Joseph Hillis Miller – Edebiyatın Otoritesi

“Edebiyat Nedir?” ilk bölüm. Edebiyat zaman ve yerle bağlantılı insanın kültürü. Türlere bölünmesi görece yakın bir zamanda oldu, modern tanımının tarihe gömülmesi daha da yakın bir zamanda gerçekleşecek, Miller’a göre yazılı medya edebiyatın yerini alıyor. 17. yüzyılda şekillenmeye başlayan Batı demokrasisiyle birlikte ortaya çıkan kurumlar eğitimi seviyesini az çok yükseltince kurmacaya duyulan ilgi artmıştı, o dönemden beri hegemonya sansür yoluyla özgürlüğü sınırlasa da basılı medya ve kurmaca bir şekilde gerçeği haykırdı, devrimler yapıldı, danslar edildi. Modern ulus devletler etnik birlik ve dil birliği konusunda teşviklerini artırdıkça üniversitelerde edebiyat eğitimi önem kazanmaya başladı, 1800’lü yıllarda ağırlık felsefeden edebiyata kaydı ve kanon fikri de o zamanlarda ortaya çıktı muhtemelen. Bütün bunlar konuşma özgürlüğüyle mümkün oldu, bu özgürlük kısıtlanmadığı müddetçe yazarlar yazdıklarından sorumlu tutulmasalar da “atıf sorumluluğu” özgürlüğü kanunlaştırdı, fikrî mülkiyet ihlal edildiğinde hukuk devreye girdi. Görünüşte bir şey söyleme özgürlüğü vardır, pratikte ortaya çıkan sonuçlar kabağı yazarın başında doğrudan veya dolaylı olarak patlatır. Anlatının Gücü‘nde Sir Walter Scott’ın Ivanhoe nam metni Güney’i gaza getiren metinlerden biri olarak uzun uzun anlatılıyor, metin “savaşa sebep olduğu için” çokça eleştirilmiş. Tom Amca’nın Kulübesi de. Modern benlik yazdığı metinden sorumlu, 19. yüzyılda ortaya çıkan üçüncü kişi anlatımının yaygınlaşması tekniğin bu sorumluluktan kaçış aracı olarak değerinin anlaşılması sonucu mu, merak konusu. Sonuçta kahraman ve anlatıcı ayrıldı, sonrasında yazar ve anlatıcı, yazar ve metin de ayrıldı, edebiyatın seyri okuru niyetlendirdi, yazarın yazma biçimlerini etkiledi. Franco Moretti’nin Edebi Teoriye Soyut Modeller nam metni toplumsal ve ekonomik değişimlerin biçimleri ve içeriği ne ölçüde etkilediğini pek güzel açıklar, her dönem kendi tüketim ve üretim biçimini doğurduğu gibi sanatı da “para eder” hale getirmeye çalışıyor. Ekonomik tahakküm bir yana, altmış yıl kadar önce yazar öldürülmüştür. Barthes ve Foucault yazarın neliğini sorguladılar, küresel köy ulus devletin sağlamlığını darmaduman etti. Büyük savaşlardan sonra eski anlamda edebiyatın olanaksızlığı ikna edici bir şekilde anlatıldı, Miller’a göre kültürel çalışmalara, postkolonyalizme, kadın çalışmalarına vs. gösterilen alaka edebiyatın ölümüyle ilgili. “Toplum artık üniversitelere ulusal kültürün öğrenildiği tek yer olarak ihtiyaç duymuyor.” (s. 20) Öyle, şimdiki aklım olsa edebiyat fakültesinin önünden geçmezdim, dört yıl ziyan oldu. Neyse, Eski edebiyatın otopsisi yapılıyor, üniversitelerdeki klasik öğretim “fon kısıtlaması” gibi nedenlerle ortadan kaldırılmaya çalışılıyor, en azından Batı’daki kurumlarda durum bu. Evrim Kuran’ın Z Kuşağı araştırmalarında bu kuşağın %70’inin basılı kitapları okumayı tercih ettiği ortaya çıkmışsa da okuyan kesimin oranı verilmemiş, geleneksel sanat biçimlerine duyulan ilginin azaldığı söylenebilir. Zaten azdı, sanatın nitelikleri iyice deşilip savrulunca bir anlamda iyice gözden düştü. Miller bugünün edebiyatını dile getirdiği düşüncelerle ele alıyor, en başta evrensel ve sürekli bir sanat edebiyat, işaretlerden ve kelimelerden oluşuyor, kan kaybetse de sihrini, sanal gerçekliğini bir ölçüde koruduğu için varlığını sürdürüyor. Anlamını toplumda bulamasa da yazarın düş dünyası için iyi bir kaynak, en geleneksel kurmacalar için dahi böyle. Yeni bir gerçeklik sunabiliyor, daha da önemlisi ne kadar deneysel, zorlayıcı olsa da anlamı her zaman var. “Edebiyat dili yoldan çıkarak yalnızca kurmaca bir dünyayı referans alır.” (s. 30) Knausgaard’un amcasının açtığı davaları “tehlikeli gerçekçiliğe” bağlarız ama istisnadır bu olay, saçmadır da, anlatının dünyası sadece ve sadece kurguya aittir. Sözcükler anlamları zihinlere taşır, Coleridge’in “inançsızlığın askıya alınması” adını verdiği mevzu açığa çıkar, edebiyat yaşar. Peşinen inanan okur için durum nedir bilemiyorum, ben hiçbir şeyi askıya almadığım için, her şey kurulmuş biçimiyle gerçek gibi geldiğinden sanırım. Sanat, yaşam, kurgu, her ne varsa her şey aynı gerçeklik/kurgu boyutunda. Onca kuram okudum, ikisini ayıran kesin çizgiler dışında bir şey göremedim, bu metinde de yok.

