Luis Sepúlveda & Carlo Petrini – Mutluluğa Dair Bir Düşünce

Slow Food adlı hareket hayvan gibi yiyip hazır gıdaların hükümranlığını meşru kılan tüketim biçimine karşıdır, yavaşlamayı önerir, akışkanlığın dışında bir yaşamı destekler. Yeme alışkanlıklarını değiştirmenin ötesinde kapitalist dünya düzenine bir alternatif sunar, ihtiyacı giderecek kadar tüketmek iyi bir başlangıç mesela. Sepúlveda yazmış bunu, salyangozlu metninde hayvancık iki milimetre büyüyecekse kabuğu da o kadar büyür, salyangoz doyduktan sonra kalanı depolamaz, döngüye katar. Üç bölümden oluşan metnin ilk bölümünde Sepúlveda ve Petrini söyleşirler, orada geçer bu mevzu. Petrini bu yavaşlık meselesinin Kundera’dan önce de olduğunu, üretkenliğin aşırılıkla karıştırılmasının her şeyi giderek hızlandırdığını söyler. Sepúlveda’ya göre sağcı ve sözde solcu hükümetlerin unuttuğu en temel hak zevk alma hakkı ve Slow Food bu hakkı da savunuyor. “İşten bir hak olarak değil de bir tür armağan olarak söz ediyorlar. Oysa çalışanın işini savunması, biricik mücadele silahını savunması anlamına gelir.” (s. 14) İki düşünür de cenneti öte tarafta değil, bu dünyada aradıkları için bu sadeleşme hareketinin örneklerini anlatıyorlar bir yandan, Nikaragua’daki yozlaşan devrimin faşizme yol açması, devrimcilerin milyoner olmaları kötü örneklerden biri. Aynı şekilde 1990’ların başında Şili’de yaşananlar da kötü, sosyalist hükümetler sosyal adaleti sağlayamadıkları gibi emekliler için ayrılan bütçeyi de bir güzel iç ederek insanları iyice yoksullaştırmış, Sepúlveda’nın annesi bu yüzden yoksullukla boğuşurken hayatını kaybetmiş. Sonradan iktidara gelen sağ parti önceki sol hükümetlerin yapamadığını yaparak kesintilere gitmiş, askeri harcamaları kısıp bütçeyi artırmış. Paranın nereye harcandığına dair bilgi yok, zaten sosyal eşitlik de unutulduğu için kimse merak edip sormamış. Olumlu örnek elbette “Pepe” Mujica, Uruguay’ın eski başkanı. Sepúlveda bir anısını anlatıyor, Montevideo’ya gittiği zaman bir pazara denk gelmiş, oradaki bir halk lokantasında yemek yerken kenarda ızgara yapan adamın kendisine bakıp durduğunu fark etmiş. Bir süre sonra adam yanaşmış, sarılmış, Sepúlveda’nın kendisini hatırlayıp hatırlamadığını sormuş. Meğer 1969’da Arjantin’de tanışmışlar, şaşırmış Sepúlveda. Petrini de şaşırıyor, parlamentoya giren bir adamın halkın içinde yemek yapmasını anlayamıyor. Üç dört saat yemek yaptıktan sonra parlamentoya gidermiş meğer Mujica, maaşının neredeyse tamamını yoksullara vermesi, korumasız dolaşması bilinen şeyler. Bir hikâye daha var, başkanlık sarayına gittiği ilk gün külüstür Vosvos’u binanın önüne çekince polislerden biri aracı oraya bırakamayacağını söylemiş. Mujica orada çalıştığını söylemiş, polis beş dakikalık izin verince işinin daha uzun süreceğini söylemiş Mujica, polis ne kadar uzun süreceğini sormuş, “Başkanlık sürem dört yıl,” demiş. Petrini detayları öğrenince Latin Amerika’nın kurtuluşunun Mujica gibi adamların çoğalmasıyla gerçekleşeceğini söylüyor. Aksi halde hükümetler yolsuzluklara boğuluyor, diktatörler yabancı şirketlerle anlaşmalar yaparak topraklarını peşkeş çekiyorlar, karşı çıkan olursa CIA’in örgütlediği milislerce öldürülüyor. Halkın eğitilmesi lazım bu noktada, Mujica gibi insanlar büyük karizmaya sahip olsalar da gazeteleri, televizyonları, sermayeyi elinde tutan güçlü oligarkların karşısında yetersiz kalıyorlar, tabandan destek görmeleri gerekiyor. Lucas Chiappe bir başka kahraman, uydu görüntülerinde görülebilen ormanlık alanın yaratıcısı. Şili ve Arjantin büyük bir yanlış yaparak bulundukları bölgenin ormanlarını iyi bilen, sürdürülebilirliği sağlayan Mapuçi halkını kovup yeşil alanı kuraklaştırıyor, durumu gören Chiappe yerlilerin arasına karışarak bitkilerle ilgili öğrenebileceklerini öğreniyor, bilimsel açıdan kendisini destekleyecek insanları buluyor, yılmadan dikmeye başlıyor. Herkes adama deli diye bakarken Chiappe’nin yaptığının işe yaradığı görüldükten sonra herkes destek oluyor, sonuçta uzaydan bile görülebilen yemyeşil bir çizgi çıkıyor ortaya. Allende-Debray atışmasını da anmalı, Debray Şili’de basının hükümete hakaretlerle dolu olduğunu, Allende’nin resmî ideolojik nutuğunda Marksizmin klasik