Muzaffer İlhan Erdost – Adam İçin Türevler

Yapısıyla da dikkat çekiyor, “Önü İçin Not” için not: “İçinde İçindekiler Vardır” benzeri bir anlatı ama bol Ankara’lı. Eki ayırmalıydım, “Ankaralı” desem başka. Minga köfte pişen seyyar ocaklardan yayılan kokudan Mehmet Kemal de bahsediyordu, o köfteciler Cebeci’de çok iş yaparmış da bir şey olmuş, darbedir muhtemelen, kaybolmuşlar veya dükkânlara çekilmişler, kültür yitmiş. Rüzgârlı Sokak’mış o köftecilerin olduğu yer, Ulus‘un basıldığı binada genişçe bir odaya gece inince Erdost kalırmış bir, Cemal Süreya’da Ankara’dan ayrılalı çok olduğu için gelen giden yoktur, gazetenin baskısı bitene kadar orada Erdost. Haftada bir kitap tanıtım yazısı, bir iki eskiz fikri. Yeni Ufuklar için yazılar, Vedat Günyol’u anımsamak gönendiriyor Erdost’u, Sol Yayınları kurulana kadar yazılmış onca eskiz, manifesto, türev, bence düzyazı şiir veya şiire çalık düzyazı, neyse. Daha lisedeyken ilk şiir, Yücel‘de. Orhan Burian’la tanışamamışlar, Ufuklar çıkmaya başladığında fakültenin ilk sıralarındaymış Erdost, vefatından sonra bilmiş Burian’ı. Orhan Duru, Erdost’un fakülteden arkadaşı söylemiş Günyol’un yeni bir dergi çıkaracağını, zaten Günyol’a dair ne varsa söyler çünkü hocası, Yüksel Arslan ve Ferit Edgü’ye yazdığı mektuplarda da Günyol’dan saygıyla bahseder, mesela Edgü’ye bokluktan bahseder, Arslan’a az içmesini söyler ve Arslan’ın eşekliğine ular, Günyol hep saygıdeğerdir. Sonuçta dergi çıkar, Erdost yazılarını dergiye yollar, başka bir yerde yayımlanamayacak yazılardır fikrince. Gençliği vardır o yazılarda, eskizler, öykü, şiir, ne varsa dibe çökmüştür ve çökenden yazılar çıkmıştır, insan kendini yazmaya yazmaya unutuyorsa iyi ki o yazılar yazılmıştır. “Köylü Olan Yüzümü Döndüğümde” nam ikinci bölümde köyden kente gelişini, süreçte dünyasının geçirdiği değişimi anlatıyor Erdost, sınıflı toplum yapısını keşfedene kadar uğraştığı işlerden. Dedesi savaş sırasında esir alınıp steplere gönderilmiş, oradan kaçıp geri dönene dek yıllar geçmiş, o sıra dedenin kardeşi aileyi Erzurum’dan Tokat’a getirmiş. Dede imamlık yapmaya, ekip biçmeye başlamış, topraklarını büyütmüş, ortakçılarla iş çevirmeye başlamış. Erdost eskizlerinde o dönemleri kurmacalaştırdığını söylüyor, küçük burjuvalığa geçişin izlerini yazılarında görebilirmişiz, sonra sonra devrimci teorinin kazandırdığı bakışla yazmış da bir şey demeli, eskizlerinde yazdığı bunaltıcı, sömürücü havanın onda biri o sona koyduğu teorik yazısında yok. Aynı meseleyi ele aldığını söylüyor, eskizlerinin okura aktardığına bakarsak teorik yazılaması neredeyse hiç. Estetikten, kurgunun güzelliğinden şaşmamak gerekiyor, kıyastan çıkardığım bu. Erdost herhangi bir dalda uzmanlaşmadığını, her alana yakın olduğunu sıkıştırıyor araya, buna katılırım, başka okur da muhtemelen katılır. Neyse, Erdost’un babası Yusuf’a Samsun’daki bir doktor tutmayıp yellenmesini söylemiş, Yusuf da ne zaman gazı gelse zotort diye koyarmış ortaya, halkın yanlarında sessizce konuştuğu, kasabanın ileri gelen memurlarının arasında osuruverirmiş. İbrahim Hoca’nın torunu olduğunu söylermiş mesela Erdost, insanlar yapıştırırmış: “Ha! Osurukçu Yusuf’un oğluyum desene!” Yusuf boş dolaşırmış, tarlaları ve dükkânları varmış ailenin, çalışmaya lüzum duymamış. Bir ara lokanta açmış, kahve açmış ve hemen kapamış ne açtıysa, iş yapmasından korkmamış da iş yapmamış dükkânlar. Sonra başka bir işten hapse girmiş baba, çıktığında define aramaya vermiş kendini. Kumara düşmüş, en sonunda da hastalanıp ölmüş, elinde piyango bileti. Muzaffer’in iki kardeşi ölünce iki kardeş daha gelmiş yanına, ölenlerin isimlerini vermişler. Cinsiz de olmaz bu işler, kırsalda gaz lambasıyla aydınlanıyorlar ama her yer aydınlanmıyor belli ki, Erdost’un annesini merdivenin başına kirli ayakkabılarını bıraktı diye biri tokatlamış, sahipliymiş orası. Bir kezinde de alkarısını görmüş samanlıkta, gece boyu atı koşturdu mu ne yaptı artık, ortadan kaybolmuş. Atın yelesi sıra sıra örülüymüş. Bir hikâye daha: Baba çayırlarda mal güderken biraz uyumuş, az sonra davullu zurnalı bir etkinlik başlamış orada, elegant kişiler babaya pişirdikleri helvadan vermişler ama baba yememiş. Sonra bir uyanmış, helva diye ikram ettikleri dumanı üzerinde bir camuş bokuymuş. Hortlaklı, cinli perili masallar anlatılırmış evde, oyun oynanmazmış, türkü söylenmezmiş. Öyle bir aile, tuhaf. Evde üç dört kitap varmış, dinî. Erdost çöpten bulduğu kitapları okurmuş, okula başlayınca “Han Duvarları”yla tanışmış, iyi de olmuş. Babası okutmaya niyetli değilmiş Erdost’u, bir gece rüya görmüş de okutmaya karar vermiş. Veterinerlik Fakültesi son durak, Orhan Duru’yla arkadaşlık başka duraklardan biri.

