İzak Babel – Odessa Öyküleri

Ergin Altay çevirisi. Odessa’nın rengârenk, fırfırlı, kaotik havası başarıyla yansıtılmış Türkçeye, çok iyi çeviri. Babel kısa öykünün en iyi yazarlarından biri olarak biliniyor, Sovyet rejimi eserlerini yok edip adını ansiklopedilerden silmeseydi hakkı çok daha önceden teslim edilirdi sanıyorum. Öykülerden önce giriş mahiyetinde üç yazı var, ilki Cynthia Ozick’in. Kafka’nın öyküleriyle kıyas, dirsek teması derinlemesine benzerlikler kurmaya müsaade etmese de birkaç ortaklık bulmuş Ozick, Kafka’nın sebepsiz mahkemelerini, akıl dışı bir güç tarafından temin edilen kaçınılmaz açmazlarını, kötücül sosyal düzenini Babel’in canlı canlı yaşadığını söylüyor, Gorki’nin koruyuculuğunda Stalin’in absürt mahkemelerinden sakınmış olsa da büyük yazarın ölümüyle hedef tahtasına konuyor ne yazık ki, 15 Mayıs 1939’da tutuklanıyor, bir sürü öyküsü, oyunu, film senaryosu ve çevirisi yok ediliyor. Altı aylık hapsin ardından üç gün üç gece sorgulanıyor, isnat edilen bütün suçları kabulleniyor, 26 Ocak’taki mahkemede itirafını geri alıyor ve masum olduğunu söylüyor. Son isteği bir süredir üzerinde çalıştığı yapıtını bitirmek. İzin vermiyorlar, birkaç saat sonra kurşuna diziyorlar Babel’i. Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra adı tekrar anılmaya başlıyor, 1991’den sonra gizli belgelerin açığa çıkmasıyla nasıl bir kumpasa kurban gittiği anlaşılıyor. Aslında 1920’lerde Polonya’ya “komünist kurtuluşu” götüren Kızıl Süvariler için, “Vurun onlara, Kızıl Savaşçılar, yapacağınız son şey olsa bile döve döve öldürün onları!” demiş olsa da, Devrim’i canhıraş savunsa da Stalin’in paranoyasının kurbanı oluyor. Üç kez evlenmiş, eşlerinden çocukları olmuş, şenlikli bir yaşam sürmüş Babel, Paris’e sıklıkla gidip gelmişse de 1935’ten sonra bir daha gidememiş, gitmek istememiş belki de, son gidişinde komünistlerin sponsor olduğu Kültür ve Barışı Korumak İçin Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne katılmış, André Malraux’nun ısrarıyla. İkinci yazı Nathalie Babel’in, meseleler biraz daha açığa çıkıyor. “Bir Sovyet yazar olarak, Devrim’in ideallerini kabul etme ile yöntemlerinden tiksinme arasında derin bir bölünme gösterir ve yaşar.” (s. 19) İbranice ve Talmud’da usta olmasına rağmen Rusça yazarmış Babel, çoğu kişinin “Yahudi duyarlılığı” dediği öz varmış öykülerinde, Yahudi temalarıyla Rus kültürünün iç içe geçtiği öyküler bunlar. Tam bir çelişkiler adamıymış Babel, pek az kişi onun iki çocuğu daha olduğunu bilirmiş, eşiyle kızının Paris’te olduğunuysa herkes biliyormuş. Yazdığı senaryolar pek beğenilmiş, öyküleri de tutulunca epey ünlenmiş, muhtemelen bu sayede Avrupa’ya gidip gelmesine izin verilmiş ve defalarca Paris’e giderek eşiyle çocuğunu görmüş. Son gidişinde eşini Moskova’ya çağırmış, rahat yaşamdan bahsetmiş. Çelişki burada ortaya çıkıyor, gizli servisin kendisini izlediğini biliyormuş Babel, politik terörün bir gün kendisini de hedef alacağını biliyordu muhtemelen, yine de ailesini ikna etmeye çalışıyor ama eşi reddediyor, gitmek istemiyor. İsabetli bir karar tabii. Babel’in yakın arkadaşları son zamanlarında büyük bir değişim geçirdiğini söylüyorlar, sanatçıların baskı altına alınması canını sıkmaya başlamış, yapabildiği en iyi işi sürdürmek için ülkesinde kalıp yazmaya devam etmiş, Paris’te veya başka bir yerde taksi şoförlüğü yaparak yaşayamayacağını belirtmiş bir sohbet sırasında. Maddi kaygıların etkisi de var, Babel çok para kazanmış ve kazandığı paraları arkadaşlarıyla yemiş bir güzel. Öykülerinde de bir iki kez geçiyor bu durum, karakterler voliyi vurduklarında hemen arkadaşlarıyla ziyafet çekip paranın suyunu çektiriyorlar bir güzel. Son bir bilgi, Gorki’ni Malraux’ya yazdığı bir mektupta “Rusya’nın sunabileceği en iyi şey” olarak anılmış Babel, yazarlığının sıkılığı buradan da anlaşılabilir.

