Norman Mailer – Celladın Şarkısı

Mailer “başyapıtım” dediği bu metni yazmaya başlamadan önce Gary Gilmore’un etrafında kim varsa konuşmuş, hikâyeyle öylesine bütünleşmiş ki kendisinin Gilmore olmadığını kim bilebilirmiş? Herkes birbirini fiilen veya mecazen öldürürmüş, katiller o kadar da korkunç insanlar değilmiş bu açıdan. Mailer kendini geri planda tutmayı başarabildiğini, bu sayede “bir yazarın ölümünün kitabı”nı yazdığını belirtiyor, aslında Gilmore’da kendini gördüğü için pek de geri planda durduğunu söyleyemeyiz. Kendinden pek az şey katmış hikâyeye, zaten metin kurmaca olsa da gerçeklerden sapabilmesi biraz zor gibi gözüküyor, Gary Gilmore’un hikâyesi bütün ülkeyi o kadar sarsmışken hem de. İki cinayet işleyen Gilmore’un öldürülmek için verdiği mücadelenin detaylarını titizlikle aktarıyor Mailer, gazeteciliğini yazarlığıyla şahane bir biçimde birleştiriyor, bazen hukukî bir metin okuduğumuzu hissedebiliyoruz bu yüzden. Amerikan hukuk sistemine dair dersler bile keyifli, öylesi bir metin. 1970’lerde yaşanan hikâye şu: Gary Gilmore işlediği cinayetlerden kısa bir süre sonra yakalanmış, yargılanmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştır. Bu ceza uzun süredir uygulanmadığı, Gilmore da her türlü temyiz girişimine karşı çıkıp hemen kurşuna dizilerek öldürülmek istediği için olaya kamu karışıyor, siyaset de karışıyor, kurumlar birbirine giriyor, ölüm cezasının iptali için Gilmore’a karşı çıkarak mücadele edenler zamanla yarışıyorlar ama Gilmore cezanın bir an önce uygulanmasını sağlıyor nihayetinde. Mailer olayı gazetelerden ve televizyondan öğreniyor, Gilmore’la sevgilisinin intihar teşebbüslerini duyunca modern Romeo ve Juliet’in mazisini merak ediyor. “Gary Gilmore’la yapılan söyleşileri ilk kez okuduğumda, müthiş bir şey bu, diye düşündüm. Tüm çelişki ve iyi yönleriyle bu kişiliği keşfetmek için işte bir olanak.” (s. 5) Araştırma faslı bitince işe girişiyor Mailer, okura da bu müstesna metni soluksuz okumak düşüyor. Bu türün en iyi örneklerinden Soğukkanlılıkla‘yla arasında on küsur yıl var, metin atasınınkini andıran bir üslupla yazılmış ama ayrıntıları çok daha zengin, gazete haberlerinden mahkeme tutanaklarına dek pek çok yan metne yer verilmiş. Şöyle bir araştırma var iki metinle ilgili, dileyenler okuyabilir. Neyse, Mailer’ın 600 sayfalık bu canavarını alt etmek kolay, Gilmore’un hapisten çıkışıyla işlediği cinayetler arasında geçen sürede yaşama tutunma çabası, sorumsuzlukları, şirazesinin giderek kayması çok ilginç. Şeceresi, akrabalarıyla ilişkileri, arkadaşlarıyla çevirdiği dümenler detaylarıyla, titizlikle aktarılıyor, Gilmore’un yaşadıklarını anlatacağım bir. Çocukluğuyla başlıyoruz, Brenda altı yaşındayken Gary yedi, kuzenler, birlikte oynuyorlar ve yolları ayrılıyor bir süre sonra. Gary yetenekli bir velet, IQ’su 130’larda dolanıyor ki Capote’nin metniyle bir ortaklık daha: İki katilin zekâ seviyeleri aynı, iki katil de sanatla ilgileniyorlar ve eserleri çiğ olmakla birlikte çok başarılı, kısacası Capote’den esinlenmemişse bile esinlenmiş Mailer. Evet, Gilmore araba hırsızlığından hapse giriyor, birilerini haklıyor, kitap okuyor ve az sayıdaki ziyaretçisiyle zaman geçiriyor bazı bazı. Brenda’yla mektuplaşmaya başladıktan sonra şartlı tahliye zamanı da yaklaşıyor ve Brenda cinayetle sonuçlanacak olayları başlatan teklifi sunuyor, Gilmore’un belaya bulaşmasını engellemek için ellerinden geleni yapacaklarını söylediğinde yetkilileri ikna ediyor ve salıyorlar adamı. Bu girişimde Brenda’nın Gilmore’a dair anılarının önemi büyük, adamın çekiciliği de başka bir etken. Sonuçta hapis hayatı bitiyor, akrabalarının yanında kalmaya başlayan Gilmore başlarda çok tutuk, on yıldan fazladır hapiste olduğu için sosyal yaşama ayak uyduramıyor ve randevulaştığı kızların canını sıkıyor ama şiddete başvurmuyor başlarda, sorun yok. Sağlam ayakkabı olmayan birkaç arkadaşıyla kumar oynarken hileyle ütüyor bazılarını, uyarıyorlar ama dinlemiyor, sorunlu kişiliği ortaya çıkmaya başlıyor yavaş yavaş. Anlatının sonlarına doğru söyleyeceği üzere oldukça zeki bir adam ama sosyal zekâsı o kadar da gelişkin değil, bazen sadece dürtülerinin peşinden gittiğini, insanların neler hissedeceğini düşünmeden davrandığını, istediğini yaptığını söylüyor. Birkaç meselede görüyoruz bu pervasızlığını, örneğin kendisinden çok daha iri bir adama haksız yere saldırıyor ve sopayı yiyip oturuyor aşağı, adamı sonra öldüreceğini söylüyor. Mormon tayfa bela istemiyor, dayağı atan adam aslında son derece mülayim biri olduğu için Gilmore’dan korkuyor ve adamın etrafında olmamasını sağlıyor. Hırsızlık olayları var üstelik, Gilmore sağdan soldan yürüttüğü ufak tefek şeyleri tanıdıkların evinde saklamaya başlıyor, bazılarını okutup para kazanıyor ama iş silah alım satımına gelince işler karışıyor tabii. Ömürlük aşkı Nicole’le tanışması birçok insanın hayatını değiştiriyor, Nicole’ün ailesinin hayatını da tabii. Silahlardan bazılarını Nicole’ün annesinin evinde saklamaya karar veriyor, insanların itirazlarını hiç dinlemeyen Gilmore bir süre sonra kafayı kırıyor ve gittiği iki mekânda cinayet işliyor, yakalanmıyor bir süre. Cinayet haberleri yayılmaya başladığında tanıdıklarının aklına Gilmore geliyor, oralarda cinayet işleyebilecek tek adam o. Tuhaf teklifleriyle karşılaşmayan kimse yok. Birlikte soygun yapmak isterler mi, adamın tekini eşek sudan gelinceye kadar dövseler olur mu, araba çalıp eyaleti dolaşmaya çıkarlar mı? Huzursuzluk okura kolayca geçiyor, adamın masumiyetini gördükten sonra adım adım serseriye dönüşmesi oldukça etkileyici.