metinlerine az atıf bulunduğunu söyleyerek Allende’yi eleştiriyor. Müthiş bir cevabı var Allende’nin, tamamını alıntılamak isterdim ama özetlemekle yetineceğim. Şili’nin nüfusunun çocuğunun gençlerden oluştuğunu, devrimin eser miktarda Lenin ve azami ölçüde Lennon’la yapıldığını söylüyor Allende, dolayısıyla gençlerin ses çıkarmaması için uğraşmak diktatörlükten hallice bir yönetime yol açacağından yanlış olur. Ekvador’un Cumhurbaşkanı Rafael Correa var, o da Mujica’ya benziyor biraz, kısacası umut bağlanan figürler alaşağı edilebiliyorlar ama yerlerine hemen daha ateşli devrimciler geliyor, zafere kadar mücadele. Correa’dan yemek meselesine dönüyoruz tekrar, çiftçilerle ve bilim insanlarıyla yürütülen çalışmalar sonucunda gastronominin gelişmesiyle Latin Amerika’nın toprakları talandan kurtarıldığı ölçüde rahatlamış biraz, üstelik toprakla uğraşmak için üniversite okumaktan vazgeçen çok sayıda genç de varmış. Üniversitenin sağladığı faydalar tabii ortada, entelektüel tatminden sosyal kazanımlara dek pek çok açıdan üniversite vazgeçilmez ama insanlar yaşamak için tek yolun üniversiteden geçmediğini anlamışlar, örneğin ekmek pişirmeyi öğrenmek için eğitimlerine ara verenleri düşününce sağlık teknikeri kadar ekmek yapmayı bilen insana da ihtiyaç duyulduğunu biliriz, mikro üretim sürdürülebilir üretimi ve tüketimi destekliyor, dünya için güzel haber. Afrika’da bu olay örgütlü bir şekilde yaygınlaştırılıyor, gıda sıkıntısı çeken insanlar tarımla ilgili aldıkları eğitimlerden sonra yaşamlarını en azından biraz kolaylaştırabilmişler, müthiş bir ilerleme. Sepúlveda filoloji mezunu bir yığın garson olduğunu söylerken alternatife ışık tutuyor biraz da, son yıllarda kırsala göçüp tarımla ve hayvancılıkla uğraşan insanları gördükçe hem kendileri hem de dünya için en doğru şeyi yaptıklarını düşünüyorum sık sık, sonra açıyorum bir alım satım sitesi, Kaz Dağları civarında bahçeli ev bakıyorum. Tarımla ilgili kitaplar okumaya başladım, entelektüel patatesler yetiştireceğim. Evler biraz pahalı ama üç beş yıl sonra tamam bu iş.

İkinci bölüm Sepúlveda’nın yedi yazısından oluşuyor, üçüncü bölümde Petrini’nin yedi yazısı var. Petrini kurucularından biri olduğu Slow Food’u merkeze alarak anlatıyor daha çok, ben Sepúlveda’ya odaklanacağım çünkü romanlarını pek severim. Genel bir bakış: Sepúlveda hızdan şikayetçi, daha da hızlanmak için Afrika’nın böğründen sökülen madenlerin cep telefonlarında kullanıldığını, böylece yerel zenginlikleri çalınan insanların bir de hız hastası olduklarını söylüyor. Teoride daha hızlı ve kolay bir yaşam, oysa iletişimin kurulabildiği bile şüpheli. Bauman’ın akışkanlığı işte. Çok uluslu şirketlere iki düşünür de değiniyor, hikâyeler benzer. Sepúlveda’nın anlattığında tarlalarına ne ekecekleri söylenen, maddi anlamda iyice desteklenen ve aynı oranda borçlandırılan, toprağın dengesini altüst eden çiftçiler var. Et üretimini sonlandırıp transgenik soya yetiştiriyorlar, sonuçta toprakları bir süre sonra çöle dönüyor. “Sorun sadece ekolojik değil son derece siyasidir de. Yaşam biçimimizi korumak istediğimiz sürece, dikkatimizi çevre sorunlarından, çevrenin tahrip edilmesi konusundan uzaklaştıran çok güçlü bir baskının kurbanları oluruz.” (s. 64) Balık çiftlikleri var, somon çiftliği sanırım. Şirketler balık tarlaları oluşturuyorlar, balıkların genetiğiyle oynanıyor, civardaki balıkçılık faaliyetleri devlet eliyle durduruluyor ve insanlar perişan ediliyor, sonuçta patronların eline geçen muazzam paralara karşılık diğer sınıflar giderek fakirleşiyor. Tipik sömürü. “Somonbalığı ihracatından kazanılan parayla ne bir okul ne bir devlet hastanesi ne de bir kütüphane yapıldı.” (s. 73) Topraktan elmas çıkar, petrol çıkar, olur bunlar, sonra devlet bunları bir güzel okutur, cukkaladığını da pay eder, halk avucunu yalar. Latin Amerika’nın hemen her yerinde karşılaşılan bir tablo bu, gelişmemiş ülkelerin ortak laneti. Patron düzeni bu yüzden yıkılmalı, biz de daha az tüketip yavaşlamalıyız çünkü bir evden tonlarca çöp çıkması, tonlarca besinin israfı normal değil, uzun süredir anormal, deli bir dünyada yaşıyoruz. Yavaş yavaş değişecek gibi gözüküyor gerçi, sonraki bir iki nesil daha iyi bir dünyada yaşayabilir.