Öyküler üç bölüme ayrılmış, “Erken Dönem Öyküleri” otobiyografik ögeler taşısa da diğer iki bölümdeki konseptin sıkı sıkıyalığı, pekliği bu öykülerde yok, insanlık dramları ayrı parçalar halinde değerlendirilebilir. “İhtiyar Şloyme” herkesçe unutulmuş bir ihtiyarın yaşamının son günlerine odaklanan, yoksulluğun kırıcılığını anlatan bir öykü. Evlatları evden çıkarılacaklarını, paralarının kalmadığını haykırırken yaşlı adam etrafı gözetlemeye, olanı biteni anlamaya devam eder, yaşamının tek amacı bu uğraş haline gelmiştir, Tanrı’sını uzunca bir süreden sonra hatırlar, içindeki inanç kıpırtılarına kulak verir, en sonunda tabureye çıkıp ipi boynuna geçirir. Dışarıda kuvvetli bir rüzgâr eser o sıra, Tanrı yakarıları duyduğunu belirtir sanki. “Çocukluk. Büyükannemin Yanında” Yahudi yaşamına tanıklık edebileceğimiz sıcak bir öykü, anlatıcı çocuk okuluna gidip gelir, Turgenyev başta olmak üzere pek çok yazarın kitaplarını okur, büyükanne torununu cesaretlendirir, bir gün büyük bir adam olacağını söyler. Eve öğretmenler gelip gider, büyükanne kimini severken kimini gözü tutmaz, huysuz ve tatlı ihtiyarın en yakın arkadaşı Mimi’yle evi çekip çevirmeleri pek hoştur, eğlencelidir. Aralarında dedikodu yaparlar, komiserin ölümünden bahsederler. Bu öykülerde Babel’in ileride kaleme alacağı Odessa öykülerinin izlerine rastlayabiliriz, onurlu haydutların işlerine şöyle bir değinilir ama mevzu derinleştirilmez. “Halk Kütüphanesi” bu bölümdeki Çehov kokan öykülerin en iyisidir belki, kitapların krallığında zaman geçiren insanların tasvirleri çok canlıdır, anlatıcıya göre Gogol çok güzel anlatırdı onları. Savaş nedeniyle öğrencilerin sayısı azalmıştır, “askerlik yapamaz” gençler haricinde orta yaşlı veya yaşlı birkaç insan gelip gider. Albay eskisi bir adam, kendi başına oturup ısınmaya çalışan, kitap okuyan insanlar, o sırada Karpatlar’da kan akmaktadır. Öykünün son cümlesi yaşamın akışını hatırlatır, kütüphanenin donukluğunda bile: “C’est la vie”.

“Odessa Öyküleri”yle birlikte Babel’in asıl sesini duymaya başlıyoruz, her bir öyküde Odessa’nın farklı bir yüzü ortaya çıkıyor. 1900’lerin başı, kentte kabadayılar cirit atıyor, hahamlar ve Yahudi gangsterler iç içe yaşıyor, gettoda hareket hiç durmuyor. Rusların Yahudileri kovmak için türlü eziyetlere başvurduğu dönemlerde Benya Krik’in, Kral’ın yükselişe geçtiği dönemi ve bu dönemin öncesini görüyoruz. Yürekli Kral polislerle dalga geçerek, akla gelmeyecek alaverelerle soygun üzerine soyguna kalkışarak yaşamını sürdürüyor, votkalar ve yerli üzümlerden yapılan şaraplar arka arkaya devriliyor, şenlikli ortamda ölüler yavaş yavaş birikirken hayatta kalanların maceraları sürdükçe sürüyor. Pitoresk, hızlı, temposu hiç yavaşlamayan anlatılardan oluşan bir bölüm. “Öyküler 1925-1938” Babel’in doğrudan kendi yaşamından, çevresindekilerden esinlenerek yazdığı öykülerden oluşuyor, “Güvercinliğimin Öyküsü”nde güvercinleriyle zaman geçirmekten hoşlanan çocuğun güvercinlik satın almak üzere sokağa çıkar çıkmaz Rus askerinin estirmeye başladığı terörün ortasında kalmasını izliyoruz, askerler Yahudilere ateş ederken dükkânlar yağmalanıyor, insanların evleri basılıyor, çocuğun babasının belediye başkanıyla arası iyi olmasına rağmen onlar da bu yıkımdan paylarını alıyorlar, Çar’ın son herzelerinden biri onlarca insanın ölmesine yol açıyor. Sonraki öykülerde anlatıcı çocuğun ilk aşkından gettodaki yaşamına geçiyoruz, mahallenin gençlerinin serüvenleri de eklenince Yahudilerin renkli dünyası her yönüyle ortaya çıkıyor. Ortalık yangın yeriyken bile normal yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar, göçmeye çalışanlar topraklarını geride bırakarak yollara düşüyorlar, rejim değişikliğiyle birlikte toprak sahiplerinin arazilerine çatışmalarla el konuyor, bir dönemin bütün kargaşası bu öykülerde mevcut.

Kesitler sunuyor Babel, insanların yaşamlarını kısa süreli anlatılarla aktarıyor, uyumsuzluk hissi doğuran bir dil kullanıyor. O hengame için çok uygun bir dil, olaylar keza. Capcanlı tablolar, olabildiğince mizahi, ironik, bir o kadar hüzünlü. Öyküye gönülden bağlı kim varsa okumalı, Babel müthiş bir öykücü.