Metin pek çok bölüme ayrılmış, Gilmore’un yakalanmasından sonrasını kabaca ikinci bölüm olarak inceleyeceğim. Hukuk sistemi bu noktadan itibaren çelişkileriyle ortaya çıkıyor, filmlerde gördüğümüz klişelerin hemen hepsi var. Devletin tuttuğu avukatların pek bir halta yaramaması, patolojik uydurmasyonlarla Gilmore’un akıl hastalığını öne çıkarma planları, idam cezasının yürürlüğe konmaması için eyalet kanunlarıyla merkezi kanunların tokuşturulması derken ABD’nin hukuk ve sağlık sistemine dair öğrendiğimiz malumatın haddi hesabı kalmıyor. Nedir, Gilmore yakalanıp hapse atıldıktan sonra başlarda yaşamak istiyor, Nicole’le mektuplaşmalarında çıkacağı günü özlemle beklediğini söylüyor ama zaman geçtikçe ölüme doğru adım adım yürüdüğünü anlıyor. Sevgilisinden isteği birlikte intihar etmek, Nicole cinsel organına yerleştirdiği poşetin içindeki hapları bir ziyaret sırasında Gilmore’a veriyor ve aynı anda yutuyorlar hapları ama ikisi de ölmüyor, Nicole bitkisel hayata giriyor neredeyse. Gilmore’un manyaklığı bu da, o kadar âşık ki Nicole’ün başka erkeklerle birlikte olmasını istemediği için ölümüne yol açmayacak kadar hap yutuyor, maksadı Nicole’ün ölmesi. İkinci kez teşebbüs etmeyi düşünüyorlar ama vazgeçiyorlar, Gilmore ölümden sonraki ve önceki yaşama inandığı için tekrar kavuşabilmelerinin tek koşulunu o hayatlarının bitmesi olarak görüyor, kendisi ölebilir ve öbür tarafta Nicole’ün ölmesini bekleyebilir. Bütün bunlar yaşanırken basın iyi bir hikâye yakaladığını keşfediyor tabii, film hakları için Hollywood’dan gelen adam bir dünya para verip Gilmore’la anlaşmaya çalışıyor, gazeteciler birbirlerini atlatmaya çalışıp haber metinlerini yazıyorlar ve Gilmore’dan ne koparabileceklerine bakıyorlar, eline para geçtikçe seviniyor Gilmore ama o para odaklı dünyayı, insanların durumuna kayıtsızlığını gördükçe ne hale geldiğini anlıyor ve tiksiniyor kendinden, ölümünü biraz da bu yüzden çabuklaştırmak istiyor. Mektuplarını, anılarını, ağzından çıkan sözcükleri bile satmaya meyilli, ardında bıraktığı insanlar rahat yaşasın bari. Ölmeden önce bile tanıdıklarından birinin kıyafetini ödünç istemesi son bir numara girişimi, hapishaneden rahatlıkla çıkıp gidebilir ama tanıdığı istemiyor, ailesi var. İlginç, Gilmore o durumda bile kurtulabileceğini düşünüyor. Muhtemelen kurşunlar bedenini delik deşik edene kadar nasıl kaçabileceğini planlamıştır biz o düşünce sürecini göremesek de.

Müthiş bir hikâye, müthiş bir anlatım. Kitap sahaflarda bulunabilir, keşke tekrar basılsa. 1980’de Pulitzer’ı kazanmış, televizyona uyarlanmış.