Dirilen Şehir‘le bağı var tabii, ünanimizm tandanslı. Küçük parçadan büyüğe doğru ilerleyen bütünlük, finalde çekirdek kadronun muhabbeti, tamamdır. Romains bir grup aylağın matrak maceralarını iki kentin altüst edesiye kurar, kentler altüst olarak kent olurlar veya, haritadaki ayrıksılıkları düzeltilmiş olur. İnsanlardan bahsediyoruz tabii, toplumsal hezeyanlardan, çalkantılara yol açan küçük dokunuşlardan. Calvino’nun bir öyküsünü hatırlıyorum, kişinin biri, gece vakti mi, bir binanın önünde bağırır, diyelim, “Victoria!”. Yoldan geçen biri gelir, bağıranla birlikte yukarı bakar, belli ki hassas bir durum vardır ortada, o da bağırmaya başlar. Üçüncü adam, beşinci, onuncu, kalabalık toplanır, aynı ismi haykırırlar. İşi gücü var milletin, evlere dağılırlar ama geride biri kalmıştır bağıran, baştaki değil, sonradan gelenlerden. Amaç yoktur, anlam vardır, bağırmanın anlamını eylemiyle yaşatır. Toplumu pekleştirmenin yolu. Bireysel sıkıntıyı alır diğer yandan, bu da benim hikâyem: askerdeyim, yaz sıcağında Mamak’ın tepelerinde uyuşmuşum, kıdemli asker -unvanı unuttum şimdi, eğitim veren ere ne deniyorsa, eğitim çavuşu diyelim- camdan baktı, birinin aşağıda olup olmadığını sordu. Hatırlamıyorum, numara söylemiş olamaz, muhtemelen isim söyledi, “Erdem” diyelim. “Bulsanıza acil,” dedi çavuş, içeri girdi. O an Calvino’nun öyküsünü hatırlamadım, sonra hatırlayıp güldüm çünkü saniyelik aralıklarla bağırmaya başladım bir şey yapmış olmak için, herkesin bir şey yapmak istediğini düşünmemiştim. “Erdem! Erdem! Erdem!” Yanımda Bigalı vardı, bağırmaya başladı. Yandaki ağaçların altında uzananlar bağırmaya başladılar, avludakiler bağırmaya başladılar, hepimiz deli gibi “Erdem” diye bağırıyoruz, ortalık inliyor. Çavuş çıktı, “Lahoov! Manyak mısınız lan siz?!” diye bir bağırdı, herkes sus pus. Hayatımda çok az şeye o kadar gülmüşümdür, suratımı toprağa bastırıp kahkaha attım, sonra her şey normale döndü ama can sıkıntısını, eğlenceyi, kolektif bilinci elle tutmak, paha biçilemez. Romains aylakların umursamazlığı, şenliğiyle birlikte veriyor bu tür hikâyeyi, tabii arada anlatıcıyı araya sokarak amacı doğrudan gösteriyor ama anlatıcının amacıdır, karakterlerin değil. Aradaki uçurum büyük en azından, karakterlerin belli belirsiz düşüncelerinde anlatıcının derleyip toparlayıcılığı yoksa da sezgisel olarak bir şeyleri bir araya getirdiklerini hissediyorlar. Dır. Diyaloglardan bile çıkarılabilir anlatıcının işe karıştığı, normalde şamatanın dışına pek uğramayan karakterlerden birinin söylediği: “‘Ağız kalabalığı yapıyorum ama içimde korkunç bir kendimi açıklama isteği var. Arkadaşlığın ne olduğu bilinmiyor. Söylense söylense aptalca şeyler söyleniyor onun üzerine. Tek başıma olduğum zaman şimdi olduğum gibi bir gerçeklik içinde olmuyorum hiçbir zaman. Ölümden korkuyorum. Dünyaya karşı bütün cesaretim bir meydan okumayla son buluyor. Ama şimdi dinginlik içindeyim. İkimiz, hepimiz bir arada olduğumuz gibi, bisiklet üstünde şu yolda, güneşle, bu ruhla, işte herşeyi doğrulayan bu, bu beni avutan. Bütün hayatımda böyle olmuş olacak, hayatı ne amaçsız ne de ölümlü olarak yargılayacağım. Şu anda, yeryüzünde de durum ancak böyle, ne iyiliksiz, ne de Tanrısız yargılarım dünyayı.’” (s. 74) Yedi ahbap çavuşlar bunlar, aynı amaçla yola çıkıyorlar, birini diğerinden ayırmadan eylemlerini inceleyince, kolektivite, bunu söyleyenin yanında kim olursa olsun Tanrı’yı katıyor işin içine, Ambert’in altını üstüne getirirken Papa Le Pew’nun kadınlarla erkekleri seviştirme planlarından uzun uzun bahsediyor mesela. Esas adamımız Bénin yapıyor konuşmayı, alıntı da onun söylediklerinden gerçi ama başkasından bir farkı yok. Neyse, Vatikan’dan yeni geldiğini söylüyorlar Bénin’in, Bénin gerçekten de Vatikan’dan yeni gelmiş gibi rol kesse kimse ondan daha iyi “Vatikan’dan yeni gelmiş” olamaz. Evet, erkeklerle kadınların, kadınlarla erkeklerin, gençlerle yaşlıların, yaşlılarla yaşlıların, gençlerle gençlerin sevişmeleri, sevgiyi çoğaltmaları, hele Tanrı sevgisini göklere çıkarmaları