Kolektif – Türkiye Dünyanın Neresinde?: Hayali Coğrafyalar, Çarpışan Anlatılar

Soğuk Savaş’ın öncesinde Türkiye’nin yeri neresiydi, SSCB’nin dağılmasından sonra neresi oldu, NATO’nun kanat elemanı olmaktan merkeze terfi edebildi mi memleket, söylendiği gibi köprüydü de güç odağı haline mi geldi, gelemedi, gelememesinin sebepleri neydi, Foucault’nun bu meselelerle ilgisi ne, dedim, bilgi/iktidar merkezli söylem tabii, eleştirel coğrafya nedir, anlatılar birbiriyle çatışa çatışa törpülendikten sonra hangi manzarayı çıkarıyor ortaya? Coğrafyayla ilgili aynı yaklaşımı benimseyen bir grup akademisyenin makaleleri jeopolitik söylemlerle ilgili teoriden pratiğe pek çok meseleye değiniyor, coğrafyanın kaderimiz olup olmadığını ortaya koyan çalışmalarla ders kitaplarından popüler kültür ürünlerine kadar pek çok ideolojik etkene bakıyoruz, Murat Yeşiltaş’la Sezgi Durgun’un giriş metninde makaleleri anlamak için gereken düşünsel temelleri öğreniyoruz önce. Klasik devlet merkezli jeopolitiğe, stratejik zihniyete itiraz var bütün makalelerde, dogmaların askerî ve güvenlikçi jeopolitik zihniyete mahkûm kıldıkları siyaset, kültür hatta yaşam var zira ilkokuldan beri kafamıza kakılmıştır, ülkemiz kıtalar arasında bir köprü vazifesi görmektedir ve jeostratejik anlamda efsane bir konumda yer almaktadır, dolayısıyla dünyanın gözleri üzerimizdedir ve saldırıya uğrama ihtimalimiz kuvvetlidir, hayatımız boyunca sarı alarmda kalmalıyızdır. Falan, bir noktaya kadar yeriz ama hikâyenin bundan daha fazlasını içerdiğini düşünürüz er geç, kakılanı çıkarıp kafamıza nefes aldırmaya başlarız. Yeşiltaş’la Durgun jeopolitik kavramının tarihsel olarak kurgusal doğasını açığa çıkarmak ve kendi bağlamına oturtmayı amaçladıklarını söylüyorlar, jeo ve politik arasındaki ilişkilerin zaman içindeki değişimi, birinin diğerini baskılaması, kutuplu dünyanın kutuplarından biri kaybolunca 11 Eylül’le birlikte yeni kutbun hemen bulunması, Türkiye’nin SSCB’den sonra atıl vaziyette kalması derken aydınlanıyoruz. Ben aydınlandım, Kıbrıs sorunuyla ilgili bilmediğim yüz iki bin beş şey öğrendim, hele Stratejik Derinlik zortlamasının şerhine paha biçemedim, sağ olun akademisyenler. “Giriş”ten devam ediyorum, önemli kavramlara bakalım: “Eleştirel jeopolitik, klasik jeopolitik paradigmasının devlet merkezli ve anti-demokratik doğası karşısına toplumsal süreçleri koyarak iktidar ile bilgi üretimi arasındaki ilişkiyi sorgular.” (s. 10) Jeopolitik değil de jeopolitik söylemi üreten mekanizmaları inceliyorlar, coğrafi temsilleri, “merkez”i, “cephe”yi, “köprü”yü tarihsel evrimleriyle birlikte değerlendiriyorlar. Üç tip jeopolitik: formel, pratik ve popüler, her birinin örnekleri mevcut, klasik anlamda jeopolitikanın ortaya çıkışı emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin en yoğun yaşandığı 1870-1945 arasında. Almanlar Lebansraum, toprakların dışına doğru genişlemekle teorize etmişler, İngilizler hem ideolojik hem coğrafi organizasyonun yeniden yapılandırılmasıyla, yani pratik jeopolitiğe ağırlık vermişler. Organizmacı devlet düşüncesi coğrafyanın ulaşılabilirliği üzerinden yürüyünce “tabiileştirilmiş jeopolitik” çıkmış ortaya, Behlül Özkan bunun bizdeki yansımasını Kıbrıs’ın yavruvatanlaştırılması örneğinden hareketle gösteriyor. Son yirmi yılda Türkiye’nin dış politikasında stratejik derinlik işliyor, klasik jeopolitiğin uzantısı, sanki bir bilimmiş gibi gösterildiği için özcülük sorunu, determinizm anlayışı ve ideoloji yavesi bu paradigmanın arızaları olarak ortaya çıkıyor. Nedir, makalelerde uzun uzun anlatılıyor, siyasal tartışmaları sınırlayan en temel meşrulaştırma aracı bilim, o yoksa ideoloji devreye giriyor ve anında vatan haini ilan edilebiliyoruz. Hep beraber gemide olduğumuz söyleniyor, hayatım boyunca hiçbir gemide değildim, bu ön kabulü yemedim ama aparat çok olduğu için başka şeyleri yemiş olabilirim. Herkes olabilir, anlamak için kitabı okumak lazım. Okuyun yani.