Otobiyografik anlatısı bu kadar Erdost’un, ardından manifesto geliyor. Birkaç bölümlü, “a d a m” ilk, cümlelerin sonu “adam”la bitiyor, kendini adamlıkla kuruyor anlatıcı. Bolu’ya gitmiş, Ankara’da kalmış, yol yorgunu, yalnız, bayramcı, ağzı ekmek isteyen, fırçayı sabuna, sabunu yüzüne süren, gazeteyi katlayan, evden işe giden, çiçekçiye uğrayan, su üstünde kalan, şiiri duymayan adam. “a t” aynı tarife, vadilerde bir şey arayan, Fatih Sultan Mehmet’le İstanbul’a giren, antik bir şehri mahveden, kendi intiharına koşturan at, yakışıklı, yiğit, derinlerde ışıkları yakan, kırmızı, karanlık, ölümleri geçen at, at olmuş at, ey at ey, böyle gidiyor. “At İçin Yeni Türevler”de yine birden fazla bölümde atı türevliyor anlatıcı, ölüme yanaştırıyor, suya koşturuyor, diriliğinden canı buluyor, atın gidebileceği, çağrıştırabileceği ne varsa işliyor. İplere de çok yer ayrılmış, yine intihar, adamlara ayrılan yerde iplere de rastlıyoruz ama başkaldıran vida esas konu. Kendi özüne aykırı bir vida yerinden fırlıyor, başka bir makinenin parçası olmak istemiyor. Kendi özüne aykırılığı fırladığından mı? Geçtiği yerlerde diğer makinelere bakarak ne kadar uyumlu olduklarını düşünüyor vidalarla, vidalar makinelerle ne kadar uyumlu, bizim vida kendine mi uyumsuz yoksa makinelere mi? “Eskizler” son artık, anlatıcının kendine döktüğü iç. Yazıyı bir zaman bırakmış, hikâye yazmaya çalışmışsa da büyük bir yazara benzemek istediği için hiçbir şey olamamış çünkü hiçbir büyük yazar başka büyük bir yazara büyüklenmez, metinlerini büyümsemezmiş öyle, zaten Orhan Duru metinlerden birindeki aşırı duygusallıkla dalga geçince tamamen bitmiş iş. Orhan Duru günlüğüne de yazmıştı bunu, Edgü’nün duygusallığından zerre yokmuş onda, zaten kurmacada duygu neymiş, sulu cıvlak bir şeymiş, olmazmış öyle ama Edgü becermiş, Edgü kendi kuşağının en erken beceren, en erken üslup kazanan yazarıymış, öyle diyor Duru. Kıskançlık mı var biraz? Kente gelelim, Demir Özlü mü var biraz? Kentin bunaltısı başka yazarları andırıyor da doğalı kısım yepyeni bir renk olarak çıkıyor ortaya, Erdost’un doğayı görüşü kenti görüşünden daha emin, isabetli, çeşitli. Dağı paraya çevirmekten bahsediyor bir yerde, küçük burjuva olarak yerdiği hangi kendisi bilmiyor sömürüyü, genç hali biliyor çünkü, yazmış.

“Ekler” kısmında dört yazı var, “Ek’e Ek”, yani, adı üstünde, bu bölümde neden o yazılar var, neler olmuş, İkinci Yeni’nin adını nasıl vermiş Erdost, Pazar Postası‘nı nasıl çıkarmış, kimlere yer vermiş, kimlerle kimleri yan yana getirmiş, bunları anlatıyor. Kentin bol terimli bir yazgısı var, sıkıntıdan öldürür ama Ahmed Arif’in devrimciliğinin, yiğitliğinin, yarı feodalliğinin kentle birlikte ele alındığı bölüme bir şey demek zor, iyi bir çözümleme zannediyorum. İkinci Yeni’nin sorunlaştırılmış anlamlılığı/anlamsızlığı da var arada bir yerde, o da okunası.

Erdost’tan sayfalara karışık. Şiir, öykü, anlatı.