacaktır ki, bu da genellikle etrafındaki insanlar ne yazıyorsa odur. Bu ona uzlaşım denen şeyi sağlar: Yazmanın tipik ve toplumsal açıdan kabul görmüş belli bir tarzı.” (s. 27) Moretti’nin dallandırdığı mesele bu, toplumların gündemi metinlere yansıyor, ekonomik etkenlerin biçimlerin değişmesinde başat rolü oynadığı zamanlar var, özellikle romanın yükselişi sırasında. Daha spesifik bir noktaya yaklaşalım, E.M. Forster’ın bir görüşünü aktarıyor Frye, romancılar düğün veya cenaze çanları olmasa romanlarını nasıl bitireceklerini asla bilmezdi, buna karakterin değişimini de ekleyerek üçüncü bir maddeye varabiliriz. Frye’ın pek sevdiği Kitab-ı Mukaddes’e ve diğer kutsal metinlere bir kapı, Campbell başta olmak üzere pek çok araştırmacı belli olay örgülerinin kutsal metinlerde, mitolojilerde ve günümüzdeki metinlerde tekrarlandığını söylüyorlar. Bebek Musa’nın hikâyesi Kitab-ı Mukaddes yokken bir Mezopotamya kralı hakkında anlatılıyordu, sonrasında Antik Yunan mitolojilerinde belirdi, ardından tiyatro oyunlarında ve romanlarda. “Dolayısıyla ilkemiz şudur: Edebiyat, biçimlerini yalnızca kendinden alabilir; bunlar edebiyatın dışında bir yerde var olamazlar, tıpkı sonata ve füg gibi müzik biçimlerinin müziğin dışında bir yerde var olamayacağı gibi.” (s. 29) Yeni olan her şey yenidir, dil ve atmosfer başka metinlere kıyasla büyük yenilikler taşıyabilir, bunun yanında kıyaslanabilecek kadar da eskiye bağlanabilir, eskidir. Yazarlar bu açıdan da uzlaşımsaldır, Melville kendi beyaz balinasının mitlerdeki ve kutsal metinlerdeki canavarlarla aynı aileye mensup olduğunu söyler örneğin. Bloom’un “etkilenme endişesi” kavramını hatırlayabiliriz, şair yenidir ve eskiyi olduğu gibi  aktarmaktan korkar. Sesini yeni tutabildiği ölçüde tekrarına farklar katar, başarılı olursa kanonun yeni bir parçası haline gelir. İzlekler aynı olabilir, birkaç temel formun dışına çıkılamayabilir ama alışılmışın dışında bir duyuş, yan yana gelmemiş sözcükleri, imgeleri bir araya getirebilme yeteneği, Aruoba’nın deyişiyle dünyanın yeni bir kimliğini ortaya çıkarma becerisi şairi şair yapan en önemli etkendir. Graves’in bir şiirinden alıntı yapıyor Frye, anlatılanların özeti belki. Anlatmaya değer tek bir hikâye var, anlatımdaki süs püs bu tür bilindik hikâyelerdeki şaşırtan tek unsur. Medeniyet geliştikçe hikâyenin anlatım biçimlerine yenileri katılıyor, Fatma Nur Kaptanoğlu’nun YouTube’u kattığı öyküsü iyiydi bu konuda. Anlatılanlar her ne kadar teknolojinin izlerini daha çok taşımaya başladıysa ele alınan meseleler bir o kadar insanileşiyor. Birbiriyle savaşan tanrılardan bilgisayarlarla, yapay zekâyla savaşan veya ortaklık kuran insanlara geldik, burada hayranlık uyandırıcı bir yenilik var. Sürecek de, bütün felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibaret olmayabilir artık, temeller öylesine açıldı ve sarsıldı ki yeni ontoloji arayışları, günümüzün dünyasının idrakini değiştirme çabaları artıyor. Sanki. Bence.

Pek çok konuya değiniyor Frye, pek azı hakkında gevezelik yapabildim. Alın, okuyun, kuram rafınızın en müstesna yerine koyun.