için Papa’nın emirler verdiğinden bahsediyor da nasıl bir etki altında bıraktıysa artık, herkes birbirine saldırıyor resmen, anlık seksler yaşanıyor, ortalık darmaduman. Zaten önceki gece biri vekil, diğeri müsteşar, biri bilmem ne kılığına girerek askeriyeyi gecenin bir köründe basmış, albayları alarma geçirmiş ve tuhaf istekleriyle subayları sağa sola koşturmuşlardı. Bakınız, asker geride kimseyi bırakmaz, canı pahasına geriye bakar, dolayısıyla kafadarların mekânı karıştırmalarından ziyade birlik duygusu oluşturmuş olmaları önemlidir, kendi aralarında ve subaylar arasında, hatta kentin katmanları arasında, kentin yıkılması pahasına. Yıkım öyle taş taş üstünde kalmaması değil tabii, sadece toplumsal dengelerin cortlayıp yeni bir dengenin doğması. Ambert’den sonra sıra Issoire’ye gelecek, Bénin’in meyhanedekilere haritada gösterdiği, arıza çıkaran, Paris’e uzaklığıyla can sıkan, aylakların ve flanörlerin ve flanözlerin ve bohemlerin pek uğramadığı, sıkıntısıyla insanlarını infilak ettiren, münfelik kılan ikinci şehre. Bu kez intikamı da alınacak ataların zira Vercingetorix heykeliyle ilgili bir mevzu var ortada. Tarih dersi: Sezar ele geçirdiği yerleri kontrol altında tuttuğunu düşünmektedir ama kafası Senato’da olduğu için, eh, yanlış düşünmektedir zira Avrupa’da bir hayalet dolanmaktadır o sıra, kabileler arasında birlik kurulur, Vercingetorix nam en büyük kumandan ordunun başına geçer. Roma formasyonundan geçmiş bir barbardır V, adamların nasıl savaştıklarını bildiğinden katakullilerle Sezar’ın adamlarına büyük zayiat verdirir. Sonra verdiremez, son savaşında Sezar’ın iki duvar birden ördürmesiyle hem içeri hapsolacak, hem de dışarıdan yardım alamayacaktır, Sezar’la ordusuysa iki duvarın arasında hem savunma hem saldırı savaşı yürütür. Kazanır Sezar, açlıktan kırılan insanlarını kurtarmak için mekândan tek başına, başı dik çıkan Vercingetorix beş yıl boyunca Roma’nın meşhur, korkunç zindanında kalır. Mühim biridir, heykelini dikmek isterler bu yüzden, özgürlük savaşçısı atanın kaidesi yaptırılır, sonra para toplanır da beden yaptırılır, kafa falan. Öğrenciler, esnaf, küçük büyük ihtiyar, kızlar delikanlılar ve sevimli çocuklar toplanırlar, heykelin açılışında coşkuyla havalara uçarlar ama heykelin canlı olduğunu fark etmezler. Belediye başkanı uçar iyice, Vercingetorix’in aslında bir demokrasi savaşçısı olduğundan bahsetmeye başladığı sıra heykel taklidi yapan çavuşlardan biri isyan eder, öyle şeyler söylemediğini, protokoldekilerin kellelerini uçurmadan önce basıp gitmelerini söyler. İnsan kümeleri sağa sola koşuştururken çarpışıp patlarlar, şehir patlar, geride birleştirilecek hiçbir şey kalmaz. Ambert zaten külliyen kandırıldığı için kolektif illüzyonun etkisi altındadır, orası da patlamıştır ama yeni bir düzenin altında birleşme ihtimali vardır. Ey, bunlar neyi patlatmamışlardır, küçük gruplarını. Bir arada kalmayı başarırlar, son bölümde birbirlerini nasıl fişeklediklerini görürüz, başarılarından ötürü kendilerini kutlarlar, ülke yıkan veya kuranlarla aynı seviyeye gelmişler, aynı güce sahip olmuşlardır. “‘Özgür davranışı gerçekleştirdiniz. Dünyanın kuruluşundan bu yana, nedenlerin zorlamadığı özgür, yeterince güçlü davranışlar hiç gelişmemişlerdi. Sizler özgür davranışı kurmadan uygulamaya aktardınız. Aklınızdan geçeni davranışlarınızla yansıttınız.’” (s. 144) Dosdoğru inanılan şeyi alaya almak, kutsal değerleri eğlence aygıtlarına dönüştürmek, verili dünyayı şöyle iyi bir çalkalayıp başka dünyaları açığa çıkarmak, yedi çavuşların başarıları saymakla bitmez. Her şey bir iddiayla başlamıştı, o kadar küçük bir şeydi ki unutulup gidecekti, şarap şişesinin aslında kaç litre şarap aldığına dair bir iddia, gaz lambasının gazıyla ölçümler yapmaya çalışan Bénin dikkatleri üzerinde topladığı zaman bardakileri haritanın önüne çekmiş, iki şehri gösterip amacını açıklamıştı. Toplandılar, yola koyuldular, adım adım ele geçirdiler şehirleri. Canavarlaştıkları oldu, genellikle iyiydiler ama. İyi insanlar. İyi deliler.











Cevap yaz