Mustafa Yılmazer – Zen Bahçesi

“Otobiyografi”. A’nın yaşamının bir bölümünü biliyoruz, gördüğümüz kadarını, geri kalanı gördüğümüzü tamamlamıyor çünkü görmedik, inanmıyoruz da, gördüğümüz görmediğimizin absürtlüğünü taşımıyor, bölümler birbirinden apayrı, ortadan kaldırıyor diğerini. A’nın iç dünyasını biliyoruz diyelim, bu kez yaptıklarına ve yaşadıklarına inanmıyoruz, içle dışın zıtlığı bu mertebeye varamaz, insanın kendinden bu kadar uzağa düşmesi mümkün mü? İç dünyayı bilmek bir iddiaya dönüşüyor burada, bilinemez üzerinde gezdirilen sönük bir fenerin altında ne varsa o kadarı açık, bulanık suda berrak pınarın izini bulamayınca pınardan şüphe etmiyor da bulanıklığa takıyor gözlemci, gördüğüne tutunuyor. Aynı şekilde A’nın yaşadıklarını bilenler iç dünyasına inanmıyor bu kez, gerçekliğin zeminine oturmayan davranışlar gerçek diye bir şeyin olmadığını dayatıyor, gözlemden ötesi ölçülemeyeceği için. A ise hiçbirine inanmıyor, iç dünyaya, davranışa, gözlemciye, varlığına. Yaşamı dışlıyor, inanç için itkisiz.

“Kiracı” kira evlerinde dolaşan, kendi evine sahip olmaya çalışan bir okurun serencamıdır. Dostoyevski’nin kirli pansiyonu, Kafka’nın tavan arası, Poe’nun köşkleri barınmak için yetersiz, para biriktirmeye başlıyor okur, Canetti’nin kütüphanesinde, Antonioni’nin sinemasında, Necatigil’in evlerinde, sokaklarında, caddelerinde uyuyor. Kentin sırtlarında yapmaya başladığı evi ağır ağır yükseliyor, bitmesine daha zaman var, gündüzler inşa çalışmalarıyla, geceler kentin ışıklarını dikizlemekle geçiyor. Parlak ışıklar, büyülü kentin uzantıları. Sayfalar dolusu ışık, harfler halinde akıyor, gözlerde parıltı. “Zehra’nın Gözleri” devam öyküsü değilse de ışıklı yine, Zehra’nın gözleri hafif hafif kıpırdarken gözlerinde ateşböcekleri geziniyor, şifa bulmak için ulu bir dağa tırmanan adamın yüzü bu ışıklarla aydınlanıyor, gözler kıpırdadıkça başka dünyaların savaşları sürüyor, şövalyeler kılıç şakırdatıyor, başka bir parıltı kütüphanedeki kitapların sayfalarına zehir süren bir rahibin yüzünü aydınlatıyor, kitaplarıyla birlikte yanan yaşlı bir adamın kütüphanesinden yükselen alevlere dönüşüyor ışıklar. Bir büyücünün kristalinden doğuyor onca ışık, adam cam küreye baktıkça yeni görüntülerle karşılaşıyor, Zehra’nın görmesi için orada adam, cam küre, görülenler ve ateşböcekleri, ışıklar. Zehra kitap okuyor.

“Kum Kitabı Okurunu Buldu” benim çalıp çırpıp değiştireceğim bir öykü. Yılmazer’in denemeye dokunmayan öyküleri pek başarılı ama böyle ara forma sahip metinleri azıcık yavanlaşıyor, bu kusursuz bir öykü olabilir oysa. Yılmazer bu öyküyü yazdığı sırada H. M.’in kimliği gizliydi ama yasal süre geçti, biliyoruz artık kim olduğunu. Nörobilimle ilgili güncel kitaplardan birinde vaka enine boyuna ele alınıyordu, aslında bu tür çoğu kitapta anlatılan müstesna bir olay. Sara nöbetlerini sona erdirmek için lobotomi tekniğine onay veren H. M. temporal loblarını aldırdıktan sonra hastalığından kurtuluyor ama daha vahim bir sonuç çıkıyor ortaya, hafızası ameliyattan sonraki yaşantısını kaydetmiyor. Ameliyat öncesindeki her şeyi hatırlamasına rağmen sonraki her şeyi ilk defaymış gibi yaşıyor. Bu durumda aynı kitabı ilk kez okurmuş gibi okuyabilir ömrü boyunca, Kum Kitabı‘nı okusa mesela? Evren tek bir kitaba sığışmış, her okuyuş başka okumalara kapı aralıyor, H. M. için her okuma zaten yeni bir okumaysa iki evrenin çakışması mıdır bu? Evrenin fişinin bir anda çekildiğini düşünün, iki ayrı noktadaki aynı madde bir araya geliyor. “Kum kitabının en sadık okuru rüzgâr, bir türlü beğenmiyor okuduklarını.” (s. 84) Rüzgârın hafızası yoksa? Düşünmeli.

