Karel Čapek – Bahçıvanın Bir Yılı

Bahçeleri bahçıvan tutup düzenletmekten daha iyi bir şey varsa bahçe sahibinin bahçıvanlaşması, nihayetinde bahçıvan olması ve kendi bahçesini düzenlemesidir. Yabani otları sökmek, toprağı tersyüz etmek, sonra yüzters etmek, çok ve az yıllık bitkileri ayırmak, bahçenin neresine ne ekileceğini veya dikileceğini planlamak, bunlar bahçıvanın işidir. Bahçıvan hangi tohumları nereye ektiğini bilmelidir en başta, boş bulduğu köşeye koca bir bitkiyi oturtmaya çalışırken topraktan çıkan tohumları görünce yıkılmamalıdır, olur öyle şeyler. Hortum ehlileştirilmelidir, sulanmaması gereken yerler vahşi hortumlarca sulanmış, nice bitki helak olmuştur bu yüzden. Her şey yolunda giderse bahçede iki hafta içinde çimen yerine yabani otlar bitecektir, demek ki bir terslik var, yaban otu tohumundan çimen çıkacağını düşünebiliriz ama işin doğası budur, yaban otları tohum mohum dinlemez, tıpkı ne kadar temizlenirse temizlensin her yerden fışkırıveren taşlar gibi. İşler ters gitse de sabırlı olmak gerekir, günlerin sonuna kadar tekrarlanacak döngünün küçücük bir köşesinde dileğimizce ekip biçtiğimiz toprak azıcık yüz verecek veya hiç yüz vermeyecektir, iyi davranırsak azıcık yüz vereceği için küstürmemek, suyuna gitmek, suyunu vermek lazım gelmektedir. En önemlisi de toprakla uğraşırken bütün doğa olaylarına aşina olmaktır, azıcık bir rüzgâr kaygı duymamıza yol açabilir, hele yağmurlar başa beladır bazen. Čapek diyor işte, toprağın biraz beslenmesi, canlanması lazımdır, Çek diyarında kuraklık özene bezene dikilen, bin bir zorlukla büyüyen bitkilerin canına okur, bu yüzden yağmur başladı mı gökyüzüne selam ederiz, durmadı mı küfrederiz, neden “selmetmeyiz” bilmem. Çek olduğumuzu varsayıyorum tabii, metni okurken kendimi çok Çek gördüm, Čapek beni toprağına bağlayıverdi. Bu sene ayıla bayıla okuduğum ilk ve son metin bu muhtemelen, çok hoş.

Bir insan bahçıvan doğmaz, bahçıvan olur. Tohumumuzda bahçıvanlık belki vardır ama kentliyiz, buralarda toprak bulmak zor olduğu için botaniğe başlarda pek ilgimiz yoktur. Čapek’e göre baba olmak bahçıvan olmakla doğrudan ilgili, sonra da bahçe sahibi olmamız gerekiyor ama bunların ikisi de şart değil açıkçası, mülksüz de çiçeğimizin büyüdüğünü görebiliriz. Başlangıçta yardım almamız gerekir, işi bilen biri gelir ve şöyle bir toparlar ortalığı, kaya bitkileri istiyorsak taş parçalarını düzenler, toprağın yapısına bakar, gübre sağlar ve temin etmemiz gereken şeyleri nereden bulabileceğimizi anlatır, yapacaklarımızı anlatır, daha da çok anlatacaktır ama bıkarız veya kendimiz keşfetmek isteriz, bir şeyleri mahvetmek işten olmadığı için bahçıvan kaygılıdır, kendi toprağı değilse de kendi eseridir düzenlediği, her şeyi anladığımızdan emin olmak ister. Gönülsüzce gider, bahçemizle baş başayız artık. Şevkle başladığımız işin hiç bitmediğini anlayacağız zamanla, mesela bir dostumuzu çağırıp çok güzel bir çiçeği göstereceğiz, o çiçeğin yanına gidene kadar on farklı işi göreceğiz yapılması gereken. Şu ipi sıkılamak, o bitkiyi sulamak, bu otları temizlemek bitmeyecektir, davetlimiz sıkılıp gidecektir ve tekrar çağırdığımızda muhtemelen gelmeyecektir. Olsun, biz bahçemizi daha güzel hale getirdik. Öyle kalmasını istiyoruz ama tatile gideceğiz diyelim, emanet ettiğimiz kişiye mektuplar, kartlar atmayacağız artık, Čapek cevap yazmayan dostlara çok sinirlendiğini söylüyor, biz telefon edeceğiz ve bitmek bilmez direktifler vereceğiz. Kişi nasıl bir işe girdiğini anlayınca, bahçıvan değilse küfredecek çünkü bahçeyle uğraşmak müthiş zor. Doğal seçilimin tersine işlediği tek canlı bahçıvan olmalı Čapek’e göre, bahçıvan omurgasızsa daha bir bahçıvandır. Bitkileri ezmeden, hiçbir şeyi kırmadan yürüyebilir, toprakta sürünebilir, elastikliği nice yaşamı kurtarır. Zaten iyi bir bahçıvan bitkilere değil de toprağa bakar, çiçekleri değil de toprağı koklar, elbet maksat göğe uzananı gözlemektir ama kaynak daha önemlidir. Her şeyin kaynağı.