İlgimi en çok çeken iki üç makale var, onlara bakmak isterim. Sezgi Durgun’un “Okul Coğrafyasında Türkiye Anlatılarının İnşası ve Bugünü” bizde eğitim yoluyla ideoloji çakmanın tarihine eğiliyor. Başta yapısalcı ve postyapısalcı kuramların etkisiyle “yapı”, “tasarım”, “inşa” olarak mekânın günümüzde önem kazandığından, eleştirel jeopolitiğin önemli isimlerinin Frankfurt Okulundan Foucault ve Said gibi teorisyenlerin görüşlerinden faydalandığını söylüyor, 1970’lerden beri süregelen iktidar-meşruiyet ve epistemoloji ilişkisinin analizlerinin coğrafya söyleminin nasıl oluşturulduğunu çözümleme yönteminden bahsediyor. Mevzu bizde 1940’lara kadar gidiyor, genel olarak Adorno’nun “kısmen-eğitim” (Hallbildung) ve Füsün Üstel’in “makbul vatandaş” analizlerinden mürekkep bir söylem var, Foucault’nun iktidar-söylem perspektifi yok çünkü Adorno’nun belirttiği, Durgun’un da bizdeki versiyonunu hatırlattığı gibi iktidarın ürettiği kalıplar yedirilmez, tepeden aşağı boca edilir, tutarsa artık. Bağlantısız bilgiler yumağı, mesela köprü imgesinden jeopolitik önem çıkar mı, o yaşın kafasıyla önemli bir memlekette yaşadığımızı anlıyoruz ama anlatılanların dışında başka anlatıları gördükçe, daha da önemlisi başka anlatılardan bahsedecek alan bulamayınca, bahsetmemiz makbul görülmeyince çakıyoruz köfteyi. “Hassas jeopolitik konum” her fırsatta, her iktidarca kullanılmış, İkinci Dünya Savaşı zamanında defansif ulusçuluk söylemi, vatan sevgisinin fişeklenmesi, Recep Peker’in 1935’te dile getirdiği “ulusçuluk kilidi ile Türkiye’nin kapısını sımsıkı kapamak görevinin devlete düşmesi” vatan toprağının her an tehlike altında olduğunun empoze edildiğini gösteriyor. 1950’lere doğru “köprü”yüz artık, “bölge” üzerinden nerede neyin yetiştiği, nereden hangi madenin çıkarıldığı belirleniyor da kültürel ve etnik farklılıklara hiç değinilmiyor. NATO’ya girdikten sonra komünizm tehlikesi pörtleyince söylem yine değişiyor, “aidiyet” nüansı ortaya çıkıyor, 1980’lerden itibarense “millî kimlik” ve “dil” birliğinin yanına “din” birliği de ekleniyor. Yahu birileri beni sürekli tanımlıyor, nasıl bir vatandaş olmam gerektiğiyle ilgili kafamı şişiriyor sürekli de hiç alakam yok bunlarla dil dışında, uzaylı gibi dolandığımı hissediyorum gençliğimden beri, korkunç. Nedir, Yunanistan’ın gözü üzerimizdedir, Kurtlar Vadisi‘nin tırto filmlerinden birinde söyleniyormuş, ülkenin üç yanı denizken dört yanı düşmandır, satranç taşlarını hareket ettirir gibi dikkatle hareket etmek lazımdır dış politikada, Durgun iktidarların oluşturdukları imgelere odaklanarak meselenin daha çok formel tarafına odaklanıyor. Bir alıntıyla bitireceğim, 2006’daki ders kitabında jeopolitiğin tanımı: ekonomik ve siyasal coğrafya verilerine göre dış siyasetin oluşturulması ve yönlendirilmesi. “Görüldüğü gibi siyasi coğrafya, dünyada konumlanma konusunda coğrafi nitelikleri baz alarak strateji oluşturma olarak tarif edilmektedir. Metinde jeopolitik, siyasi coğrafyanın bir kolu olarak tanımlanmış, fiziki verilerin siyasi algıyla birleşerek dış politikaya yön verdiği varsayılmıştır. Siyasi coğrafyanın dinamik bir süreçler silsilesi barındırdığına değinilmemiş, beşeri coğrafya da tarif kapsamının dışında tutulmuştur. Ulus-devlet, coğrafi mekânı olgu, önkabuller ve veriler biçiminde algıladığı için bu tanım çok da şaşırtıcı değildir.” (s. 106)

Gencer Özcan’ın “Türkiye Siyasetinde Jeopolitik Söylem” nam makalesi Durgun’un makalesinin pratik jeopolitikle ilişkisini göstermesi açısından önemli, gündelik siyasette yüzeye çıkan jeopolitik kaynaklı baskının çeşitleriyle karşılaşıyoruz. Hakikat dayatması, muhafazakâr siyaset, hani böylesi önemli bir ülkenin yönetiminin sırf halka bırakılmaması gerektiği dense denir çünkü TSK’nin bu halden sebep doğal bir yönetim öznesi olduğu fikri de doktrinin bir parçası halinde çıkıyor piyasaya. Özcan siyasal sakıncaları sıralamış: bilimci etki ile siyasal tartışma sınırlanır, olağanüstü yönetim çağrılarına gerekçe oluşur, yurttaşları yabancılaştıran/düşmanlaştıran pratikler meşruiyet kazanır, iktidarlara siyasal sorumluluktan kaçınma gerekçeleri yaratır. Nihat Erim’den Kenan Evren’e kimlerin neler dedikleri var konuyla ilgili, Abdulhalûk Çay’la bitirmek isterim. Kürt sorununun Türkiye’nin jeopolitik konumundan kaynaklandığını öne sürer, mühim biridir Çay, savının dehşete düşürücülüğü artıyor böylece. “Ermeni ve siyasî kürtçülük hareketi” doğrudan süper güçlerin ortama saldığı, parçala-yut politikasını ikinci, üçüncü ellerle hayata geçmesini sağlayan ögeler, yoksa herhangi bir sorun olmadığı gibi “istismara açık dağlı Türkler” zaten sıkıntı yaratmıyorlar normalde, bu büyük güçler ülkemizi yıkmak istedikleri için, falan, elim gitmiyor daha fazlasına.

Kafadaki dağınık taşları yerine oturtan makaleler, şiddetle tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!