“Dönüş” iyi bir pastiş örneği, kırkyamanın yirmisi var burada, farklı metinlerden yirmi cümleyle bir örüntü, olay örgüsü oluşturulmuş. İki cümle aynı kaynaktan, son cümle Yılmazer’in kendi öyküsünden, “Dönüş”ten yapıştırdığı cümle. Hangi cümle, metinde yer alan cümlenin kendisi bir alıntı mı? Erke dönergeci bulunmuştur, bir cümleden sonsuza uzayan metin kurulmuştur. Başka ne olmuştur, işte, “Alfa Romeo”da olduğu gibi tek bir anıdan bütün bir yaşam etkilenir. Anlatıcı çocukluğunda Matchbox arabalarla oynar, arabalardan en fiyakalısı Alfa Romeo’dur. Sıhhiye’deki demiryolu köprüsünde paslı çivileri ezmek var bir de, çocukluğun en güzel anısı belki de. O değişimden kim etkilenmez, bozuk para koyarsınız, pil koyarsınız rayların üzerine, tren geçer, bıraktığınız şeyin değiştiğini görürsünüz. Zamanın etkisiyle ilk tanışma mıdır bu, çocukluğun aynı büyüyü doğuran günlerinin geçip gideceğini gösterecek ilk işaret midir? Anlaşılmaz, çiviler küçük kılıçlara döner çünkü, oyuncakların ellerine tutturulur, uhuyla yapıştırılır, yeni oyunlar türetilir. Zaman oyunlaşır, kanırtıp geçmesine daha vardır. Anlatıcı ne yapar, Ankara’daki tek tük troleybüslere binip sinemaya gider bir de, bakar ki troleybüsün markası da Alfa Romeo. Nasıl olacak, biri diğerinden daha büyük iki oyuncak, gerçekliğin iki farklı boyutunda yer alan iki nesne nasıl aynı markaya ait olabilir? Biri eski püskü bir troleybüs, diğeri pırıl pırıl bir oyuncak araba. “Olaylar da zamanla ürer, bilirsiniz. Anımsanan birkaç olay ile koskoca bir geçmişi inşa etmenin başka bir yolu olmasa gerek.” (s. 15) Her şey bir başka şeye bağlı, ne kadar değişirse değişsin tek bir nirengi noktası her şeyi birbirine eklememizi sağlar, koca bir anlam yumağıyla oynar dururuz.

“Asansör” iyi bir öykü, bilinç akışına kapılmış anlatıcının asansörde aynadan kendine bakmasıyla başlayan bir fırtınaya tutuluruz, bir sayfa boyunca tutunacak nokta, virgül bulamayız, ardından asansörün motorunun gürültüsü, açılan kapı. Doktorun telaşlı sesi anlatıcının durumunu belirtir, klostrofobiden mustarip olan anlatıcı o günkü randevuyu iptal eder, tedaviye ihtiyacı kalmamıştır. Bilincine sarılıp en büyük korkusunu derinlerde bir yere gömebilmiştir, hatırladığı onca olay sakinleştirici etkisiyle hastayı iyileştirir. Başka bir öykü, “Yataktakiler Kim?”. Robert Redford ile Lâle? Leylâ ile Mecnun? Katana ve mağara? Ne var yatakta, kimler var? Ne yapıyorlar? İlk soruya cevap vermeden ikinci sorunun cevabını bulmanın mümkün olmadığı fikriyle bitiyor bu küçürek öykü. “Bir Diyalog” taraflardan birinin suskunluğuyla katıldığı diyalog kesitinden ibarettir. Konuşan ara vermeden konuşur, kötülük yapan insanların kendilerine karşı nefret duyduğundan, nefreti azaltmayacak her sözün kötülüğü artırdığından bahseder, dinleyen cevap vermez. Konuşan susanın haklılığı ve haksızlığı üzerinden bir düşünce zinciri kurar, susanın karşısında konuşanın paranoid tepkiler vermeye başlayacağını söyler. Dinleyen cevap vermez. Konuşan sinirlenmeyeceğini, doğrunun susmayla veya konuşmayla ortaya çıkmayacağını belirtir. Dinleyen… “Susmanı duymayı reddediyorum, artık susmanı dinlemeyeceğim.” (s. 25) Konuşan susar, dinleyen susar, konuşan dinleyenin susmasını dinlemeye devam eder, konuşsa da konuşmasa da pek bir şey değişmez. Bu susma işinin en büyük işlevi konuşmaya değecek bir şey olmadığını göstermesidir herhalde. Konuşanın veya konuşmanın değersizliği boşluk duygusunu doğuruyor dinleyende, söylenen her şey bir kuyunun dibine düşüyor, çıkarmanın anlamı yok, o halde susmalı.

“Kalbim Görünsün Diye” adlı öykü kalbin durmasıyla ilgilidir. Anlatıcı evde koltuğuna oturmuştur, Leonard Cohen’ın sesi, uyuyan kedi, şarap kadehi. Bir anda bitse her şey, kalp bir anda dursa? Cohen susar, şişedeki şarap yıllanır, telefonlar çalar, evin kapısı kırılır, kokudan durulmayan daire temizlenir, satılır, kentsel dönüşümde mekân yerle bir olur, yenisi yapılır, sonra yıkılır ve yıkıntılarının arasında otlar biter, orman büyür, her yer su altında kalır, sonrasında buz altında, en sonunda da Güneş’in büyüyüp Dünya’yı yutmasından az önce Cohen’ın sesi duyulur yine, bir anlığına. Anlatıcı yanına hiçbir şey almamış olacağını düşünür en sonda, her şey geride kalır. Sonsuzluğun karşısında bir nokta. Bu kadarız. Birazcık korkutucu, çok azcık. Camdan dışarı bakıyorum şimdi, tepede kara bir boşluk, onun bir parçası olma fikri bu korkuyu ortadan kaldırıyor. Döngüde bir durak, insan deniyor buna.

Kısa öyküler, pek severim, herkese de tavsiye ederim. Alınız, okuyunuz.