Bahçıvanın bir yılı aslında dört mevsimden ibaret de Čapek yine on iki aya bölmüş zamanı, gerçi toprağın kendi zamansallığıyla müthiş uyumlu bir ayrım. Ocak mesela, gerçi tüm aylar sorunludur, hava hiçbir zaman mevsim normallerini yakalayamaz, yağmayacak zaman yağmur yağar, yağmur yağmaz da kuraklık ele geçirir toprağı, belli olmaz da kar garantidir oralarda, az yağarsa toprağa işlemez ve çok yağarsa bitkileri mahveder, bu işin bir ayarı olmadığı için bahçıvanlık her ânın işidir. Dinlenmek diye bir şey yoktur, bitkileri korumak için mont, çorap, kazak, ne varsa kullanmak gerekebilir, Čapek çıplak kalmaya razıdır. Toprak donduysa yapacak bir şey yoktur, işlenecek gibiyse bel küreğiyle girişmek lazımdır. Bazı yavruları kilere kaldırarak kurtarmak mümkündür ama o da ne, “aptal kadın” kileri doldurmuştur, pencere önlerine kendi yeşilliklerini dizmiştir, yatak odasınaysa sokmaz hiçbir şeyi. Bizim bahçıvan biraz bencil ve kadın düşmanı olabilir zira metin boyunca kadınlar küçük felaketler olarak anılırlar. Eşek bahçıvan eşinin pişirdiği yemeği yer, bahçesiyle ilgilenir, işe gider, akşama operaya veya tiyatroya seyirtir. Takım elbiseli adamlardan bazıları tütün hüfletirlerken biri havadan bahseder, diğeri yağmurdan açar, üçüncüsü tohumlardan bahseder ve muhabbet rayına girer, aslında bahçıvan olduklarını daha ilk karşılaşmalarında anlamışlardır ama sohbetin olgunlaşmasını beklemelidir. Toprakla uğraşan insanların sabrı. Şubat geldiğinde bunlar bahçelere dökülürler nihayet, eriyen karların arasında bir şeylerle uğraşırlar, birbirlerine yardım ederler, tekrar canlandıklarını hissederler. Maalesef fideciler siparişleri her zaman göndermezler, çuhaçiçeği kalmamıştır da sığırkuyruğu gönderseler olur mudur, dikimin zamanı geçmesin diye ne varsa alan bahçıvan işe girişir, yabani otlardan bıkarsa keçi sahibi birini bulup bahçeye getirmeye çalışır. Üzerine para verse bile keçileri yardıma koşturamaz bazen, elleriyle yolmaya başlar. Orada biraz var, şuradan çıkmış, sonu yoktur. Toprak işlendikçe tuhaf tuhaf şeyleri çıkarır ortaya, taşlardan başka bir dünya ıvır zıvırı temizlemek gerekir. “Belki günün birinde, lalelerin yetiştiği tarhın altından Amerikan tipi bir ocak ya da Attila’nın mezarı çıkacaktır. İşlenmiş topraktan her nevi şey çıkabilir.” (s. 86) Yeni bir tür bitki de çıksa, bahçıvanın tek hayalidir bu. Çileklerin üzerindeki haşerelerden kurtulmak iyidir, sarı benekli ejderyosunu yaratmak daha iyidir, belki farklı gübrelerle veya değişik sulama biçimleriyle, neden olmasın? Doğal seçilimden olmasın, binlerce yıllık uğraş belki sonuç verebilir de bir yaşamlık zaman büyük değişimlere yol açmaz, bahçıvan elindekilerle yetinmek zorundadır. Aslında çok mütevazı ve sinirleri bozuk bir adama dönüşebilir bahçıvan, beklerken tuhaf şeylerle uğraşabilir, ilginç huylar edinebilir, hiç belli olmaz. Topraktan anlamayanların gözünde deli gibi bir şeydir belki, neden onca otla uğraştığını anlatamaz, tutkuyu diline getirmeye sözcük yoktur. Diğer yandan rutinleri dünyayla ilişkisini sürdürmesini sağlar, bir nevi benzer bir döngüdür onunki. “Bir sonraki sene de, onu aynı işlemleri yaparken ve aynı cümleyi kurarken görürsünüz. Bahçıvanın işi asla bitmez. Bu açıdan bahçıvanın işleri, insanların dünyasına ve onların işlerine benzer.” (s. 122)

Zaman zaman panteisttir bahçıvan, Gaia’nın güzelliğine her gün şahit olmak nimettir, şandır. Elinde kürek, başında şapka, bedeni de biçimliyse bir tanrıdır, üstün bir adamdır o, bir şeyle uğraşır, gelenin geçenin zırvalarını savuşturmak için hazırcevaplık yeteneğini geliştirmiştir, gecelerle gündüzler onun için daha da geceler ve gündüzlerdir. Tepeyi, dağı, bulutları çok iyi bilir bahçıvan, dünyanın nabzını her an duyar. Čapek’e göre deneyerek öğrenen, yaşamın özünü bilendir. Ne güzel anlatmış bunları Čapek!