“Sanal Gerçeklik Olarak Edebiyat”, açılış cümlelerinin özel gücüyle başlıyor. Birkaç örnek veriyor Miller, okuru oltasına takan anlatılar dünyayı ağır ağır örmeye başlıyor. Tekvin‘in açılış cümlesinde Tanrı’nın ışığı evreni yaratıveriyor, edebiyatta dünyevi ve insana ait versiyonlar var. Edebiyat sanal dünyada yarattığı şiddetle bizi yaşamdaki şiddetten bir anlamda koruyor. Edebi eserler oldukça vahşi, mest etme güçleri koruyuculuklarıyla tutarsız gibi gözükse de bir anlamda Nietzsche’nin ikiliğine varıyor Miller, Dionysos bizi gökyüzüne fırlatırken Apollon ayaklarımızı yere basmamızı sağlıyor. Derrida’nın anti-Heideggerci şiir tanımı “topla çevrelenmiş kirpi” imgesini doğurunca kıyas kendiliğinden geliyor, Cortázar’ın kusursuz küresi şiirin doğasıyla sayısız noktadan esniyor. Bu benzetmelerin vardığı nokta edebiyatın ölümü yine, Blanchot’nun değindiği. Teknik insanların zamanını ve eğlence yollarını dönüştürdü, kuram bu sebeple yükselişe geçti. Örnek olarak Aristoteles’in Poetika‘sı var, trajedinin ve şiirin düştüğü noktada sanatın niteliğini sorgulayan metin günümüze kadar gelen okuma anlayışlarını düşünmemizi sağladı bir yandan. Aktif ve pasif okuma kurmacayla kurgu dışının farklarını da kendiliğinden veriyor, ilkinde metne dahil olmaya çalışmak gerekiyorsa hayal gücümüz metni o an “yazıyor”, işliyor, yazar yerine koyuyor okuru. Okurun niyeti de önemli tabii, Miller’a göre kutsal metinler edebi metin sayılmıyorlar ama argümanları tatmin edici değil bence, bu metinlerin dikte edici ve inanç temelli olduğunu söylüyor ama niyeti görmezden gelerek söylüyor bunları. “İnancı askıya almak” diye bir kavram üfürüyorum, aslında buna bile gerek yok, metnin yazarının niyeti ne olursa olsun okur neye niyetlendiyse mevzu odur. Asimov’un olayı işte. Bir konuşmasından sonra okurlarından biri yanına geliyor, etkinlikte bahsedilen bir metinle ilgili konuşurlarken Asimov adamın çıkarımlarını aslında hiç düşünmediğini, metni o çıkarımlarla yazmadığını söylese de adam Asimov’un niyetinin daha geniş açıdan ele alınabileceğini gösteriyor. Şehir efsanesi değilse hoş, kısacası yazar sözcükleri bir araya getirdikten sonra kenara çekilir, her işi metin yapar. Edebi çalışmaların bağımsız, gerçek dünyaya ait olmadığı yönündeki görüşlerine birkaç yancı buluyor Miller, Derrida’nın yanına Henry James, Proust, Blanchot, Trollope, Dostoyevski geliyor. Özeti şu: “Bir edebi eser yazarı eserini, Henry James’in deyimiyle, ‘öykünün cevherini’ garip ve maddi olmayan bir maddiyete (kelimelere) dönüştürmek için hissettiği karşı konulamaz bir yükümlülük nedeniyle yazar.” (s. 83)

Edebiyat hakkında birtakım düşünceler, James Wood’un rahatlığını andıran bir serbestlik, hoş bir metin bu. Bu işlere kafa yoranlara tavsiye ederim. Miller’ın kendi okuma deneyimlerinden çıkardığı sezgisel verilerle kuramları bağlamaya çalıştığı noktalar, çocukluk döneminde okuduğu kitapların bıraktığı etkileri altmış yıl sonra bulmaya çalışması pek ilginç.

Son olarak yazım hatalarına değineceğim, rahatsız edici olmadığı sürece ele almıyorum ama bu metnin son okuması iyi yapılmamış, göze çarpan çok şey var. “Hegamonya”, “hâlâ” olması gereken “hala”, bitişik yazılan sözcükler, “During” olması gereken “Durin”, “Yer Altından Notlar” ve “Yeraltından Notlar“, “Dorethea” ve “Dorothea”, “Liebniz”, “Mallarme”, sert sessizle biten sözcüğe gelen eklerin ilk harflerinin sertleşmemesi, böyle gidiyor. Tutarlılık sağlanamamış, göz kanatıcı olmasa da kulak memesine fiske atıyor, parmak ucuna iğne batırıyor hatalar, diğer baskılarda düzeltilir umarım. Yüz Kitap bu konularda on numara olsa da bastıkları bir kitapta diğer kitaplarına oranla çok sayıda hata vardı, sayfa sayılarıyla birlikte iletince hemen düzelteceklerini söylemişlerdi, saygım ve sevgim artmıştı. Evet.